Monthly Archives

Ekim 2008

e-günlük

Yeni Bir Sayfa

Bu hafta, heyecanlı gelişmelerle başladı ve öyle bitti. Aylardır çözülmeyen düğümler birkaç gün içinde çözümlendi. Her şey bir anda oldu bitti. Kendimi bu sabah bir anda bambaşka bir yerde onlarca meraklı bakışın karşısında buluverdim. Yeni bir yola girmiş oldum. Yolun sonu Haziran’a kadar uzanıyor. Kimbilir nereye çıkacak bu maratonun sonu.

e-vreniyyat

TEK SATIRLIK NEFES

Kimsesi olmuyor insanın değil mi bombalar yağarken tepesine…

Kurşun askerlere özenirdim yıllar önce. Kaplumbağalara imrenirdim. Kendimi hiç sevmezdim. Yorganın altında saklarken küçücük bedenimi, dünyadaki hiçbir sesi bir daha duymak istemezdim. Keşke, bir kaplumbağanın kabuğuna sahip olan bir kurşun asker olarak büyütseydi hayat beni.

Ateş düştüğü yeri yaktığında, yapayalnız bırakıyor dünya seni değil mi?

Eşyalarımı toplayıp gitmek isterken -isterken değil bunu gerçekten yaparken- seni gördüm bir pencereden bakarken. Sonra yaklaşınca, penceredekinin aslında ben olduğumu anladım. Öyle mahzun bakacaktım ve sen yanımda olmayacaktın. Yine savunmasız, yine korumasızdım. Bıraktım eşya toplamayı, kapattım çekmeceyi. Kaçışı yoktu bu yaşanılanların.

Tek başına kalakalıyorsun değil mi bütün yollar tıkanıp kaldığında.

Ben bir fotoğraf çekiyorum, içine seni de koyuyorum. Ben bir resim yapıyorum, içine seni de çiziyorum. Ben bir aşk yaşıyorum, yüreğimde seni de büyütüyorum. Ben seni seviyorum, işte o zaman geçmişimi siliyorum. Ben artık tek satırlık bir nefes alıyor, tek nefeslik bir aşk yaşıyorum.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

Bugün 85 Kere CUMHURİYET!

Sabah saat 07.00 Evren amca saçıma cöle sürer misin?diyor bizim civciv. Okulunun bayram etkinliğine gidecek, şiir okuyacak ve yakışıklı olmak istiyor :) Önce saçlar “cöle”leniyor, sonra kahvaltı eşliğinde bir taraftan çizgi film seyrediliyor diğer taraftan da az sonra okulda okunacak şiirin tekrarı yapılıyor:

Dalgalan bayrağım benim canımsın

Toprağa dökülmüş şehit kanısın.

Niçin ayın var niçin yıldızın var

Yaşayacak ulusun sonsuza kadar!

Seninle başım dik yüreğim güçlü

Yüce bir varlıksın yücelttin Türk’ü

Her zaman yurduma düşmeli gölgen

Böyle olmazsa yaşayamam ben

Böyle seslendi Hüss, öğrenim hayatının ilk Cumhuriyet Bayramı‘nda, okul arkadaşlarına. Bayrağım şiirini ana sınıfında ezberlemişti ve o gün bu gündür sürekli dilindeydi. Gün geldi, bu gün 29 Ekim oldu ve Hüss, ilkokulun ilk basamağında mikrofonun başına geçip, o çok sevdiği Türk Bayrağı‘nın adına yazılmış şiiri okudu. Cumhuriyetimiz 85 yaşına basınca daha bir anlamlı, daha bir özeldi 29 Ekim 2008 tarihi. Ülkemiz, terörle ve global ekonomik krizin etkileriyle boğuşurken Cumhuriyet’e daha çok sahip çıkmamız gerektiğini daha iyi anlıyor muyuz, bilemiyorum. Anlayanlar her şekilde ve her fırsatta elinde Türk Bayrağı ile ya sokakta, ya balkonda, ya pencerede ya da arabasında. Ama Cumhuriyet’in ve Bayramı’nın en güzel tadını çıkaranlarsa yine çocuklar.

En Küçük CUMHURİYET!

Hüss’ün okulundaki 29 Ekim töreninde minik Tuğba da vardı. O, bu gün oradaki en küçük Cumhuriyetti, bir cumhuriyet bebeğiydi. Tuğba, e-vren’in objektifi’nden yansıyan utangaç ayakların sahibi, Hüss’ün sınıf arkadaşının da kardeşi :)

Cumhuriyet, bitmeyecek bir rüya! Bu rüya bir kere daha kutlu olsun. Özel birkaç kare evrengunlugu/flickr‘da

e-günlük

Doğum Günü Pizzası

İlknur‘un müthiş fikri ve organizatörlüğünde Ziya‘nın yarınki doğum gününü bugün kutlamak için ona sürpriz yaptık. Üzerinde doğum günü mumlarıyla Ziya’nın pizzası önüne getirildiğinde verdiği tepki, buraya yazılmayacak ama hafızalardan da silinmeyecek türdendi :) Arkadaşlar çok pardon yahu :)

Günler öncesinden pişşt, Ziya yanında yok değil mi, benimle konuştuğunu belli etme şeklindeki telefon bağlantısı ile İlknur, Deniz‘le hmm tamam olsun şeklinde onayladıkları sıra dışı fikri bana da sundu. Ya kardeşim yaş pasta da çok klasik, şekil yapalım tarzındaki sıra dışı bakış açısı sonucu soluğu pizzacıda aldık. Herkes bir yerlerdeydi, ayrı ayrı yerlerden koşa koşa toplandı. Pizzacıdaki arkadaşa sıkı sıkı tembih edildi: Sarı saçlı yeşil gözlü çocuğun pizza menüsüne bakın bu mumları koyup getireceksiniz denildi. Sonrası malum :) Gerisini anlatmak isterse bu sayfalar Ziya’ya açık :)

Büyükten başlayayım: İlknur, kırmızının ağır bastığı bu güne özel kıyafetiyle göz dolduruyordu :) Tepeden tırnağa son derece şıktı. Doğum günü organizasyonunu kendisinin yapmasının dışında sanki bir gala gecesine katılıyor edasıyla olayı ciddiye almıştı. Günün sürprizini en çok önemseyenlerden biri de Ozan‘dı. Çizgi film karakterli çantasını saymazsak o da Ziya’nın doğum gününü son derece önemsemiş, bir basın mensubu edasıyla olayları an be an görüntülemişti. Deniz için yorumumu bizzat yüzüne yaptım, burdan yazmak istemiyorum. Küçük oyuncak bebeğiyle objektiflere gülümserkenki enerjisi, doğum günü ziyafeti boyunca hafif bir hastalıkla gölgeliydi. Doğum günü çocuğu kardeşime ise yeşil gözlerinin bugün daha bir ışıl ışıl ve yeşil olduğunu söyleyerek hemen detaya giriyorum:

İlknur’un mağazada unutulan kredi kartı, süper menünün salam ve sosisli gelme faciası, bu facia üstüne ikinci bir facia yaşanması, üst üste giyilen ciciler, bu benim abim olamaz tarzı tavırlar, D&R neresi?gibi tuhaf bir yaklaşım, erkek reyonundaki arkadaşı patronuna söyleyip tebrik etme nezaketi, Vardar pastanesi klasiği, tadına doyulmaz tatlısı, gelmek bilmeyen Selime ve düşen enerjimle birlikte dinmek bilmeyen ayak ağrısı vesaire vesaire.

e-günlük

Ankara’dan İzlenimler

26 Ekim günkü sabah 07.00’dan akşam 18.00’e kadar 11 saatlik Ankara gezisi için neredeyse 18 saatlik seyahati göze almak durumundaydım :) Bu, Ankara’ya normalde 3. gidişimdi ama gezi amaçlı 2. gidişim oldu.

Saat 8’de Demetevler’deyim. Metro’dan iner inmez beni karşında göreceksin dayıcımdiyen çılgın yeğenim Şayzın‘ı ben uyandırıyorum telefonla. Arif beylerse eve vardığımızda hala uyuyor. Bir taraftan perdeleri açıyorum bir taraftan daniye karşılanmaya gelinmiyorum, bu bekar halimle Evren abinizi oralarda bir başına bırakıyorsunuz! diye çıkışıyorum. Meğer çocuklar ben geleceğim diye sabaha kadar bazlama yapmışlar :) Güzel ve uzun soluklu bir kahvaltının ardından sokaklardayız. Saat 10.30 olmuş olmasına rağmen koca şehirde tek bir mağaza açık olmaz mı… Hadi bir tane buluyoruz, surat bir karış esnaf hanımlarda :) Aylardır gönlümden geçirdiğim buluşma için Arif ve Şaziye ile ayrılıp yola koyuluyorum.

Ve yıllardır merakla beklenen an.Kaan sen gerçeksin! diyorum Kızılay’da Karanfil Sokak çıkışında beni bekleyen Kaan‘a sarılarak :) 1 yılı aşkın bir süredir blogtan birbirimizi takip ettiğimiz, gerek dışsal gerekse içsel yönden pek çok konuda birbirimize benzediğimizi düşündüğümüz Kaan’la nihayet gerçek hayatta da tanışabiliyoruz. Kendinden emin, olgun oturaklı, page rengi 4 ve blograzzi’de kişisel blog kategorisinde 1. sırada yer alan bu ünlü blog yazarı arkadaşımla iki çay tiryakisi olarak hasbihal ederken işte beklenen o ikinci an yaşanıyor:

Servet‘i, kardeşim kadar o kadar benimsemişim ki ben askere gitmeden önce bloglarımızı keşfettiğimizi ve tanıştığımızı sanıyordum. Halbuki asker dönüşü Haziran gibi tanışmışız :) Soluk soluğa geliyor, malum saatler bir saat geri alınınca afallamış biraz. Benim için flickr’ın usta deklanşörlerinden olan Servet, fotoğraflarındakinin tıpkısının aynısı :) Yaşının benden epey genç olmasından dolayı karizması ve yakışıklılığını kendime rakip olarak görmemeye gayret gösterip blog muhabbetlerine dalıyoruz. Biz Kayhan ve Dilara‘dan bahsedip, malum blog servisini çekiştirirken Ankara radyolarının karizmatik haberci sesi, Nur beliriyor oturduğumuz kafenin önünde:

Ve hayal edilen 26 Ekim 2008 tarihli Ankara fotoğrafı tamamlanıyor:

Bir haber spikerinin başına gelebilecek en kötü şeyi yaşıyor Nur, bizimle buluştuğunda. Günlerdir gribal bir rahatsızlık yaşıyor olmasına rağmen Ankara’da beni yalnız bırakmıyor. Akülü Araç Kampanyamıza radyodan destek veren, e-vren günlüğü yazılarının altını üstüne getiren ve kısa zamanda sanal tanışmışlığı samimi bir arkadaşlığa dönüştüren Nur, 3 blog yazarının bloglama atladıkları blog muhabbetleri arasında biraz sıkılmış gibi görünse de Kocatepe Camii çıkartmasında objektiflerin kendisine çevrilmesiyle kendine geldi. Kendisini Servet’in usta fotoğrafçılığına bırakan Nur Hanımın ne hastalığı kalıyor ne de vücut kırgınlığı :)

Servet, kendinden geçiyor fotoğraf çekerken. Böyle çocuklar gibi şen, oradan oraya koşturuyor. O, Nur’un pozlarını çekerken biz de edebiyatçılığını MisAfiR KaLeM olarak  Kasım’da e-vren günlüğü için konuşturacak olan Kaan’la özel kareler peşindeyiz.

Safiye Sultan, abimi televizyondan canlı yayında seyrederken, kardeşim Ziya kendi arkadaşlarıyla GoKart yarışmasında stres atarken ben de blog dünyasının bana armağanı arkadaşlarımla çok zevkli birkaç saat geçirmekle meşguldüm. Sanal alemin arkadaşlık/dostluk getirisi/götürüsüne hiç değinmeden bunca zamandır yazılarıyla, fotoğraflarıyla ve mesleğiyle ruhunu ortaya koyan bu 3 arkadaşımla birebir tanışmanın ve vakit geçirmenin tadını çıkardım. Hepisini zaten seviyordum, yüz yüze tanışınca hepten sevdim.

Ankara’nın tek bir eksiği vardı; o da Harun. Lakin, Ulus’ta telefonun diğer ucundaydı. Saatler 18’i gösterip Ankara’dan ayrılma vakti geldiğinde Başkent’te bir ilki gerçekleştirmenin bu seferlik kısmet olmadığı Harun’la Aydın’da hasret gidermek için çoktan sözleşmiştik. Ebruların Sultanı’nın yol boyu Magnum Çikolata keşfi ve tadına doyulmaz yaşam tecrübesi ile 03.30’da yatağımda son bulan kısa ama uzun bir Ankara günü de hatıralarım arasındaki yerini almış oldu.

Ankara buluşmasından 24 fotoğrafa aşağıdan ulaşılabilir:

Ekim ’08 Ankara’dan Kareler
e-günlük

Testere 5 ve Geriye Dönüş

Yahya Kemal Beyatlı ile başlayıp sıradan bir şekilde devam eden bir cuma’nın sonuna doğru Hüss‘ün teklifiyle akşam yemeğini amca-yeğen dışarıda yeme kararı aldık. Yola çıkarken nereye gideceğimiz belliydi de Hüss her zamanki kararsızlığıyla yol boyunca pizza mı hamburger mi pide mi yiyeceğimizi tartıştı durdu. En iyi karar ilk alınan karardır deyip karnımızı patates kızartmasıyla doyurduk. Hem öyle olunca bir de oyuncak filimiz oldu :) {Film değil fil}

Hemen sonrasında sözleştiğimiz üzere Sevil‘le buluşmak için yola koyuldum. Testere’nin ilkini Sevil’in önerisi üzerine onun verdiği CD’den seyretmiştim. Yıllar yıllar önceydi, hiç unutmuyorum. Üzerine 4 seri daha çekildi ve nihayet 5. seriyi Sevil’le seyretmek kısmet oldu.

Testere 5 Nasıl Bir Şey?

6. seri yolda, ilk bunu söyleyebilirim. 2. seriyi seyrettiğimde de bunu söylemiştim, 3’ü ve 4’ü seyrettiğimde de. Bitmek bilmeyen ve her seferinde yeniden başlayan bir oyun Testere. Sapıklık, mazoşistlik, sadizm filmin 5 serisinde diz boyu olsa da bu filmin harika bir zeka ürünü olduğu tartışılmaz bir gerçek. 

Testere’nin 5. serisinin eleştirisini kabaca yapmak gerekirse şunu söyleyebilirim: Önceki 4 bölümdekine nazaran daha az işkence ve gerilim mevcut. Ama yine aynı başlıyor, aynı ilerliyor olaylar. Yine oyun içinde oyun var ama bu seride olaya/hikayeye daha çok yer verilmiş. Dördüncü seriye benzer bir hikaye mevcut bu seride. Olayların nasıl bu noktaya geldiği anlatılıyor. Ve sonuçtan anlaşılıyor ki “oyun asıl bundan sonra başlıyor :)”

Testere’nin sonrası Vardar Pastanesindeydik. O işkence görüntülerden sonra “Hayat ne güzel yahu” dedik. Gece 00’i geçiyordu kalktığımızda, öyle ki kepenkleri indirmeseler daha kalkacağımız yoktu :) Sevil pazartesi İngiltere’ye gidiyor. Bu bir veda görüşemsiydi bizim için. Testere 6’da yeniden görüşmek dileğiye…

e-günlük

Çekilmezsin, Çek Beni Hayat!

Canon’lu Hayatın e-vren dünyasına yansıyışı

ve daha da fazlası: “Çekilmezsin, Çek Beni Hayat!

Çekilmezsin, Çek Beni Hayat! temalı çalışma öncesinde, 17 e-vren günlüğü ziyaretçisinin e.postalarına küçük birer armağan gönderildi.