Monthly Archives

Ağustos 2008

e-günlük

Hilton’un 7. Katından Baktım İzmirim Sana!

Herhangibir gün çalan telefon:
Dıııt… dııııt!
-Efendim?
Evren Bey?
-Buyrun ben Evren…
Evren Beyle mi görüşüyorum?
-Iııı sanırım evet. Yani Evren olduğuma göre {kıss kıss kıss :)}

Hilton‘un 7. katından baktım İzmirim sana! Sonra Hilton’un gölgesinde Coffe Crown kafede bir fotoğraf çekildim seninle :) Deniz ne kadar da dalgalıydı. Yazın en sıcak günü denilen çarşamba, neyseki gayet serindi. Yoksa bu kıyafetlerle çekilmezdi, yapış yapış :) İşini ciddiye alıyor olmak ne fena, yataktan kalktığı gibi dışarı çıkan insanlara hep imrenmişimdir. Bir de Hilton’a gelirken en yakın (biiiiip) mağazasına uğrayıp, markalı poşeti elinde sallaya sallaya gelenlere…

İnsanın 3 abisi olursa ve bu 3 abi birbirinden habersiz bilgi alışverişinde bulunursa Evren de aklı bir karış havada soluğu Aydın otogarında alır :) Çiçeği burnunda evli abimizle kırk yılda bir öğle yemeği yiyecektik, kısmet olmadı. Ben mecnun, o benden de mecnun…

Herhangibir gün bir başka herhangi biri:
Cıstak cıstak Ooooh!
-Evren merhaba, hatırladın mı beni?
Yoooo
-Sen Evren değil misin?
Evet
-Ayy pardon canım ya, ben seni “günlüğü” sanmıştım :)
Yuh!

Lost da ne Lostmuş yahu! Kitlendim kaldım her bölüme. Popüler kültürün esiri olduğumun farkındaydım ki, “yeter bu kadar bölüm” diye restimi çektim. Safiye Sultan, gündüz Yaprak Dökümü’nün eski bölümlerini seyrediyor. Kanal D arka arkaya veriyor bütün bölümleri. Tararinaaaam! denilen an ekran başında “offf ya, en heyecanlı yerinde bittii, taa 7 gün bekleyecek miyiz şimdi” diyorduk ama tüketim çağı böyle bir şey işte. Reklamsız, arasız bütün bir diziyi 3-5 bölüm seyredebiliyorsun şu yaz ekranında. Lost’da da aynı durum. Elinin altında birkaç sezon birden olunca kendini şanslı hissediyorsun. İnsanların artık günlerce yeni bir bölümü beklemeye sabrı kalmadı. Modern dünyanın bize edindirdiği en kötü alışkanlık “sabırsızlık” sanırım :)

Merak edenler için son bir not: Hap manyağı oluyordum ki Safiye Sultan’ın uyarısı sonucu sayılarını azalttım. Pratisyen kıvamındaki doktor bey, böbreklere olumsuz etkisi olan iki ayrı ilacı günde 7 defa nasıl içirttiriyor anlamış değilim… Bacağımın ağrısı geçmediği gibi böbrek ağrısı çekmeye başlamıştım, YUH yani!

e-günlük

Herhangi Bir Salı’nın Anatomisi

Saat 09.30 civarı… Uyanıyorum. Sanırım bacağım biraz daha iyi gibi. Haplar tesirini göstermeye başlamış sanki. Yavaşça doğrulup kalkabildim :) Ama hala topallıyorum.

Gün boyu topallamaya devam ettim.

Telefonlar, mesajlar, blog yorumları, blog mesajları, cevaplar… Yengemin üzümlü kurabiyesi…

Lost’un ilk bölümünü seyretmeye başladım. Bütün dünya seyretti, ben geç bile kaldım. İlk bölümü 30. dakikaya kadar seyredebildim, güzeldi… Devamı gelecek ama çok işim var :) Vakit kaybı gibi geliyor bana…

Elimdeki kitap bitiyor… Şah Beyitler, sırada bekliyor.

Gömlek iyi. Ceket berbat, giyince moralim bozuldu; çocuk gibi hissediyorum kendimi onu giyince. Kravatlarımı seviyorum ama. Kravata “gravat” diyen o yaşlı amcalara da uyuz oluyorum bu arada. Pantolon da iyi… Yüksek lisanstan bu yana kilo almamışım demek :)

Dur sayayım bakayım: Sabah 3, öğlen 1, akşam 3. Bugün 7 hap içmişim. Az önce yine içtim, doktor abarttı mı yoksa tez zamanda bulvarda arz-ı endam edeyim diye mi bol bol içiriyor bilmiyorum :) Traşımı oldum, 45 dk sürdü, 1 saat de olabilir emin değilim. Top sakal bırakmayıp buz gibi ne var ne yok kessem sakal traşım 15 dk.da biter :) Üfff sırf imajım yani :)

Yeni güne 30 dakika kalmış, bilgisayarın saati 23.30. Gidip hemen kitabı bitirip uyumalıyım. İzmir… Yine sendeyim Çarşamba’nın ışığında :)

e-günlük

Yürümek İstiyorum!

İki gündür kıvranıyorum. Yürüyemiyorum. Sağ bacağım bana gıcıklık yapıyor! Abim acil servise gidelim diye tutturdu. Biliyorum, iğne yapacaklar, “yarın şu servise git görün” diyecekler :(

Çarşamba İzmir’de olmalıyım (olmalı mıyım ya da) Ama iyileşmeliyim, bu kesin. Çoğunlukla doktorları sevmiyorum. Canım hiç de hastaneye filan gitmek istemiyor :( Sabah olsun gidelim bakalım bir ortopedi servisine.

Belki ilk defa doktorlarla ilgili buraya iyi şeyler yazmak da kısmet olur.

e-günlük

Ben de MisAfiR KaLeM Olmak İstiyorum!

Rahatsızlığımın sebebi belli oldu. Bir çeşit kas spazmı. Sağ bacağımdaki sinirler zedelenmiş, iltihaplanmış, kaslar sıkışmış vesaire vesaire… 5 günlük bir ilaç tedavisi uygulayacağım. Rahatsızlığım geçmezse fizik tedaviye doğru bir ziyarertin yolu görünecek bana.Ben de MisAfiR KaLeM olmaya karar verdim! Bakıyorum da her ay MisAfiR KaLeM{LeR}e bir ilgi bir alaka… Başvurumu yaptım, e-vren günlüğü’nde önümüzdeki aylarda ben de misafir yazar olacağım :)

MisAfiR KaLeM{LeR}e duyulan merak, gösterilen ilgi hakikaten heyecan verici. Rahatsızlığım sebebiyle bugün ilk önce İsmail Emre‘ye teşekkür içeren bir yazı yazacakken, “Yürümek İstiyorum!” diye kıvrandım. Sevgili İsmail Emre, gösterdiği çaba ve ciddiye aldığı bu çalışma ile son derece profesyonel bir yazı çıkardı ortaya. Teklifimi kabul edip, titiz bir şekilde MisAfiR KaLeM’liğe hazırlanan İsmail Emre’nin yüreğine ve ellerine sağlık!

e-vren günlüğü’nü 3 gün boyunca hazır İsmail Emre’ye emanet etmişken ben de boş durmadım, biraz yaramazlık yapayım dedim. İlginç olduğunu düşündüğüm yeni fotoğraflarımı paylaştım, blogun kod hatalarını düzelttim. {evrengunlugu.net bundan böyle daha eli yüzü düzgün görüntülenecek.}

Cuma akşamı Funda‘nın nişanı vardı öğretmenevi’nde. Funda, “Bekleyeni Gelmeyen Gelin” yazısında kulandığım oyuncak gelin’in sahibi :) Nişanında da fotoğraf çekmekten kalkıp oynamadım ama gecesinde bacağımdan rahatsızlandım :(

Şu orkestraların ortada oyun oynayanların tepesinden atılan paraları neden topladığını hala anlamam. Düğün sahibiyle baştan bir ücrette anlaşırlar. Üstüne bir de yere atılan paraları orkestra toplayınca ortaya epey ciddi bir kazanç çıkıyor. Damat oynar, kayınpederi gelir 20 ytl çevirir başında ve yere atar. Orkestranın elemanı da parayı yerden alır hemen. Ya da efeler oynarken atılan paraları sanki orkestra elemanları kendileri oynayıp yoruluyorlarmış gibi toplarlar. İşin komiği orkestra canlı müzik de çalmaz, cd’dendir bütün müzik. Zaten o para başta çevrilip niye yere atılır ben bunu anlamış değilim. Al ben yemedim sen ye; sürün para, sürün mü :)

Blog alemindeki yol arkadaşlarımdan Umar ve Kayhan da sözleşmiş gibi bloglarında gittikleri konserleri paylaşmışlar. İstanbul merkezli bu blogcu arkadaşlar, nispet mi yapıyorlar anlamıyorum :) Sezen Aksu, Leman Sam, MFÖ konserlerinden kareler bu arkadaşların bloglarında arz-ı endam ediyor. Bilseydim geçen aylarda Leman Sam’ın Aydın’da verdiği konseri atlamaz, bloguma taşırdım :) Oysa ordaydım, bir sürü fotoğraf çekmiştim ama iyi çıkmamıştı görüntüler :)

Ayağımın sancısı elime vurdu, yazdıkça yazdım. 5 gün istirahat dedi doktor. Peki ya blog? Blog tutarken ayağın değil elin işlemiyor mu çocuğum senin :)

MisAfiR KaLeM{LeR}

Âh Mine’l Aşk

{Ağustos ’08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

“Önce, aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken aşk vardı. Ay geceye saklanmadan ve gölge güneşe nikâhlanmadan aşk vardı. Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı.”

Sessizliğin sesinin hüküm sürdüğü bir sessizlikteydi o ses: Devamını Okuyun

e-günlük

Sonra Ben de Çekip Gideceğim Bu Berbat Dünyadan

Bu hayattaki “rolü”nü tamamlamayı, “berbat dünyadan çekip gitmek” olarak tanımlıyordu Lale Kalpakçıoğlu, eşi Fethi Naci‘nin ölümünün 18. gününde kaleme aldığı mektubunda. Milliyet, Ağustos ayındaki KİTAP ekinin hatırı sayılır kısmını “Türk edebiyatının yüzünü ağartan eleştirmeni” dediği Fethi Naci’ye ayırmıştı. Nezihe Meriç, Doğan Hızlan, Cevat Çapan, Tahsin Yücel, Elif Şafak…Füsun Akatlı gibi pek çok edebiyatçı isim, Türk edebiyatının büyük kaybının ardından düşüncelerini Milliyet Kitap‘ta paylaşmışlardı ama öyle bir paylaşım vardı ki, dönüp dönüp onu okudum: Fethi Naci’nin eşinin yazdığı mektup.

“Hiç merak etme” diyordu Lale Kalpakçıoğlu; “Fethi Naci’nin karısı olarak sapasağlam, dimdik yaşamaya devam edeceğim!” Lale Hanım, mektubu kaleme aldığında kocasını kaybedeli 18 gün olmuştu. Babel’in “Odesa Öyküleri”ni okumaya başlamış, sık sık internete girip eşiyle ilgili yazıları, haberleri takip etmiş. “Çok güzel şeyler yazmışlar senin için. Görebilseydin, çok sevinirdin, inan. En güzel güldüğün fotoğraflarını koymuşlar.” diye de devam ediyor mektubuna, adeta “sen yoksun ama aslında hala varsın” dercesine!

Mektup çok içtendi. Yılların yol arkadaşlığı bir gecede son bulmuş, üzerinden 18 gün bile geçmişti. Mektupta beni asıl etkileyen Lale Hanım’ın “Günlerce hakkında yazılar çıktı… Saklıyorum onları” ifadesiydi. Artık hiçbir sabah görülemeyecek bir yüzün, hiçbir zaman duyulamayacak bir sesin ardından onunla ilgili yazıları saklamak… Sanki birgün ya Fethi Naci geri dönerse… Ya da eşi ona kavuşursa diye mi… Sonsuzluğa göçüp giden hayat arkadaşının ardından bir daha dönmeyeceğini bile bile bir şeyleri sanki ona gösterme imkanı olacakmışcasına saklamak… Bu duyguyu anlayabilmek ne mümkün.

Aşk’la yazılan; hüzünle, ayrılık acısıyla şekillenen bu Mektup çok dokundu bana. Ne Elif Şafak’ın “Yokluğu önemli bir boşluk yaratacak” sözü, ne de Nezihe Meriç’in “Naci, Türk edebiyatının aşkıydı” ifadesi Lale Hanımın mektubu kadar etkiledi beni.

Ardımızdan mektup yazacak bir aşkın bize de nasip olması dileğiyle…

e-günlük

ISPARTA RÜYASI

İki gece üç günlük ilk Isparta ziyaretim sona erdi. Geriye bir sürü anı, fotoğraf ve pekiştirilen dostluklar kaldı. Evren Berkay’ın bol horonlu düğünü, Isparta’nın eli şapkalı cumhurbaşkanı, Yalvaç’ın çınar altı ve Kamil Koç’un üstün hizmet anlayışı derken e-vren günlüğü, ilk kez Isparta günlüğünü tutmuş oldu.

Dokuz aylık hayaldi sevgili asker arkadaşım Evren’in düğünü. Asker ocağında dışarıya dair umutlarımızı canlı tutmak istercesine zaman zaman 9 Ağustos’taki Evren’in düğününden konuşurduk. “Terhis olur da düğününde bir araya gelir miyiz?” derdik. Derdik de çok uzak gelirdi bu günler bize. Şimdi o gün gelip geçmiş de fotoğraf karelerinde unutulmaz bir hatıra olarak yerini almış bile.  

Şükrü de sözünü tutan asker arkadaşlarımızdan biriydi; Evren’i o da en mutlu gününde yalnız bırakmamıştı. Bu birliktelik, şüphesizki asker arkadaşlığının dostluğa dönüşmesinin altına atılan bir imza olmuştu. İçimizde düğünün en çok tadını çıkaran da sevgili Şükrü oldu. Bu nasıl bir enerjidir anlamadım; insan iki dakika oturmaz mı yerine. Değil mi “ŞÜRKÜ”cüm :) 

Hayatıma giren ikinci Evren, ilk evlendirdiğim Evren ünvanına da sahip oldu : ) Evren’in düğün daveti vesilesiyle Isparta’ya ilk defa gelmiş, annemin doğduğu toprakları kısmen de görmüş oldum. Sevgili Evren ve Sinem Berkay çiftine ömür boyu mutluluklar diliyorum. 

Isparta’ya kadar gitmişken e-vren günlüğü’nün güç kaynağı Mustafa Pişirici‘yi ziyaret etmemek saygısızlık olurdu. Yalvaç’ın serin sularında, demokrasi meydanı havasındaki çınar altı’nın demli çayı eşliğinde saatlerce sohbet ettik kendisiyle. Yıllar önce henüz Aydın’da üniversite öğrencisiyken öğrenci topluluğumuz için gecesini gündüzüne katıp neredeyse 48 saat boyunca yaptığı çalışmayı unutmam mümkün değildi. Ta o zamanlar başlayan arkadaşlığımız, Mustafa’nın manevi anlamda e-vren günlüğü’nü benimsemesiyle ayrı bir şekil almıştı. Bana bu sanal yolculukta en çok güç veren isimlerden biriydi Mustafa. 

Isparta’nın yeşiller içinde, düzenli, kültürlü bir şehir olmasında cumhurbaşkanı çıkartmış olmasının payı var mıdır bilmiyor. Gezip görebildiğim kadarıyla Isparta’yı çok beğendim. Aydın’dan sonra Isparta’da yaşayacak olsam iklimi ve çevre yapısı itibariyle alışamama gibi bir sorun yaşamayacağımı düşündüm. Isparta da tıpkı Denizli gibi boş durmayı sevmeyen bir belediye başkanına sahip. En dikkatimi çeken toplu ulaşıma verilen önem ile yol ve asfaltların son derece temiz olmasıydı. Ayrıca, Aydın’ın aksine karma bir halk yapısından da uzak. Yani yolda karşılaştığınız 10 kişiden 9’u çoğunlukla Ispartalı :) Bir kahvehanenin önünden geçerken orada oturan iki kişinin elinde şiir kitabını görünce şaşırıyorum. Meğer, belediye bütün kahvehanelere kitap bulundurma zorunluluğu getirerek hepsinin isimlerini Kıraathane olarak değişdirtmiş. Denizli’deki baş döndürücü değişimi görmek yetiyordu Aydın’ındaki durağanlığa kızmak için. Isparta’yı görünce umudumu hepten önümüzdeki yerel seçimlere ertelemem gerektiğini anladım. Bir zamanların büyük medeniyetlerini bağrında doğurup onlara ev sahipliği yapmış, İzmir ve Denizli’nin sancaklığını üstlenmiş Aydın’ın yanıbaşındaki şehirlerin gerisinde kalmış olması kabul edilebilir bir durum değil.