e-günlük

2019/34 Edebiyattan başka ne yapabilir bunu?

Her gün günlük tutmak, uzun bir ara verdiğim için sanırım, yorucu oluyor. Dostoyevski‘nin dört ciltlik günlüklerinin bendeki tesirinin böyle olacağını tahmin etmemiştim. Bir süre sonra günün sonunda olup biteni özetleyen notlar almak, alışkanlık haline gelecektir eminim. “Çabam, geleceğe güzel hatıralar bırakmak” gibi süslü cümleler kurmayacağım. Akşamları, gündüz neler yaşadığımı ayrıntılarıyla hatırlama noktasında zorluk yaşadığımı fark ettim. Şuursuzca yaşıyorum çünkü, normal bu durum.

Kedimiz, tam bir Cihangir beyefendisi

Ofisimizde Paşa ismini verdiğimiz bir kedimiz var. Birkaç yıl önce yavruyken sokakta bulup ofise getirmiştik. O günden beri bizimle birlikte. Sokaktan hayat dolu bir kedi olarak adım attığı ofisi, kendi krallığı yaptı. Öyle ki hangi sebeple olursa olsun onu hiçbir şekilde ofisten dışarı çıkaramıyoruz. Ortalığı yıkıyor, kendini paralıyor, bizi perişan ediyor ve yine o kazanıyor. Sokaktaki kedilerle muhatap olmak istemez, halkın ayağına gitmez, kalabalıklara karışmaz. Maması biter biz alırız, kumu biter biz getiririz. Böyle entelektüel, değişik bir kedi. Sanırsın ofiste bilgisayarların başında doğmuş bir Cihangir beyefendisi ve dış dünyadan bihaber.

Pazartesi günü -ki epey uzun bir süredir- tekrar veterinere götürülmesi için hazırlıklar yapıldı ama yakalanıp kafese konulacağını, kendisi hakkında kurulan cümlelerden anladı. Ortada herhangi bir hareket, kafes alıp getirme, örtülerle etrafını sarma gibi hiçbir hazırlık yok, sadece konuşuluyordu. Hakkında söylenenlere anında dikkat kesildi ve başladı ağlar gibi miyavlamaya. Tabii birkaç dakika sonra onu yakalayıp kafese koyma girişimleri doğal olarak yine başarısızlıkla sonuçlandı çünkü ortalığı yıktı. Böylesine ofisine bağlı, işkolik bir kedi görmedim.

Markaların renkli logolarının siyah beyazla imtihanı

Sabah işe gelirken çektiğim özçekimi siyah beyaz bir şekilde WhatsApp durumumdan paylaştım. İbrahim’e ve anneme “Fotoğrafta ürün yerleştirme var, McDonald’s’ı gördünüz mü?” diye sorduğumda fotoğrafa ilk baktıklarında görmedikleri, ben söyleyince fark ettikleri cevabını aldım. Bizim aile için McDonald’s algıda seçiciliğe yol açar, her zaman her yerde hemen görürüz, dikkatimizi çeker. Buna rağmen annemin de kardeşimin de Mc’in logosunu ilk bakışta fark etmemesi bana ilginç geldi. McDonald’s’ın logosunu sarı görmeye alıştıkları için siyah beyaz fotoğrafta onu fark edemediklerini söylediler. Bir de kısa saçlı yeni halimi görünce ilgi ve dikkatleri direkt  bana kaymıştı. Bu basit örnek, bir markanın logosunun siyah beyaz filmde ya da fotoğrafta bile kendini algılatabilir özelliğe sahip olması gerektiği üzerinde kafa yormamı sağladı. Neden McDonald’s veya başka bir marka, kendine has renkleriyle sağladığı algıyı siyah beyaz bir fotoğrafta bile sağlayabilecek marka konumlandırmasını yapmasın?

Bu konuyu eve dönüşte İbrahim’le konuştuk. Bazen İbrahim’le konuştuğumuz konular üzerine söylediklerimi direkt yazıya aktarsam Marketing Türkiye’ ye yakışır köşe yazıları çıkar.

Eskiden markalarla yaşadığım sorunları blogda yazar veya sosyal ağ hesaplarımda paylaşırdım. Sonra vazgeçtim bundan, kendimce rahatsız oldum. Fakat, yaşadığım sorunlu deneyimlerle ilgili markalara ayrıntılı geri bildirim yapmaya devam ediyorum. Aslında bu, söz konusu markalar için ciddi bir fırsat ama hiçbiri bunu değerlendirme yoluna gitmiyor. Kişi veya kurumlarla paylaştığım fikirlerimin bir anlamda bedava danışmanlık sayıldığını bile düşünüyorum.


Her sorunuyla yakından ilgilendiğim birkaç arkadaşım var. İyi ki yanımdasın iyi ki varsın derler ama hafta sonu gezmelerini, eğlenmelerini niyeyse onu bu dertlerle boğuşurken yalnız bırakanlarla yapmayı tercih ederler. Yine onlardan biri bugün, Whatsapp’tan dertler kederler içerisinde yazdıkça yazdı. Ona kendisini iyi hissettirme ve aslında söylediği gibi biri olmadığına onu ikna etme gibi bir görevim olmadığını düşünüp telefonu sessizce yerine bıraktım. Bunu yaptığımı açıkça itiraf ediyorum. Morali her bozulduğunda yazacağı biri olabilirim ama benim de yıkanacak bulaşıklarım, okunacak kitaplarım, seyredilecek filmlerim ve yazılacak yazılarım oluyor. Hatta ara sıra (!) ben de dertleniyor, hüzne kapılabiliyorum. Önceliklerimi yeniden gözden geçirip kalbim tersini söylese bile kendi lehime tercihler yapmam gerektiğini geç de olsa kavrıyorum.

İnsanları homojen bırakmalı

Otobüsün 65 yaş ve üstü yolculara ayrılan en ön koltuğunda 70 veya 80’lerinde yaşlı bir amca yüksek sesle ve nefes almadan eski İstanbul’u anlatıyordu. Yürüyen merdiveni ilk kez 1948’de İstanbul’da gördüğünü söyledi. Yürüyen merdiven teknolojisi 1940’larda var mıydı, üstelik Türkiye’de? Amcanın yürüyen merdiven sandığı şey başka bir şey olabilir miydi? Araştırabilirim bu konuyu ama kime ne faydası olacak? Bu amca soluksuz bir şekilde kime ne anlatıyor diye kafamı çevirip baktım. 20lerinde bir genç, pencere kenarında oturuyor, yüzü dışarıya dönük ve kulağında kulaklık. Muhtemelen amcayı değil müziği dinliyor. Görüntü videoluktu aslında ama kaydedemezdim.

Metro beklerken yanıma biri oturdu. Sigara içen bazı insanlar sigara dumanı gibi değil de sigaranın kendisi gibi kokuyor. Oysa ben sakallarımı her sabah bebek şampuanıyla yıkayıp toplu taşımaya biniyorum. Bu hiç adil değil.

İnsanlara anlam yüklemeye korkuyorum. Bunu kime yapsam aramızda bir sorun yaşanıyor. Üniversiteden sınıf arkadaşım Semih, yıllar önce devamlı “İnsanlara anlam yüklemeyeceksin onları homojen bırakacaksın.” derdi. Hâlâ aynı kafada mı acaba? Çünkü bende durumlar şöyle: Bazı arkadaşlara uzattığım el havada bırakılıyor ya bir daha onları göresim gelmiyor.

Netflix’e ömür yeter mi?

Alarmın erteleme tuşuna değil kapatma tuşuna basmışım ki gözümü açtığımda saat 10’u geçiyordu. Son zamanlarda düzenli adam olmayı iyice boşladım, benden beklenmeyen bir performans. Utku da Whatsapp’tan yazmış gecikeceğini. İkimizin de yengeç burcu olması bütün bu tesadüflerin mantıklı bir açıklaması olabilir mi?

Her sabah önce çöpü döküp sonra otobüs durağına gitmek beni epeydir sinirlendiriyor. Çöpü atıp kafamı çevirdiğim an binmem gereken otobüsün duraktan ayrıldığını görüyorum. Her sabah bineceğim otobüsün durağa gelmesi ile benim çöp konteynırının Bu sözcük böyle mi yazılıyordu?) kapağını açmamın aynı ana denk gelmesini aklım almıyor. Buradan yetkililere sesleniyorum. Çöpler, bizzat evlerden alınsın veya otobüs şoförleri çöp tenekesine çöp atanları gördüğünde kapılarını kapatmasın, hemen hareket etmesin.

Arkadaşım Netflix’te dört bölümlük mini dizi When They See Us‘ı önerdi. Gün geçmiyor ki birinden Netflix dizi önerisi duymayayım. Netflix’teki bütün dizi, film ve belgeselleri seyretsem kaç yılımı alır acaba?

WordPress Türkiye‘nin Olmazsa Olmaz WordPress Eklentileri etkinliği için iş çıkışı koşa koşa Eminönü’deki Türk Telekom Santral’e gittim. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi civarı, Tahtakale vs buralardan ilk kez geçtim. Çok güzel yerler, normal bir zamanda tekrar gidip gezmek gerek. Etkinlik yerine geldiğimde güvenlik görevlisi, ismimin katılımcı listesinde olmadığını söyledi. Emre’yi aradım, durumu anlattım. “İyi de etkinlik haftaya çarşamba” demez mi? Böylesine dikkatsiz bir şekilde hareket etmem karşısında hayretler içerisinde kaldım. Yola çıkmadan veya Emre’yi aramadan önce açıp etkinlik ayrıntılarına dikkatlice bakabilirdim ki benim tanıdığım Evren, bunu zaten yapardı. Sözde kendimi düzenli, disiplinli biri zannederdim ama kabul etmeliyim yaşlanıyorum.

Paşa veterinerden döndü, iki gün yaban ellerde kalınca biraz durgunlaşmış. Sanki ilk defa geldiği bir yermiş gibi ofisin her yerini köşe bucak kokladı.


Aynı anda birden fazla uğraş içinde olmamın sebebi, 24 saatin bana yetmiyor olması mı? Aynı gün içinde iştahlı bir şekilde kitap okumak, sahilde oturmak, yazı yazmak, Netflix ve YouTube’daki listedemde yer alanları seyretmek, yapılacaklar listemdekileri yapmak istiyorum. Bir de yapmam gerekip de yapmak istemediklerim sırada bekliyor: Yemek yapmak, bulaşık yıkamak, evi temizlemek, çamaşırları yıkamak, yıkananları asmak, kuruyanları yerleştirmek. Yazarken yoruldum.

Akşamları sahilde oturup Notos Öykü‘yü okumaya devam ediyorum. Semih Gümüş, denemesinde “Birbirinden bambaşka insanları ve hayatları yanı başımızda tutmak ve yıllar geçip yaşlandıkça onların hep yanımızda olması. Büyüleyici değil mi? Flaubert sevgilisine yazdığı bir mektupta, ‘Şöyle beş altı kitabı iyi bilmekle ne büyük bir bilgin olabilir insan’ diye yazmış. Edebiyattan başka ne yapabilir bunu.” (Fark ettim ki Gümüş, soru cümlelerinin sonunda soru işareti kullanmıyor.) Edebiyat dergisi okumak, kitap okumak kadar zahmetli ve vakit alıyor. Bunu şikayetçi olduğum için yazmıyorum, çok zevk alıyorum aksine. Aynı konuda daha önce de yazmış olabilirim. O kadar çok şey yazıyorum ki daha önce yazdıklarımı tekrar yazmış olabilirim.

İlk kez tanıştığım insanların geneliyle samimiyimdir. Gardımı almadan sohbet ederim. Fakat bazıları için samimiyet, hoş sohbet bir süre sonra yeterli gelmiyor. Daha fazlası bekleniyor veya isteniyor. O daha fazlası elde edilemeyince gösterdiğiniz tün güler yüz, keyifli muhabbet boşa gidiyor, yok sayılıyor. İlişki, iletişim kısır bir döngünün içinde sıkışıp kalıyor.


Atıf abiyle buluşmak için Ataşehir’de kaldığı otele gittim. Ataşehir muazzam, gökdelenler, yollar, siteler… Bambaşka bir İstanbul gibiydi. O tarafa ilk defa gidince hayranlık ve şaşkınlık içerisinde inceledim yol boyu etrafı.

Her zamanki gibi Atıf abiyle çok şey konuştuk.  Sadece konuştuklarımız ayrı bir blog yazısı olur. “Blog adına bir şeyler yapmalıyız ama ne?” diye sordu. Bir şey yapmalı evet ama farklı bir şey.

Bazı insanlar için gereksiz yere vakit harcadığımı düşünüyorum. Acaba harcanan vakit, harcandığı insan gereksiz olduğu için mi gereksiz?


Bazı günler, tüm gün evde tıkılıp kalıyorum. Oysa dişe dokunur bir şey yaptığım da yok. Bu hafta sonu olduğu gibi. Okumam gereken kitapları okumadım, yazmam gereken yazıları yazmadım. Yapmam gereken hiçbir şeyi yapmadım. Arada her şeyi boş verip hiçbir şey yapmadan günü geçirmek de lazım. (Sağlam bahane)


Yaşadığım semtte yeni bir kafe işletmecisiyle sonra yeni bir berberle tanıştım. İlki çok sorgulayıcı, diğeri çok konuşkan. Berber sırası beklerken daha önce takıldığım, işletmecisi el değiştirince uzun bir süre gitmediğim kafede kahve içeyim dedim. Oktay‘la yaptığım kısa telefon konuşmasına kulak kesilen işletmeci arkadaşın soru bombardımanına tutuldum. Kafede başka müşteriler de var. Herkes benim özel hayatıma dair anlattıklarımı duymak zorunda değil, daha doğrusu ben hakkımdaki bunca soruyu ulu orta cevaplamak zorunda değilim. Neyse ki berberden beklediğim telefon geldi de hızlıca hesabı ödeyip kalktım.

Pazar günü bütün berberler kapalıyken mahalle arasında açık tek bir berber bulduğum için şanslı olduğumu sanıyordum. Ta ki o koltuğa oturana kadar. Hayatta en sevmediğim üç şeyi sorsalar, dördüncüsü kesinlikle “tıraş ederken konuşan berber” derdim. Tıraş sırasında berberin benimle sürekli sohbet etmesinden hoşlanmıyorum. Hele ki o esnada benim haricimde dükkandaki başkalarıyla sohbet etmesine daha çok sinirleniyorum. Laf yetiştireceğim derken kendini tıraşa veremiyor. İşine döndüğünde nerede kaldığını unutuyor. Üstelik berber koltuğunda uykum gelir, içime kapanıp derin bir dinlenme sürecine girmek isterim. Ama ne mümkün? Bugünkü berber de hiç soru sormamama, herhangi bir konuda yorum yapmama rağmen bir saat boyunca siyasetten ekonomiye, akraba ilişkilerinden okulların bu yıl erken açılacağına kadar hemen her konuda konuşmayı nasıl başardı anlamadım.

Bir önceki 2019/33 Bu, benim için yeni bir deneyim başlıklı yazımda Charles Baudelaire, dostoyevski ve Edebiyat Heveslisi Gençlere Tavsiyeler hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

2 Yorumlar

  • Yanıtla tuncay BOZ 27 Ağustos 2019 at 15:55

    “Cihangir beyefendisi ve dış dünyadan bihaber.” çok güzel tasvir etmişssin evren, günün sitresi içerisinde okurken, yanaklarımda tebessüm belirdiğini hissettim.
    Teşkkür ederim

  • Bir yorum yazın