Aydın Liseli Olmak

1995 yılında Aydın Lisesi bahçesindeki ilk günümü unutamıyorum. Bana korkunç gelmişti. Allahım bu 3 yıl geçer mi acaba demiştim. Üzerinden kaç tane 3 yıl geçti… O zaman müdür Beyhan Erdoğan‘dı. Bir de beyaz büyük bir köpeği vardı okulun. Beyhan Bey her sabah bizimle konuşurken o köpek de müdürün yanında hazır bulunurdu.

Mezun olduğum lisede geçen dönem staj yapma gibi bir şansım oldu. Bugün de Aydın Lisesi mezunları pilav gününe katıldık Ziya ve Fatih‘le. Tabi aramızda korsan katılımcılar da yok değildi. Pilav ve ayran dağıtımını duyan bazı arkadaşlarımız soluğu Aydın Lisesi bahçesinde aldığı gibi, bir de bizimle aynı masaya oturdular :) Üstüne üstlük bizimle beraber fotoğraf bile çekildiler :)

Bir ara mezunlar derneği başkanıgerekirse Ankara’ya kadar çıkar Aydın Lisesi’ne girişin sınavla yapılmasını bastırırız dedi. Yok artık daha neler.Aydın Liseli olmak bir ayrıcalıktırsöylemini abartmanın hiçbir anlamı yok. O kadar da ayrıcalıklı bir yapıya sahip olmak ne kadar doğru, tartışılması gereken bir konu…

Ben İngilişçe Bilmiyor[muş]um!

Malum Pazartesi 23 Nisan. Neşe doluyor İnsan! Denizler de 23 Nisan Festivali için gelen Sırbistanlı bir kız öğrenciyi misafir olarak almış. Hep beraber toplandık Mesire’de sabah kahvaltısı yaptık. İngilizce kursunun birinci kurunu başarıyla bitirip, ilk sertifikamı almaya hak kazandım ama gördüm ki bende listening var, speaking yok :) Kahvaltı masamızdaki iki Sırp öğrenciyle iki kelam laf edemedim :)

Fatih‘le ben İlknur‘un Adana‘ya canlı telefon bağlantısıyla baktığı kahve falını gözümüz kapalı dinliyoruz. Bu kadar heyecanlı bir durum yani. 23 Nisan ekibi “seramoniye” gidince Fatih, İlknur ve Ziya ile kahvaltı sefasına devam edelim dedik. Ayben de kahve falı vesilesiyle “mekanik de olsa” masamıza dahil oldu.

Ayben’in bildirisinin kabul edilip Sivas’a gideceğini adım gibi biliyordum. Öyle ki, ben ağzımı bile açmadım ama fincanına yansımış :)

Dün 20 Nisan’dı. UA eğitimi için başvurusu süresi doldu. Gözüm kulağım gelecek e.postada. 30 Nisan’da Konya’da olmak is-ti-yo-rum!

İLK / BAHAR

İlkbaharın ilk haftasında ilk defa güneşle, toprakla, yeşilliklerle bir aradaydık. Medeniyetten (!) çok uzakta, elektriğin, teknolojinin olmadığı bir doğa harikasında baharın ilk kokusunu çektik içimize. Ziya‘nın Zeybek Kültürü ile ilgili tez çalışması, benim de Bahar konulu fotoğraf projem için İlknur ve Fatih‘in köyünde aldık soluğu bu Cumartesi.

Karacasu‘yun Dedeler Köyü‘ne varmadan dağlarla, zeytin ağaçlarıyla çevrili apayrı bir dünyasında yaşıyor İlknur ve Fatih’in Dedesi ile Babaannesi. Topraktan bir evde yaşıyorlar. Elektrik olmadığı için lüküsle aydınlanıyorlar, dağdan gelen kaynak suyunu içiyorlar. Evleri topraktan, damı da öyle. Öyleki toprak damın üstünü silindir bir taşla sıkıştırıyorlar yağmur yağdığı zamanlar.

Cep telefonlarımız, fotoğraf makinemiz ve ses kayıt cihazımız dışında burada doğal olmayan hiçbir şey yok. Her şey insanın aklını başından alacak sadelikte ve basitlikte. Ne araba, ne insan sesi. Sadece tavukların, cır cır böceklerinin ve rüzgarda hışırdayan ağaç yapraklarının sesi…

İlknur ve Fatih sayesinde çok güzel bir cumartesi geçirdik. Dede ve Babaanne 80 küsür yaşlarına rağmen çok misafirperver ve hoşsohbettiler. Bol bol Demirci Efe hikayeleri dinledik, fotoğraflar çektik / çekildik. İkinci Dünya Savaşı’nın tarih kitaplarında yer almayan birkaç küçük detayını öğrendik. Ve kendimizi otun böceğin içine saldık :)

61 GÜN ARADAN SONRA

Yıllar önceydi… Gönüllülük maceralarımızın ilk projesiydi… Ağrı’nın çocuklarıyla Aydın’ın çocuklarını mektuplaştırmayı düşünmüş, 8 ay süren bu büyük projeye KaRDeŞ MeKTuP Projesi demiştik.Bugün 10 Şubat Pazar. KaRDeŞ MeKTuP’ları taşıyan aynı kargo, bugün bana 14 kişinin mektubunu getirdi. Bir sosyal sorumluluk projesi, canım kardeşim Ziya‘nın sayesinde bambaşka bir boyutta asker ocağında bana yeniden NEFES oldu.

Canım ANNEM, biricik EFE’M İbrahim’im, canım yengem Seda Nur, minik civcivim HÜSS, sevgili yeğenlerim Mesut ve Ramazan, canım arkadaşım Hikmet, sevgili Yüksel Abim, canım kardeşimlerim Salih, Fatih, İlknur, Deniz, Ozan… Ve böylesine ince bir organizasyona önayak olan canım kardeşim Ziya’m…

Annemin mektubunu okumaya cesaret edemeyip, akşama sakladım ama herbirinizin mektubunu tek tek okudum. “Hayatımın en büyük sürpizi!” desem… Yaşadığım şaşkınlığı cümlelere döksem… Cümlelerinizden aldığım kuvveti, fotoğraflarınızdan duyduğum mutluluğu bir ifade edebilsem… Çoğunuzun hayatınızdaki ilk mektubu bu vesileyle bana yazıyor olmanız bile büyük bir gurur benim için. Bugün aldığım 14 mektup, şüphesiz ömrümün en özel hatıraları arasında yer alacak. Hepinizin ellerine ve yüreğine sağlık. Bu kargoya yetişmeyen ve bana önümüzdeki haftalarda ikinci bir mutluluk daha yaşatacak olan diğer mektupları da dört gözle bekliyorum. Ziya’nın isimlerini sakladığı yeni mektupların sahiplerine de şimdiden yürek dolusu teşekkürlerimi sunuyorum.

Askere gidişim çok ani oldu. Çok az insanla vedalaşabildim. Haber vermeden gidişimin en büyük -belki de tek sebebi- bu zorunlu ayrılıktan dolayı sevdiğim insanlarla vedalaşmaya cesaret edemeyişimdi. Ardımdan darılanlar olmadı değil. Bu konuda herkesten özür diliyorum.

Mektupların her birine tek tek yanıt vereceğim. Askerliğimin nasıl geçtiğini merak edip, burada ara sıra yazmamı isteyenlerin de hoş görüsüne sığınıyorum. 1 Haziran’da askerliğimle ilgili belli başlı ayrıntıları kaleme alacağım yazım dışında askerlik günlerime dair kesinlikle herhangi bir şey yazmayı düşünmüyorum. Beni allak bulak eden mektup sürprizi karşısında bu yazıyı ekleme gereği duydum. Şimdi 1 Haziran’a kadar yeniden susma zamanı benim için.

Yorumlarınızı ve özel mesajlarınızı okudukça mutlu oluyorum. Çarşı izinlerimdeki kısıtlı zamandan dolayı çok istediğim halde yorumlara cevap veremiyorum. Yeri gelmişken yorum sahiplerinden de bu sebeple özür diliyorum.

Hayatımın en farklı tecrübelerinden birini yaşadığım Elazığ‘daki 156 günlük maceramın sonunda 17 Mayıs’ta Aydın’a ayak basmanın ümidini paylaşıyorum hepinizle.

Dondurmam Gaymak Harikası!

Dondurmanın adı, kaymağın tadı Nasip dondurmaları… O alacalı bulacalı “çubuk dondurmalar”, iki tane cıbıl cıbıl mankene kamera karşısında yalatıldıkları için çok satılıyorlar. Üstelik de süttozundan, gıda boyasından imal ediliyorlar. Dondurmacı Nasip, Yılmaz Güney hayranıdır ama ailecek toptan Demirelci’dirler. Gün gelir Avrupa Birliği’nin gıda koteksi -o da neyse- kafasını bozar, kominist kominist konuşur; gün gelir Gümrük Birliği, şalep hayallerini yerle bir edince cinnet geçirir.

Nasip’in dondurmalarının tadı avuç içi kadar köyde manda dondurmalarının saltanatını sallayamamış, Zeybek TV’deki reklamları onu şöhret yapmaya yetmemiştir belki ama iki de bir apartman gibi olan motoru gibi motor, köyün hiçbir erkeğinde yoktur :) Zaten Dondurmam Gaymak’ı Gaymak yapan da filmin ilk saniyesinden son saniyesine kadar Nasip’in motoru olmuştur. Hem bildiğimiz motoru, hem de bindiğimiz motoru :)

Ben Babam ve Oğlum kadar beni ağlatan bir film seyretmediysem, Dondurmam Gaymak kadar da beni güldüren bir film daha seyretmedim. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminin bir üst modeli gibi olmuş. Belki kıyaslamak yanlış ama ne Vizontele serisi, ne G.O.R.A., ne de Hokkabaz beni bu kadar güldürmüştü. Abartısız film boyunca bütün sinema gülme krizlerine girdi.

İlknur ve Fatih‘le perşembe akşamı Dondurmam Gaymak’a gittik. Ve sürekli ” bitmesin ne olur film” dedim. Ben böylesine bizden, bildik, tanıdık, doğal bir film seyretmedim. Meğer biz Türk halkı -aslında komik olmayan- sinema filmleriyle uyutuluyormuşuz!

VEDA DOSYASI :)

Deniz‘in doğum gününü kutladık bizim “dost tayfası” ile. Detaylara girmeden önce yandaki fotoğraf karesinde yer alanları tanıtmak istiyorum: Sol baştaki bana hiç benzemeyen kardeşim Ziya. Sosyoloji son sınıf öğrencisi. Yanındaki, doğum gününü kutladığımız kız arkadaşı Deniz. O da matematik son sınıf öğrencisi. Deniz’in yanındaki, yani soldan üçüncü arkadaşımız İlknur. Ziraat son sınıf öğrencisi :) İlknur’un yanındaki Ozan. Ayrıca Deniz’in kardeşi. Fen Lisesi’ni bu yıl kazandı. Biz ona “dahi çocuk” diyoruz. Çünkü bütün deneme sınavlarında ya il ya da Türkiye derecesi yapardı. OKS’de de öyle oldu zaten :) Ozan’ın yanındaki Fatih. Aynı zamanda İlknur’un kardeşi. Bana benzeyen ender insanlardan biri. Fatih’in yanında (tabi benim de yanımda) oturan en küçük kardeşim İbrahim. Muhasebe son sınıf öğrencisi :) Hem profesyonel bir Efe hem de semazendir kendileri.

Bu ekip çok sık bir araya geliriz. İlknur bizi çok güldürür. Benim sık sık enerjim düşer, o da tam aksine bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır. Hayatımda onun kadar dur duraksız konuşan ve sırf çenesi yüzünden gideceği yere geç kalan birini görmedim. Bu yüzden randevuları ona hep 30 dakika erken veriyorum :) Dün Deniz’e sürpriz bir doğum günü kutlaması yaptık. Pastamızı yedik, bol bol fotoğraf çekildik, güldük eğlendik derken, sonrasında hep beraber Tabu oynayabilceğimiz bir yere gittik. İki ayrı grup olduk ve benim dahil olduğum grup yenildi :) Edebiyatçı olmakla anlatma kabiliyetine sahip olmak çok farklı şeyler ne de olsa.

Ozan, okuldaki çok komik bir anısı paylaştı, çok da güldüm. Din Kültürü yazılısında öğretmen, Peygamberimizin ölmeden önce müslümanlara son seslenişine verilen adı sormuş. Öğrencinin biri Veda Hutbesi yazmış. Arkasındakine kopya verirken arkadaşı Veda Hutbesi’ni Veda Busesi anlamış. O da bir diğerine kopyayı verirken üçüncü çocuk da Veda Busesi’ni Veda Dosyası diye duymuş. Yazılılar okunurken bütün sınıf gülmekten yerlerde yatıyormuş.

RAMAZAN’IN ARDINDAN

Ramazan‘ın son sahuru sonrasında yazıyorum bunları. Hayatın nasıl da hızla akıp geçtiğini bir kere daha görüyorum, ilk sahurda yazdığım yazıyı hatırladığımda.

Dün akşam İlknur, Fatih, Deniz, Ozan, kardeşlerim İbrahim ve Ziya ile Deniz’lerin aperatif dükkanında iftar açtık. Deniz’in yaptığı içinde 1 gr bile tavuk eti bulunmayan tavuk göğsü tatlısını :) yedikten sonra cümbür cemaat TABU oynamaya gittik. “Ele başı” kelimesini tahmin etmeye çalışan İlknur, literatürümüze yeni bir tanım kazandırdı: Ele Beyin :) Gece 12’ye kadar da Pınarbaşı’nda çiğdem yiyip, dev satranç taşlarını oynadık. Ve öyle yüz göz olduk ki, bayram boyunca görüşmemeye karar verdik :)

Bu Ramazan, Türk televizyonları başarılı bir sınav verdi diye düşünüyorum. Geçen Ramazanlarda bir anda üzerine ölü toprağı serpilen başta Kanal D, ATV, Show Tv gibi ulusal kanallar sahurda bile canlı yayın programları gerçekleştirdiler. Gerçi Kanal D, Ramazan’ın yarısından itibaren son 4 yıldır yayınladığı Miladdan Önce kalma Türkülü programını sahurda yine pişirip önümüze koymayı ihmal etmedi. Balkanları ve Türkiye’nin hemen hemen her ilini dolaşan Bayrampaşa Belediyesi‘nin Bereket Konvoyu, bu Ramazan’a damgasını vuran en güzel projeydi kuşkusuz. TV 8 ve Show Tv de bu projeyi kusursuz bir şekilde hem iftarda hem sahurda ekranlarımıza taşıdılar. İçeriğiyle en çok ilgi çeken sahur programlarından biri ise şüphesiz her gün ayrı bir sanatçının evine konuk olan Zara‘nın Tanrı Misafiri programıydı. Yalnız oradaki Hoca’yı bir türlü gözüm tutmadı :) Biz ailecek pek güldük hocamıza. Keşke Cübbeli Ahmed Hoca olsaydı yerinde de stand up tadında bir sahur programı seyretseydik :)

Ramazan’ı bereketiyle, ihtişamıyla en fazla yaşayan il İstanbul’da olmak istedim yine bu yıl. İleride Ramazan’ın 3-5 gününü mutlaka İstanbul’da geçirmek istiyorum. Aydın’da ne iftar çadırı açan, ne de insanlarla bütünleşen Aydın Belediyesi başkanı ve personeline de sevgi ve selamlarımı gönderiyorum! Sayelerinde bir Ramazan daha Aydın il sınırlarından sessiz sedasız geçip gitti. Seneye Kurtuluş Şenliklerine katılacak sanatçılara çok fazla para dökmeseler de Ramazan’da fakir fukara için bir iftar çadırı açsalar. Denizli’de üç tane iftar çadırı varmış, bilmem ilgilerini çeker mi?

Onbir Ay’ın Sultanı’nı uğurlarken son sahurun ardından, tez zamanda tekrarını, her geçen yıl ağız tadıyla, daha da coşkulu bir şekilde yaşanmasını diliyorum. Hala daha Mübarek Ramazan Bayramı’nı “şeker bayramı” diye kutlayanların dışında herkesin bayramını kutluyorum.