Bekleyeni Gelmeyen Gelin

]fh[ fotoğrafhikayeleri {Ağustos}

Bekledin biliyorum her kız gibi. Gelinlik çağa gelmiş herkes gibi kısmetini bekledin. Kısmetini bulduğun anda da kader ilk tokatını attı suratına.

– Kısmetimi beklemedim ben. Kısmetimi kendim buldum. Doğduğum diyarlardan uzaklarda, hiç beklemediğim bir anda kapımın önünde gördüm ben seni. O andan itibaren gözüm senden başka bir şey görmez oldu. Kısmetimi beklemedim ben. “Kısmetin benim” demedin mi sen…

Herkes konuştu, bir sen konuşmadın. En büyük hayalin o beyaz gelinliği giymekti. Tek başına yetmezdi gelinlik, kolunda beyaz atlı prensin de olmalıydı. Yanında olmadıkça ne önemi vardı ki beyazlara bürünmenin.

– Beyazlara büründüm, kolumda kanadımda sen yokken. Benim gücüm yetmezdi sen dört nala koşarken ey beyaz atlı prens! Ben beyazlara büründüm, oysa yüreğim karalar bağlar. Gelinlik bir kızın içindeki yangını kimler anlar!

Başkalarının “akılları” sevdamızın önüne geçti. Sen içinde gizlediğin sevgiye rağmen onulmaz gururuna yenik düştün. Kapında bir değil onlarca defa toz yutan ben, dostlarının laflarına “hiç” oldum. “Ben aşık olmadan biriyle birlikte olamam” dedin, kestirip attın. Oysa, sen aşıktın… Halbuki gururuna inat aşkından ölüyordun.

– Hayatımdaki en önemli varlıktın sen. Şimdiye kadar bu kadar sevemedim kimseyi. Böylesine yüreğimi açamadım kimseye. Sana baktığım gibi bakamadım, sana dokunduğum gibi dokunamadım kimseye. Aşıktım doğru ama sana “sen beni, içimdeki aşkı söndürmek zorunda bıraktın” dedim.

Özgürlüğüm elimden alınmışken duydum gelinliği giyeceğini. Son bir çare “konuşayım” dedim. Konuşmadın. Kabul etmedin son çırpınışımı. “Nasıl olur” dedim, nasıl sever, nasıl aşık olur adı “ben” olmayan başka birine… İnsan evlenecekse cesur bir karar almış demektir. “Tercihini yapmış demek ki” dedim. Sen beni suçlarken, ardında bir daha aşık olamayacak birini bıraktın oysa.

[Kapıda kalmaz hiçbir gelin, beyazlara büründü mü. Elbet bir nasibi çıkar gelir. Kimi gerçekten aşk’la evlenir, kimi gururla. Gizli saklı sevdalarla girer koynuna alyansın diğer sahibinin. Çoğu zaman kimsenin ruhu duymaz, yüreğinde iki sevgiyi birden taşıdığını bir gelinin. Hatta ölene kadar tek bir sevdayla yaşar kimi gelinler… Beklediği gelmedi gelinin. Büyük aşkı, birkaç dostun yalanlarına yenik düştü. Beyaz atlı prensi özgürlüğüne kavuştuğu gün o, hayatı boyunca bir tutsaklığa imzasını attı. O artık hiç sevmediği bir kalbin eşiydi. Üzerindeki gelinlik, sadece oynadığı bir oyunun kostümüydü.]

Fotoğrafın Hikayesi: Fotoğraf, 23 Temmuz 2008 tarihinde çekildi. Oyuncak Gelin, akrabadan öte aile dostlarımızın kızı sevgili Funda’nın çocukluğundan kalma bir oyuncağı. Fransa’da yaşayan ve Ağustos’un üçüncü haftası evlenme hazırlığında olan Funda’ya oyuncağının fotoğraflarını epostalamıştım sürpriz yapmak için. Çok şaşırmış ve duygulanmıştı. Ağustos’un fotoğrafhikayesi’ni de bu fotoğraf üzerine yazmak istedim. Biraz benden, biraz geçmişten biraz da sizden izler taşıyan bir fotoğraf hikayesi çıktı ortaya.

İzmir’le Duygusal Bir Bağlantım Var

İzmir‘deydim iki gündür. Yine İzmir’de :) Belki sürekli İzmir’de… İzmir’de yaşama hayallerimin peşinde, farklı heyecanlar içindeydim. Akşam ablamda kaldım. 5-6 yıl sonra ilk defa ablamın evindeydim. Ne çok zaman olmuş meğer. Çiğli‘nin tozlu yollarından geçmeyeli onca yıl olmuş, Çiğli’nin tozlu yolları yine aynı kalmış.

İzmir’le duygusal bir bağlantım var” dedim. “Yuh! bu cümle kurulur mu böyle bir anda, böyle bir ortamda” dedim kendi kendime biraz mahçup. “Evren’in sevgilisi var demek burda” diye düşünüldü kesin :) İzmir benim sevgilim, şimdiden aldatıyorum Aydın’ı… Çok kısa zamanda Salı’nın Çarşamba’ya sarkmayan müjdeli haberini bir an evvel alırım da nikah masasına otururum İzmir’le…

Nalan daha 3 gün önce yazmıştı facebook’tan bana: “Evren, İzmir’e çok yakışıyorsun” diye… İzmir de benim hayallerime, gönlüme, fotoğraflarıma çok yakışıyor.

Kafamı meşgul eden onca şey var ki. Bu haftasonu onlardan biraz olsun sıyrılacağım. Asker arkadaşlarımla bir araya geleceğim. Annemin vatanına, doğduğu topraklara yol alacağım. Yapmak istediğim çok şey var, soluksuz…

YOLUMA TAŞ

İzmir’in mavisine karıştı Evren’in yeşili…
Ege’nin dalgaları vururken dallarıma,
sen neredesin şimdi?
Martılar tuzlu denizin kokusunu taşırken kıyılarıma,
sen başka kıyılardasın değil mi?

Ben koca bir Evren’de küçük bir evren olayım derken, sen yoluma taş oldun. Kimbilir kaç insan, tek bir cümlelik kaç aşk yaşadı benim baktığım yerden… Sen kimbilir, kaç cümle kurmak zorunda kaldın inandırabilmek için martıları kendine. Ben ne olmayı arzuladım, neyi yaşamayı istedim… Oysa şimdi, senin yalan kesende benim kelimelerim. Aldanıyor deniz, aldatıyorsun martıları.. Ey mavi! Onlar benim yeşilim!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Bir Saklambaç Benim Çocukluğum

Yine bir cumartesi… Kahvaltı yapıyoruz balkonda. Hüss, pikniğe gideceği için güzelce giyinmiş. “Ne kadar yakışıklı olmuşsun sen” diyorum. Karnımızı doyurup uzun süredir kafamda canlandırdığım bu fotoğrafları çekmek için Hüss’le çalışmaya başlıyoruz. 40 derece sıcakta Hüss’ü fazla yormadan 20 dakikalık bir çekim yapıyoruz.

Hüss ve “saklambaç”

evrengunlugu/flickr‘da.

Öğreneceğimiz Daha Çok Şey Var Büyüklerden

Ben bunu, e-vren günlüğü’nün 4. yıl pastası kabul ediyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli ev yapımı pastalardan biriydi. Bir gün önce arkadaşlarla yenilmek üzere yapılmış, lakin ertesi gün benimle buluşulacağı için bir miktar da bana ayırma düşünceliliğinde bulunulmuş. Tabi bunun yanında okumam için Olasılıksız ve Edgar Allan Poe‘nin bütün şiirleri kitapları ile, içinde filmler, Kore müziklerinin bulunduğu iki CD de getirilmiş. Bütün bu zahmete giren e-vren günlüğü’nü epeydir takip eden, takip etmekle kalmayıp arada eleştirisini de sunan çok zarif bir ziyaretçi arkadaşım. “Olasılıksız kitabını okuduktan sonra bu kitaptan bahsetmeyeceksin” diye tembihte bulunurken pastasından bahsetmemem gerekdiğini söylemedi ya da söylemeyi unuttu :) Ben de fırsattan istifade değerli ziyaretçimin güzel pastasının hem fotoğrafını çektim hem de bu yazıyla kendisine teşekkür etmek istedim.

AMCA EZANA DAHA KAÇ DAKİKA VAR?

Çocuk işte… Adı Eşref. Sanırım 10 yaşında. Büyük ihtimal yanındaki de kardeşi… Ellerinde bilyeleriyle koca camide gelip benim yanıma oturdular, cuma namazını kılmak için. İşte o andan itibaren sağ tarafımdaki bu iki, sol tarafımdaki sessiz ama bir o kadar kıpırdak yaradılışlı diğer 3. afacanla hoş bir diyaloga girdik. Eşref, biraz meraklı bir evladımız :) Arada bana “amca” diye hitap etse de diğer ikinci ufaklık bana “amca” deyince onu “ne amcası, abi diycen oğlum” diye uyarmayı da ihmal etmiyordu. “Ezana kaç dakika var daha?” diyor merkezden gelen vaazı dinlerken. “Ne o, sıkıldın mı?” diye soruyorum, bütün samimiyetiyle “evet” diyor. “4 dakika kaldı” dediğimde de seviniyor :) “Amca, bu tespihin bu boncuğu diğerlerinden neden büyük?”, “abi, şu çocuk 7 rekat kıldı namazı”, “amca, kaysana biraz” gibi çocuksu sözlerle bütün bir namazımı huşu içerisinde kılmam konusunda bana epey yardımcı oldu bu ufaklık. Diğer ikisi de namaz değil raks endamında Cumalarını mübarek kıldılar 6 rekat sonunda :) Şükürki bu 3 çocuğun bütün bu hengamelerine sağdan, soldan ya da arkadan “laf” eden bir yetişkin çıkmadı. Zaten tetikte bekliyordum; biri kalksın da azarlasın hele şu çocukları diye. Neyse ki ağzımızın tadını bozmadan tuhaf bir cuma namazını daha eda etmiş oldum 3 yeni arkadaşımla. Sahi amca mıyım ben, abi mi :)

Nevzat Biçer’i Büyüten Eller, Beni de Büyüttü

Yok-yoksul bir hayatın notlarını tutmaktan geliyordum. Emine ninemi ne zamandır göresim geliyordu, yanına uğradım. Her yaz olduğu gibi kapısının önünde küçük taburesinin üzerinde oturuyordu. Epeydir ihmal etmiştim onu. Anlatacak ne çok şeyimiz birikmiş. Biraraya her gelişimizde beni nasıl uyuttuğunu, karnımı nasıl doyurduğunu, beni nasıl oynatıp oyaladığını anlatır. Bugün filmi yine başa sardık, ilk defa dinliyormuş gibi keyifle dinledim bebekliğimi, Emine ninemin ağzından… Aydın’ın bir zamanlar belediye başkanlığını yapmış ve bugün Kipa’nın yanındaki parka da adı verilen Nevzat Biçer meğer kundakta bir bebekken Emine ninemin kollarında pışpışlanmış yıllarca. Annesi kapıyı tıklatır “Emine teyse Nevzat’a bakıver” dermiş. “Belediye başkanı olunca arayıp sordu mu seni?” diyorum; duymak istediğim cevabı veriyor: “Çok sahip çıktı bana, yanıma hep gelirdi.”

Şimdi Nevzat Biçer sadece bir parkın adı. Çoğumuz da oradan biliyoruz zaten kendisini. Emine ninem mi… Nevzat Biçer gibi kaç kişiyi uğurladı sonsuzluğa… “Torlak yolu karanlık artık benim için” diyor; çünkü Torlak yolunda düşüp ölmüştü oğlu. “Göçmen mahallesi karardı benim için” diyor sonra. Biricik kızının, rahmetli Fatmasının yuvası o mahalledeydi. Hala öğrenecek çok şeyimiz var onlardan.