Bazı başlangıçlar planlandığı gibi gitmez ama tam da bundan dolayı çok daha sahici olur. Ayça Oğuş’la ekran başında buluştuğumuzda, söyleşiye hemen geçebileceğimizi sanmıştım fakat Ayça’nın kedisinin kapıyla olan imtihanı ve o “hiç bitmeyen” kamera hazırlıkları, aramıza tatlı bir gecikme olarak sızdı. Nihayet her şey yerli yerine oturduğundaysa kendimizi bir anda 25 Eylül 2016’ya, Karaköy’ün o kendine has sonbahar havasında bulduk.
O ilk buluşmamızda yaptığımız söyleşiyi yayımlamamın üzerinden geçen dokuz koca yılın sonunda bugün, her ikimiz de blog yazarlığında yirmi yılı geride bırakmış iki “eski kalem” olarak yine karşı karşıyayız. Ancak bu süreçte Ayça’nın hayatında sadece şehirler değil, zeminler de değişti. İstanbul’un kalbinden Bozcaada’ya, oradan Çanakkale’ye ve şimdi de bir köy evinin huzuruna uzanan bu yolculukta Ayça’nın hayatında fotoğraf makinesinin yerini, yoga matı ve tıbbi bitkilerin şifalı dünyası aldı. Profesyonel fotoğrafçılıktan bir zanaat yolculuğuna evrilen bu on yıllık büyük değişimi, yine o hiç vazgeçemediğimiz bloglar üzerinden konuştuk.
Ayça için yazmak, yalnızca bir klavye eylemi değil; mürekkebin kâğıtla buluştuğu o kadim bağın bir uzantısı. Söyleşimiz sırasında kamerasından kalemliğini, defterlerini gösterip o hiç bitmeyen kırtasiye tutkusunu anlattığında, bloğundaki güçlü metinlerin kaynağını daha iyi anlıyorsunuz. Ortaokul yıllarından bu yana tuttuğu kalın günlükler, biletlerin yapıştırıldığı ve yanına şiirlerin iliştirildiği fotoğraf albümleri; aslında bugünkü dijital arşivinin fiziksel atalarından başka bir şey değil. Onun dünyasında kalem tutmak, düşünceyi sabitlemenin en dürüst yolu. Zira Ayça, “hissetmediği hiçbir şeyi yazamayan” o azınlık grupta yer alıyor; yazmak onun için bir ödev değil, bir taşma biçimi.
Bu yazı disiplini, blog dünyasına geçtiğindeyse çok daha derin bir anlama bürünüyor. Ayça’nın yirmi yıllık blog serüveni, sadece bir internet sitesi değil, kendi deyimiyle “bir kadının anatomisi”. İçinde bir annenin doğuşu, bir çocuğun büyümesi ve bir kadının 30 yaşından sonra ekonomik özgürlüğünü kaybettiği o en kırılgan dönemde kendine yeni bir “ben” inşa etme çabası var. Blog, onun için sadece bir mecra değil; özellikle eve kapandığı o zorlu yıllarda, dünyada bu sorunları yaşayan tek kadın olmadığını hatırlatan bir nefes alma alanı.
Ev sahibi miyiz kiracı mı?
Söyleşinin belki de en çarpıcı anı, Ayça’nın dijital dünyadaki konumumuzu tanımladığı o eşsiz benzetmeydi:
“Bloglarımızda ev sahibiyiz, diğer yerlerde kiracı.”
Instagram gibi platformların hızı ve geçiciliği karşısında bloğu, verilerin ve anıların güvenle saklandığı, kapısı penceresi bize ait kalıcı bir liman olarak görüyor Ayça. Sosyal medyayı daha çok işiyle ilgili bir vitrin olarak kullanırken; en sahici duygularını, en derin sorgulamalarını bloğuna saklıyor. “Söz mühürdür” diyerek blogda paylaştığı her kelimeyi, yıllar önce kendisiyle yaptığım söyleşiye atıfta bulunarak evrenle ve kendisiyle imzaladığı birer akit olarak nitelendiriyor.
Bu derinlik, beraberinde çok özel bir okur kitlesini de getiriyor. Ayça’ya göre sosyal medyada hâkim olan o yüzeysel “röntgencilik” kültürü, bloğun kapısından içeri giremiyor. Blog okuruyla arasında, yirmi yıla yayılan, yorumlar ve paylaşımlarla beslenen samimi bir “birliktelik” var. Öyle ki, oğlunun mezuniyetini veya hayatındaki büyük dönemeçleri tıpkı bir aile ferdi gibi takip eden, Ayça’yı sadece “ekrandaki bir yüz” olarak değil, yaşam yolculuğundaki yol arkadaşı olarak gören bir kitle bu.
Ayça’nın “kiracılık” ve “ev sahipliği” benzetmesi aslında benim de yıllardır her fırsatta altını çizdiğim o büyük gerçeğe dokunuyor. Sosyal medya platformları, her ne kadar görkemli görünseler de aslında başkasının mülkünde, her an tahliye edilme riskiyle yaşadığımız geçici konutlar gibi. Algoritmaların değişmesi ya da bir platformun kapısına kilit vurulması, yılların emeğinin bir anda buharlaşması demek. İşte bu sebeple bloğu, tüm bu dijital gürültünün ve karmaşanın merkezinde duran, tapusu tamamen bize ait olan o ana mecra olarak görüyorum.
Dijital kıyamete karşı bir miras inşası
Zihnimi kurcalayan en büyük endişelerden biri, bir gün yaşanabilecek o olası “dijital kıyamet”. Sunucuların kapandığı, verilerin silindiği ya da dijital erişimin imkânsızlaştığı bir senaryoda, elimizde ne kalacak? Bu düşünce beni, blogda biriktirdiğim her bir satırı ve her bir kareyi bir gün mutlaka basılı bir arşive dönüştürme arzusuna itiyor. Blog benim için sadece bir dijital günlük değil; geleceğe bırakacağım, dokunulabilir bir miras.
İnternetin o gürültülü, kaotik ve her şeyin hızla eskiyip tüketildiği atmosferinde; Ayça gibi eski bir blog yazarı dostumun sayfasında yeni bir yazı görmek, bana tarifsiz bir güven veriyor. O an, bu devasa dijital okyanusta “yalnız olmadığımı” hissediyorum. Tanıdık bir kalemin izini sürmek, fırtınalı bir havada güvenli bir limana sığınmak gibi.
Yazıya olan inancım sarsılmıyor
TikTok çılgınlığının, üç saniyelik içeriklerin ve “kaydırma” kültürünün dünyayı ele geçirdiği 2026 yılında bile, yazma tutkusuna olan inancım zerre sarsılmış değil. İnsanlar ne kadar hızlı tüketirse tüketsin; ısrarla yazmaya devam eden, bir metni ayrıntılarıyla irdeleyen, soru soran ve o satırların arasında kaybolmayı seçen o özel okur kitlesinin asla yok olmayacağına inanıyorum. Biz Ayça’yla o gün ekranda birbirimize bakarken aslında şunu bir kez daha teyit ettik: Yazmak, her şeye rağmen bir direniş ve en sahici kalma biçimi.
Ayça’nın blog yazarlığına bakışı, bir web sitesini sadece kod dizinlerinden ve harf yığınlarından ibaret görmenin çok ötesinde. O, dijital alanını adeta biyolojik bir süreçle; annelikle filizlenen, yolculuklarla serpilen ve değişimlerle olgunlaşan yaşayan bir organizma gibi kurguluyor. Bir ekranı, büyüme ve dönüşüm hikâyesine dönüştüren bu yaklaşım gerçekten çok şiirsel.
Söyleşimiz boyunca her ikimizin de üzerinde birleştiği o sarsılmaz gerçek şuydu: Blog, geçici rüzgârların estiği bu dijital coğrafyada bizim için hem kalıcı bir mülkiyet kalesi hem de en saf samimiyetin korunduğu bir sığınak. Bizi yıllar sonra yeniden aynı heyecanla bir araya getiren, günümüz dijital dünyanın hız çılgınlığı içinde hâlâ “burada” ve “biz” olarak kalmamızı sağlayan şey tam olarak bu. Yazma tutkumuzun ve kişisel bloglarımızın o sessiz ama dirençli rehberliğiyle, kendi hikâyemizin ev sahibi olmaya devam edeceğiz.
e-vren günlüğü sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


[…] Sevgili Evren bu sohbetimizi güzel bir dille kaleme almış ki, okurken kalbime dokundu. Onun satırlarını okumak isterseniz, yazısına buradan ulaşabilirsiniz. […]