MisAfiR KaLeM{LeR}

Âh Mine’l Aşk

{Ağustos ’08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

“Önce, aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken aşk vardı. Ay geceye saklanmadan ve gölge güneşe nikâhlanmadan aşk vardı. Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı.”

Sessizliğin sesinin hüküm sürdüğü bir sessizlikteydi o ses: “KÜN!” dedi âlemlerin sahibi. Kendi zâtından bir cevher… Mayasına aşk konulan Nûr-u Muhammedi’den önceydi. Önce yoktu ve aşk vardı. Nihayet âşıklar geldi bir bir âleme:

“Âşıklar vardı… Hamken yanan, piştikçe olan âşıklar… Onlar kan ve gözyaşıyla boğulmuş bir coğrafyanın tam ortasındaki rahmet yapısı; yalnız Mecûsî ve putperestlerin değil, bin kez dahi tövbe bozanların açık kapısıydılar. Baktıklarında aşk’ı görür, kalktıklarında aşk’a yürürlerdi…

Âşıklar vardı… Dünya hayatını anlık ve aşk’a kulluğu sultanlık bilen âşıklar… Lütfunda olduğu gibi kahrında da aşk’ı sezen ve nefislerini halkın eliyle ezen âşıklar… Âşıklar vardı; asasını fersahlarca ötelere atan ve uzak iklimleri vatan yapan âşıklar…”

Ömür Ceylan böyle anlatmıştı aşkı “Önce Aşk Vardı” adlı yapıtında. Bir zaman makinesinden gözgülerle ve âyinelerle nazar etmişti yaşamın mayası olan aşka. Aşkın çöllerinden geçerken Mecnun’a, sevda dağlarını aşarken Ferhat’a, muhabbet kuyularında su ararken Yusuf’a uğramıştı.

Aşkımız layık değildir onların aşkına. Emre dilinde bir sevdadır bizimki de. Aşkı tarife kalkışmak haddimiz değildir elbet; ama bizim de sevdiğimize nutkumuz vardır onların diliyle. Her zaman dediğimiz gibidir yine diyeceklerimiz onun diliyle. Söz bizden, ilham kendisindendir. O Sultana arzımız vardır:

Sultanım!

Gözünden süzülen bir damla yaşa güzellemedir bu. Ayın şavkı vururken sevdamın üstüne, zümrüt yeşili yalımlardan yeniden damıt aşkımı. Dünya sürekli aşk derlerken ve mevsimler heyecanla aşka ilerlerken büyüt aşkımı. İsrafil suruna üflemeden ve toprak bedenimizi çürütmeden besle aşkımı.

Uzaktasın şimdi. Uzaklıkların uzak olamayacağı kadar uzakta… Canıma can katan bir sevdanın sıcaklığına yanacak ve gönlümü kor gibi yakacak gözlerine bakacak kadar uzakta… Mahzunluğumu duyurmayacak ve gözyaşlarımı huzuruna sunamayacak kadar uzakta… Sesine vabeste bir sevdanın selinde yoluna baş koyacak kadar uzakta… Sesin, Davud’un kuşları başına toplayan sesi; nefesin Meryemoğlu İsa’nın yarasaya can veren nefesi gibidir bizim için. Toprak seni hikâyet eder bize. Ateş yanışımıza, su ağlayışımıza, hava sana soluk alışımıza şahittir.

Şahit ol ey sevdaların gerçek sahibi! Sevdiğimizi senin için severiz biz. Senin huzurunda, senin zatından kopup gelen bir sevdayı severiz biz.Şahit ol ey aşkların gerçek sahibi! İbrahimî bir ateşle yanarak ve Musa misali denizleri yararak sevdalımıza koşarız biz. Maddeden ibaret bir dünyada mananın sonsuzluğuna ererek aşkı besleriz biz.

Sevgili! Bekliyorum şimdi seni.Dualar ve âminlerle bekliyorum seni. Hazanın değdiği bir çiçeğin yaprağında… Düşlerin tam ortasında, uyku ve uyanıklık arasında…Sevgili! Aç gözlerini. Bekliyorum şimdi seni… Nuh tufanından önceydi, Öncelere açılmıştı gözler. Zaman, Nuh’un gemisindeydi; henüz yarılmamıştı gökler. Sağanaklara karışıp süzülürken ben, daha anlamlı değildi sözler. İsmail’e koç inmemişti ve Yusuf kuyuya düşmemişti.”Elestü” sorusuna muhatap olmadan kalem seni yazmıştı bile. Çizilmişti gözler kader denilen deftere. Musa’nın asası bölerken denizi, gözlerin sulbündeydi Musa’nın. Zülkarneyn’in elindeki kılıçta ve Süleyman’ın konuştuğu kuştaydı gözlerin. Yunus’un balıkta bulduğu, Eyüp’ün sabırda soluduğu, İsa’nın nefesindeydi gözlerin. Davut’un sesinde tılsımlı, Harun’un nefsinde sınırlı, Mısır çöllerinde saklıydı gözlerin. İsrafil’in sûrunda, Mikail’in nurunda, Cebrail’in kanadında, Azrail’in can hasadındaydı gözlerin. Gözlerin gözlerimdeydi sevgili… Yumma gözlerini.Sevgili! Bekliyorum şimdi seni. Zamandan ve mekândan münezzeh olanı şahit tutuyorum sevdama. Sevgili! Bekliyorum şimdi seni.

Bekliyorum Sevgili…


İsmail Emre ATAN, e-vren günlüğü’nün 4. yılının ilk MisAfiR KaLeM’i. Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 2006 mezunu. Şu an bir taraftan Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesinde yüksek lisans yapıyor; bir taraftan da Isparta’da bir dershanede Edebiyat öğretmenliğiyle uğraşıyor. Tam bir Tasavvuf ve Divan edebiyatı tutkunu olan İsmail Emre’nin geleceğe yönelik en büyük hedeflerinden biri bir sahaf açmak.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

1 Yorum

  • Yanıtla sare 14 Eylül 2011 at 20:31

    sesim kesiliyordu bu sıra , bir sızı yayılıyor kalbimden vücuduma … yanıyor için için bedenim .. olmamalıydı bu bana olmamalı… sessiz çığlıklar attı bedenim… sonra çıkardım seni içimin içindeymişsin sen anladım… aldım okudum okudukça çoştum … sen hep bendeymişsin sonunda seni buldum … allah cc

  • Bir Cevap Yazın