Monthly Archives

Aralık 2006

e-günlük

İTİRAFLARIM

Geçen ay {şurada} on bir ay sonra evlenirmişim diye takılmıştım kendime. Bugün öyle şeyler yaşadım ki benim evliliğim biraz daha tehlikeye girdi sanki. Şimdi elini vicdanına koy ey ziyaretçi, itiraflarımı oku da kızın olsa bana verir miydin? hele bir söyle :)

İlk acınılası itirafım: Elimi kestim. Demek ki sakarım ve aylarca parmağındaki yarayla boğuşmuş, onca sıkıntı çekmiş biri olarak fazlasıyla ihmalkarım. Üstelik hastane odasında kitaplarımı doktorun masasına koyarken nasıl becerdiysem kestirmişim elimi. Bitmek bilmeyen doktor muayenesi boyunca elimde peçete kanı durdurmaya çalıştım. Koca poliklinikte bir yara bandı yoktu. Eve dönerken eczaneden aldım da öyle rahat ettim. Hazır hastaneden bahsetmişken detaylara da gireyim. Böylece neden evlenilesi biri olmadığımın ikinci ispatını da sunayım: Hastayım! Bildiğiniz hasta işte. Doktor orama burama vurdu, reflekslerimi ölçtü, esne-gül dedi, gözlerini yum kaşlarını kaldır dedi, sonra benim anlamadığım terimler çıktı ağzından. Başımda iki bayan bir erkek doktor… Bir ara nasıl boşluk bulduysam onca yat-uzan-yürü’lerin arasında genç bayana “siz tıp öğrencisi misiniz?” diye sorma dangalaklığında bulundum. Meğer arkadaşın mesleğinde henüz ilk yılıymış. İhtisasını mı yapıyormuş ne. Önemsemeyen bir ses tonuyla “Hı öyle mi?” deyip salak ayağına yattım artık.

Günün en ağır itirafı: Doktor odasında çocuklar gibi şendim. Oradan oraya zıplarken bir anda gözüm tartıya takıldı. Uzun süredir kilomu ölçmemiştim. Gözlerime inanamadım tam 80 killoyum. Üstelik iki haftadır “pis” rejimdeydim. Yaramış sanki, daha bir olgunlaşıp dolgunlaşmışım. Yıllardır 76’nın üzerini görmemiştim, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hastalığıma gelince: Doktorun da tahminine göre stres kaynaklı bir rahatsızlık. Komik biraz, burada anlatıp da gülünç duruma düşmeyeyim :) Doktor tam emin olabilmek için korktuğum cümleyi sarf etti: Kan tahlili. Yarın kötü bir gün olacak, şimdiden sezinleyebiliyorum :(

Ve en acınılası, en can alıcı itiraf: Bunu okuyunca e-vren günlüğü’nden ayrılacağınıza, bir daha adımı bile anmayacağınıza adım gibi eminim. Öğrenim Kredisi almaya hak kazandığım için bugün noterdeydim. Sağda görmüş olduğunuz üzere tam 6.300 YTL (Altı milyar üçyüz milyon lira) değerinde senete imza attım. Lisanstaki öğrenim ve katkı kredi borcumla beraber artık devlete toplam 11 Milyardan fazla borcum var. Ben bu borcun taksitlerini ödeyeceğim diye düğün müğün yapamam epey bir süre. Hem kim sakar, hasta, şişko ve devlete milyarlarca borcu olan birine kızını verir ki? Ben olsam ben de vermezdim :)

e-vreniyyat

BİR SEVEBİLSEK

“Beni sever misin?” der gibi baktım gözlerine. Gözlerin “seni seviyorum” dercesine döndü gözlerime. Gözlerimiz yaşamış meğer ikimizden habersiz isimsiz aşkı…

Diz çöküp önünde ağlasam. Uzanıp yanına sarılsam sana, sarsıla sarsıla ağlasam. Sımsıkı sarılsam, ağlaya ağlaya sarsılsam. Kelimelerin tekrarı gibi, tekrar tekrar “seni sevdiğimi” söylesem. Sen olmayınca alamadığım nefesleri karıştırsam nefesine. Tutsam nefesimi, dalıp gitsem kollarında. Kollarında, dalıp dalıp gitsem gözlerine. Duymak istediğim sözleri, gözlerinde görebilsem. Görebilsem sözlerini, duyabilsem kelimelerini, duyup da dokunabilsem cümlelerine. Sonra sussam, hiç konuşmadığım gibi. Hiç konuşmasan, hep sussak.

Biz birbirimizi bir sevebilsek…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

NE ÇOK KALABALIĞIM

Onca gürültüsüne rağmen İzmir’in sessizliğini yaşayabilmek… Oturup Ege’nin denizinin mavisine karşı, susmak… Yüzbinlerin gürültüsüne sessizlik katmak…

Çok nadir “soluk araları”ndan biri… Dolaşmadığım kitapçı, incelemediğim kitap bırakmadım. Felsefeden medya-iletişime kadar pek çok kitapta gözüm kaldı, isimlerini not ettim şimdilik. Kitap-lık elimde en sevdiğim şeyi yaptım. Hayatımın edebiyat dergisiyle başbaşa denize karşı yine sohbet ettim görünürde ama ben kendimle bir başımaydın aslında. Kitap-lık sadece bir bahane, Evren’i “evren”le başbaşa bırakmaya yarayan bir dosttu. O da bunun farkındaydı ki bana altmış üçüncü sayfasında John Donne’nin şu dizelerini fısıldadı: 

Hiç kimse bir ADA,
Kendi başına bir bütün değildir;
Her insan KITA’nın bir parçası
BÜTÜN’ün bir bölüğüdür

El işaretleriyle konuşan dilsiz iki sevgiliye takıldı gözlerim önce saat kulesinin orada. Sonra üst geçitte kağıt mendil satan ama bir yandan da ders kitabındaki soruların cevaplarını defterine geçiren çocuğu fark ettim. Ne yanından geçip giden kalabalık umurundaydı, ne de önünde satılmayı bekleyen kağıt mendiller…. O an tek umursadığı önündeki dersiydi. Aydın’a dönüşte yanım boş diye bana misafir olan küçük Semih de öyle… Çok kibar çocuktu, kibar da konuşuyordu. Bana altıncı sınıfa gittiğini, Antalya Kaş’ta yaşadığını ve Türkçe dersini çok sevdiğini anlattı tane tane… “Liseye geldiğinde senin edebiyat öğretmenin olurum belki” dedim; “tamam” dedi.

Onca kalabalık şehirden döndüm toprağıma. Gördüm: Ne çok kalabalığım…

Aydın Life Yazıları

Benimle TURKCHE Konuşma!

{Evren’in Aydın Life Dergisi Kasım sayısındaki yazısıdır}

Bir dönem Arapça, Farsça, Fransızca derken, son yüzyılda İngilizcenin istilası altında Türkçe. Yabancı hayranlığının hat safhaya ulaştığı günümüzde kendi dilinden utananların akıllara zarar tabelaları ile dolu sağımız solumuz. Cep telefonu mesajlarında Türkçenin sesli harflerinden tasarruf ediliyor, yabancı adlarla iş yerleri açılıyor, televizyon ve radyolar yayına giriyor, pek çok süreli dergi piyasaya çıkıyor. V’nin yerine W, ks’nin yerine X kullanılıyor. Birileri bizi yabancılaştırıyorken, birileri de fena halde TURKCHE konuşuyor. Peki, Yahya Kemal BEYATLI’nın “ağzımızda anamızın sütü gibi helâl ve güzel olmalıdır.” dediği güzel Türkçemiz nereye sürükleniyor?
Tarih: 14 Kasım 2006. Yer: Aydın’da herhangi bir lisenin herhangi bir sınıfı. Tahtada 10. sınıf öğrencilerinin düşmüş olduğu not aynen şöyle: “Yarın beden dersinde giyincezmi? Cwp yazın?” / “Hayır giymicez!” Bu cümle Türkçenin yazım kurallarının, yazı dilinin ve 29 harfinin nasıl da bilinçsizce hiçe sayıldığının en basit örneği.

Teknolojiyi üretemeyen Türkiye, hızla değişen teknolojik gelişmelere isim bulmakta geç kalıyor, iPod’a, MP3’e isim veremiyor. Sonra da dilbilimciler bilgisayar, çamaşır makinesi, ayran gibi kelimelerle yatıp kalkıp övünüyor. Teknolojinin ve basının yardımıyla Türkçemiz, Türkilizce’ye doğru yol alırken, övüne övüne bir hal olduğumuz bilgisayar kelimesi bile artık yeni neslin diline PC olarak yerleşmeye başlıyor.

Yeni nesil Türkler artık mail atıyor, feedback istiyor, cwp yazıyor, sms yolluyor, slm verip, a.s alıyor, bye deyip, tşk ederek sohbetini bitiriyor. Yeni doğmakta olan bu uyduruk dille öyle iyi iletişim kurabiliyorlar ki anlaştıklarını O.K’layarak kısaca belirtiyorlar. Büyük bir kesim, aralarında çoğumuzun anlayamadığı yeni bir dille konuşuyor. V F’ye, Z S’ye, C J’ye dönüşüyor ve efet, güsel, abijim diyerek Türkçemiz daha da şirin bir dil olma yolunda ilerliyor(!) İki mesaj uzunluğundaki duygu ve düşünceleri 160 karaktere sığdırılabilmek, kontörden tasarruf edebilmek için Türkçenin sesli harflerinden de tasarruf etmekte hiçbir sakınca görülmüyor. Artk bz trklr trkcyi sessz harflrle yazblmyi, konsblmyi hatta sesli hrflr olmdn anlsblmyi becrblyrz.

Artık “dahi anlamına gelen de’nin, ki bağlacının ayrı yazılması gerekirken birleşik yazılmasına bile razı olduk, Adnan Menderes Bulvarında sağdan sola uzanan Türkçe İngilizce karşımı mağaza isimleri arasında yürürken. Emlak’ı MLUCK, Karizma’yı Carizma yazan zihniyet, ileride çocuklarına isim olarak “Ayshe, Shakir, Chaglar” koyar, “chaylarını da kesme sugur’la icherlerse” hiç şaşmamak gerekir!

Kabul edelim: Hepimiz sms çılgını olduk. Mektup yazmayı unuttuk, zaten e-mail de pek sarmadı bizi. Bol bol MP3 indiriyor, YouTuBe’de video seyrediyor, neredeyse günün yirmi dört saati messenger’da online bir hayat sürüyoruz. En yakınımızdaki eşi dostu unutup, dünyanın bilmem neresinden sanal arkadaşlar edinip saatlerce chat yapıyoruz. Reel anlamda gerçek cümleler kuruyor, öylesine iyi Turkche konuşuyoruz ki kırk yıllık haber sunucusu, “anchorman” oluveriyor ve Türkiye’nin en büyük anchormani Ali KIRCA bir canlı yayın konuğuna “ailesinin backgroundı”nı soruyor.

Biz İngilizceyi aşmışız, hatta ana dilimiz gibi konuşur olmuşuz. Şimdi sıra yabancı dil eğitimi veren bir kursta Türkçe öğrenmekte!

“Kâmusa uzanan el namusa uzanmıştır.” diyor Cemil MERİÇ. Sözlüğümüz, gün geçtikçe “sozluc”leşirken artık dilimize sahip çıkmanın vakti geldi de geçmedi mi? Türkçe giderse Türkiye de gitmez mi?

-THE SON!-

Dilimiz böylesine kirletilir, gelişigüzel kullanılırken, Aydın Belediye Meclisi üyelerini, Kasım 2006’nın ilk haftası almış oldukları “tescillenmiş markalar haricinde yeni açılacak işyerlerinin yabancı isim kullanmasını yasaklayan ve mevcut yabancı isimli iş yerlerinin de zamanla Türkçeleştirilmesi” kararından dolayı tebrik ediyorum

————————

“Benimle TURKCHE Konuşma!” başlığının tasarımını gerçekleştiren sevgili Mustafa PİŞİRİCİ‘ye [pisirici.com] çok teşekkür ediyorum.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni ] RSS abonelik

e-günlük

DOSTUN İLK SESİ

Saat 16:20 Çalan telefonlara bakmak pek adetim değildir ama evde tek olunca “açayım bari” modunda yaklaştım telefona. Baktım dışarıdan aranıyor, alan kodu yabancı. Ahizeyi kaldırdığımda 6 gündür duymadığım o çok sevdiğim seslerden birini duydum. Arayan geçtiğimiz Salı günü birliğine teslim olan Harun‘du. Şaşırdım, afalladım, bir an tepki veremedim. Sanki 6 günde acemliğini tamamlatmışlar da geri göndermişler gibi. Sesi o kadar iyi o kadar netti ki. “Rahatım yerinde, sıkmıyorlar bizi” dedi. Az sonra konferansa gireceklermiş. O arada da beni aramış.

Harun da acemiliğini, abimin acemliğini yaptığı yerde yapıyor. 10-15 yıl önceydi abimin askerliği. Geç gelip giden mektuplar, çok nadir yapılabilen telefon görüşmeleri… Şimdi askerlik daha rahat gibi. Öyle ki, internete girip Harun’a Aralık LES puanını bile söyledim :) Yemin töreni Kurban Bayramı öncesi yapılacak gibiymiş.

e-günlük

SOLUK ARASI

İngilizce kursundaki ikinci quizde 100 almanın rehavetiyle Cuma günkü derste performansım yerlerdeydi. Dalıp dalıp gittim bir yerlere. Bir an evvel gitarımı elime almalıyım dedim durdum. Cumartesimi gitarıma ayırma sözü verdim.

Kurs çıkışı soluğu otobüste aldım. Denizli‘ye gitmeliydim. Uzun bir aradan sonra ilk defa yanımda oturan yolcuyla yol boyunca sohbet ettim. Kitap-lık‘ın 100. sayısı sağolsun :) Celal Bayar Üniversitesi son sınıf öğrencisi koltuk arkadaşımdan çok ilginç bir şey öğrendim: Hocaları derste sigara içiyormuş. Üstelik pek de sıradan bir şeymiş artık bu.

Devlet dairesinden bin beter bir seyahat acentesinden bilet alamayıp kapıyı çarpıp çıktığımda -aslında kapının kendi kendine çarpılası geldi- Suzi, elinde börek malzemeleriyle arkamdan geliyordu. Akşam onun evinde yemekteydik. Saatler süren Aydın’a dönüş bileti alma maceramı Suzi’nin saatler süren tavada börek işkencesi takip etti. Nankörlüğün alemi yok. Benim canım Hülya Avşarım, Suzim, tek izin gününü mutfakta heba etti benim yüzümden. Ellerin dert görmesin BILLAM!

Gecenin 12’si Aydın’a dönüş yolundayım. Arkamda oturan ilaç firmasında çalışan bir delikanlıyla bir zamanlar çiftçilik yapmış orta yaşlarda bir amcanın yol boyu yüksek sesle sohbetlerini dinlemek zorunda kaldım. Delikanlı bütün mesleki sırlarını yeni tanıştığı adama bir bir anlattı. İşe nasıl girdi, ne kadar eğitim aldı, akrabalarında kalıp tanıdık otellerden fatura aldığını, böylece şirketten 1 milyara yakın otel masrafını cebe indirdiğini ayrıntılarıyla öğrendim :) Sonra birbirlerine telefon numaralarını verdiler, çünkü delikanlı orta yaşlı amcanın oğluna kendi ilaç firmasına girmesi için yardım edecekti. Söz verdi, ben şahidim :)

Lütfen yerlere tükürmeyelim, otobüste tesbih çekmeyelim, çekiyorsak da sessiz çekelim, gece yarısı yolculuklarda yanımızdaki arkadaşlarla sessiz sedasız bir sohbet gerçekleştirelim, hangi işi yaparsak yapalım mesleki sırları ulu orta anlatmayalım. Önce kendimize sonra başkalarına saygı duyalım.

e-vreniyyat

NE OLMAK İSTEDİM, NE OLDUM

Ne çok sorulurdu: Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Şimdiki zamanın geniş zamana dağılımıydı. Şimdiki zamanla cevap verirdim, gelecek zamanı yüreğimde tutarak.

Ben ilk önce ve en çok da astronot olmak isterdim. İsmimin Evren olmasının bunda bir payı var mıydı bilmiyorum. Gözüm yıldızlarda, Ay’daydı. Dünyanın ilk astronotu olma şansını kaçırmıştım belki ama Ay’a çıkan ilk Türk astronot olabilirdim.

Sonra sonra vazgeçtim. Daha ortaokul birinci sınıfta, ilk kravatı takıp ceketi giydiğimde, matematik öğretmenimin yüzümde patlayan tokatıyla aklım başıma geldi. Bu eğitim sisteminde mi ben astronot olacaktım. Daha tahtadaki problemi çözemiyordum. Ve eli dayaklı öğretmenlere sahiptim. Uzay, bana da bizim eğitime de çok ama çok uzaktı. Ben Türkçe öğretmeni olmalıydım.

Lise sıralarında, medya ordusuna katılmam gerektiğine karar verdim. Kameraların önündeki değil de onu tutan adam olmalıydım. Canımı sıkanların suratına suratına kamerayı sokmalı, onları rezil etmeliydim. Her ana haber bülteninde dayak yiyen kameramanları gördükçe, üniversite tercih formumun ilk sıralarında Psikolojik Danışmanlık yer aldı.

Bembeyaz kolalı yakam ve sağ cebimdeki üçgen mendilimle gidip geldim ilkokula. Önlükler mavi olduğunda ben beşinci sınıftaydım. Ne çok üzülmüştüm siyah önlüklerin kaldırılmasına. Gözüm maviye alıştı zamanla; üstelik içimde kalmasın diye son sınıfta bana da mavi önlük alınmıştı. Bizim sınıfın penceresi yola bakardı. Annemi görünce içim içime sığmazdı. Zil çalsa da gidip sarılsam anneme, evimize gitsek isterdim.

Şimdi ben öğretmen oluyorum. Daha doğrusu beni öğretmen yapıyorlar. Sessizce okuyorum kitaplarımı ve rolümü oynuyorum ses çıkarmadan. Neleri olmayı isterdim, şimdi neleri olamıyorum neyi olurken/oldurulurken. Hayat sadece olmak istediklerimizden, sizden, benden ve paradan ibaret değil, ben biliyorum. Ve savaşırken bu dünyada, canım mavi önlüğüm; öyle çok yoruluyorum ki… Okuyorum ama… Yıllardır bıkmadan usanmadan bırakmadan yapabildiğim tek şey olarak… Okumaya devam ediyorum.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik