HÜSS Mezun Oldu

Hayat hızla akıp geçiyor. Daha dün gibiydi, Yahya Kemal Beyatlı İlköğretim Okulu‘nun bahçesinde koşturur dururdum. Ben 3. sınıftayken kardeşim Ziya başladı okula. Teyzem ve ondan yıllar yıllar sonra abim henüz adı Devrim İlkokulu iken aynı bahçenin hatıralarında yer aldılar. Bizden sonra aynı okula adım atan en küçüğümüz İbrahim de 10 yıl sonra Hüss‘e teslim ettiği bayrağı. Anasınıfını bitiren Hüss, geleneği devam ettirip aynı okula devam eder mi bilinmez. Aynı mahalle aynı okul, farklı mahalle farklı okul karmaşası; bağış parası adı altında astronomik kayıt ücretleri hengamesi… O şimdilik eğitim sektörünün çarpıklığının farkında değil; birebir etkisinde kalıyor olmasına rağmen.

 

2006’da benim üniversite mezuniyetimle başlayıp 2007’de Ziya ve İbrahim’in kep törenleriyle devam eden sırayı 2008’de Hüss de bozmadı ve geçen hafta yapılan mezuniyet gecesinde ilk kepini havaya attı. Bugün de anasınıfı öğretmeninin eli öpüldü, AFERİN’li karne alındı, babaannenin karne hediyesi hükmünde dondurma parası önce cebe sonra mideye indirildi. Bize de e-vren günlüğü’nün maskotu Hüss’ü aylar sonra ilk defa e-yaşam diyarına taşımak düştü :) e-vren günlüğü Evren’siz, Evren de Hüss’süz olamaz.

ASKER GÜNLÜĞÜ

Elazığ‘da geçen 156 gün… Koca bir kış… Bir Aydınlı olarak 27 yıl güneşin bağrında yaşayagelmişken, kar’ın, fırtınanın -15’lerin altında saatlerce kalmak… Kimine göre “vatanı beklemek”, kimine göre “vatan borcu ödemek…” Kimilerine göre de “sizinki de askerlik mi?” Dostluklar, paylaşımlar, gurbet, hüzün ve küçük şeylerden dahi mutlu olabilmeyi öğrenmek… Bütün “poşet”lere inat, Mehmetçik olabilmek; sabretmek…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bize uygun gördüğü 156 günlük bu kutsal görevi iyisiyle kötüsüyle tamamladık ve yolumuza baktık, kaldığımız yerden devam ettik hayatlarımıza. Ömür biter askerlik anısı bitmez misali Umar, anlatacak çok şeyim olduğunu düşünüp söyleşi sorularını hazırlamış, peş peşe sıralamıştı. Israrına rağmen ne bir komutandan ne bir arkadaştan ne de yaşanan olaylardan bahsetme gereği duydum “Sil Baştan” sohbetinde. Ama ilk haftalar kendimce almış olduğum notlar vardı ki, bunları bu yazıyla paylaşmak istedim:

11 Aralık 2007: İzmir Adnan Menderes Havalimanı. İlk defa uçağa bindim. Akşam saatlerinde Malatya’dayım. 

12 Aralık 2007: Sabah Elazığ’dayım. Öğlen Semih‘le buluştum. {Semih, oradan Hakkari Yüksekova’ya gidiyor.} Saat 16:00’da kışlaya giriş yaptım.

13 Aralık 2007: Asker kıyafetlerini dağıttılar.

20 Aralık 2007: Evden ayrı ilk Kurban Bayramı. 06:40, 9 gün sonra ilk defa bayram namazı için otobüsle dışarı çıktık. Trafik ışıklarını özlemişim.

1 Ocak 2008: Dün geceyi uyuyarak geçirdim. Bir yılbaşı gecesi askerde olacağımı tahmin etmezdim.

Türkiye haritasını elime alıp Aydın-Elazığ arasındaki mesafeyi gördüğümde moralim bozuluyor. En iyisi şafak 81 olana kadar haritaya bakmamak.

4 Ocak 2008: İlk defa kar yağdı. Garaj denilen yerde öğleden sonra karın altında yemin töreni için yürüyüş yaptık.

5 Ocak 2008: Kartopu savaşı yaptık. Elazığ’ın kar’ı toz gibi, çok farklı.

11 Ocak 2008: Yemin töreni başladı ama abimle İbrahim’i göremedim bir türlü. İbrahim’i fotoğraf çekmek için sahaya indiğinde görünce rahatladım. 30 gün sonra dışarıda ilk gecem.

12 Ocak 2008: Harput Kalesindeyiz. İbrahim, internet kafeden yorumların çıktısını getirdi.

13 Ocak 2008: Son sabah. Misafirhanenin odasında ağlıyorum. Abim ve İbrahim saatler sonra gidecek. Saat 11:00, 30 gün sonra ilk defa internete girdim.

19 Ocak Cumartesi: İnternetten kamerayla eve bağlandım. Annemi haftalar sonra ilk defa gördüm.

10 Şubat Pazar: Ziya’nın kargosu geldi. İçinden 14 kişinin mektubu çıktı.

11 Şubat Pazartesi: Gazeteciliğe başladım.

LeMaN mı Uykusuz mu?

Hayır PENGUEN! Mizah ve karikatür apayrı bir kültür. Zekanın çizgilerle ve esprilerle profesyonel bir şekilde bütünleşmesi gibi bir şey. {üfff ne cümle kurdum} Kıyaslama saçma olabilir. Leman‘ı iki haftada bir almayı tercih ediyorum. Komik bulup kesip ayırdığım 4-5 karikatür dışında koca dergiyi atıyorum. Uykusuz‘a bakayım bir de dedim, sıkıntıdan patladım :) Çok çalışmaları gerek daha, çok! PENGUEN, beni çok eğlendiriyor. Biraz hükümeti ve din konularını malzeme yapmaktan vazgeçse daha hoş olacak. Haddini aştığı durumlar olmuyor değil. Buna rağmen seviyorum seni PENGUEN.

PTT‘nin {PTT mi kaldı; ağız alışkanlığı işte} Denizli yolu üzerindeki şubesinde görevli memuresi pek komikti (!) {Aldığı maaşın karşılığını vermekle yükümlü asık suratlı bir memure ne kadar komik olabilirse…} Çarşı şubesi ana baba günüyken, merkez binadaki bayan tek başına olmasına rağmen, bir suratsız bir suratsız. Sanırsınız ki gelen gidenden başını kaldıramıyor. Çok şanslısınız dedim; benden önceki delikanlıya ters ters cevap verdikten sonra. Ne bakımdan?dedi, zahmet edip kafasını çevirdikten sonra. Demek dikkatini çekmek için gıcık gıcık konuşmak gerekiyormuş; iyi günler dilediğimde yüzüme bakmamıştı oysa. Çarşı nasıl kalabalık anlatamam, burası ne güzel bomboş(sunuz)dedim. Şu devlet memuru zihnityetini {memur zaten devletindir e-vren!} Bomboş şubedesin, insan azıcık güler yüzlü olur, iyi günler dileklerini alır. Alır mı alır!

Evren’in en muhteşem EFE’si İbrahim, dün Davutlar’da kampa girdi. Neden girdi: 26 Ekim’de İstanbul’da halkoyunları yarışması Türkiye finaline hazırlanıyorlar. Ziya da bugün Selçuk Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık‘tan yüksek lisansa yerleşti, 24 Ekim’de Konya yolcusu inşallah. Fatih‘i Edirne‘ye uğurlamıştık dönemin başında. Bu cumartesi de Sevil İngiltere’ye gidiyor. Haydi hayırlısı bakalım, dağılan dağılana.

Hüss’ün Okula Alışma Günü

Sabah 9’da Hüss‘ün yeni okulundayız. O okuldan teyzem, abim, ben, Ziya ve İbrahim mezun olduk. Abim, mezun olduğu ilkokulda seneler sonra kendi çocuğunun da okuyacağını hayal eder miydi acaba? Sordum: Etmezmiş :)

Yeni anasınıfı 17 Eylül’e hazırlandığı için şimdilik normal bir sınıfta okula uyum sürecini tamamlayacak olan Hüss, tebeşirle ilk tahta deneyimini gerçekleştiriyor. Tahtaya “KÖAV” yazıyor. Söylediğine göre o, “öğretmen” yazmış oraya. Ufaklıkların “tebeşir” kelimesini bilmeyip “tutulan şey” diyerek tebeşiri kastettiklerini farkettim.

Canım kardeşlerimden bir tanesi, e-vren günlüğü’nün ilk MisAfiR KaLeM’i, Salihim gelmiş Konya’dan ailesiyle. Hasret gideriyoruz, öğretmenlikten radyo programcılığına kadar pek çok konuya dalıp çıkıyoruz. Her nedense bir türlü fotoğraf çekilmeyi beceremiyoruz gülmekten :)

Aydın, Kurtuluşunu Kutluyor!

Bugün 7 Eylül. Aydın’ın düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü. Sabahın erken saatlerinde abim, Ziya ve İbrahim, efe kıyafetleriyle donanıp resmi tören için hazırlanıyorlar. Hüss de son iki yıldır amcalarının izinde, resmi bayramlara efe kıyafetiyle katılıyor. Her yıl, basının ve halkın ilgi odağı olan bizim minik Efe, bu yıl da geleneği bozmayıp o çok sevdiği Türk Bayrağı elinde ön sıralardaki yerini alıyor. Belediye bandosu bu yıl görücüye çıkıyor ilk defa. Yeni ekip son derece şık kıyafetleriyle 7 Eylül törenlerinin havasına hava katıyor. Meydanda 3 farklı efe derneği boy gösteriyor. Tam bir görsel şölen. Aydın’ın kardeş kenti Tataristan Bugulma‘dan da misafirlerimiz var. Onlar da geçit törenindeki yerlerini almışlar. Zafer etkinlikleri çerçevesinde bir de tiyatro oyunu sergiliyorlar. Efeler resmi bayramlarda silah atmadan edemezler. Hele ki kurtuluş gününün tadı silah atmadıkça çıkmaz. Bu yıl bu alışkanlık, resmi makamlarca yasaklandı. Efeler resmi geçitte silah atmamaları konusunda defalarca uyarıldılar. Dikkatimden kaçmayan bir ayrıntı vardı: Kuvay-i Milliye ve Mücahidler Derneği Efeleri, hemen orada silahlarının ucuna siyah kurdele bağladı. Bunu neyi protesto etme amacıyla yaptılar, bilgi sahibi olamadım. 

En sağda bizim EFE. {Neredeyse “İbrahim” göbek adı oldu.} Efe kıyafetlerini giyince ihtişamıyla Aydın sokaklarını sallayan canım abim. O etnik görüntünün içindeki blogger kılıklı mavimsi şey, malum ben :) Ve solumda sosyolog kardeşim Ziya. {ZeRoN} Törenden sonra bütün ekip ege yemekleri yemeğe gittiğimiz sırada çekiliyoruz fotoğrafı. Dört kardeş bir arada yaşamamıza rağmen aynı karede yer almamız her zaman kısmet olmuyor.

Sandıkların Efendisi: Oy Kardeşliği

Öğleye doğru 11.30 sıraları. İlk oyunu kullanma heyecanı içindeki kardeşim EFE‘yle oy kullanacağımız ilköğretim okuluna doğru yürüyoruz. Kardeşim yolda şu partiye oy verenleri anlayamıyorum, bu partiye oy verenlere şaşırıyorum diye söyleniyor; bense yeni yıkadığım saçlarımın güneşte kuruyup, rüzgarda kabarmasıyla meşgulüm :) Allahım yıllar sonra tekrar oy kullanacağım ve böylesine önemli birgünde şu tipime bak! Her ÖSS öncesi okunmuş sular, kuru üzümler seçim gecesinde de hazır. Sabah abdest alınıp, Fetih Suresi okunup sağ ayakla yola çıkılıyor ve Besmele çekip seçim sandığının olduğu sınıfa girip okuyup üfleyerek EVET damgası oy pusulasına vuruluyor. Ve yarın sabah, 23 Temmuz’da Türkiye’nin geleceği bir anda yön değiştiriyor :) Oy kullanmaya giderken e-vren günlüğü’ne ekleyeceğim yazıları tasarlıyorum kafamda, hangi partiye oy verecekmişim hiç umurumda değil. En son hangi partiye oy verdiysem yine aynı ambleme basıyorum oyumu. Zaten bugün Oktay Ekşi de yazmış Hürriyet‘teki köşesinde: Öyle oy kullanmak yetmiyormuş, sandık başında bekleyenler birbirlerini ikna edip oylar üzerinde oynama yapabiliyorlarmış, mış, mış… Yarın sabah Türkiye tercihini hangi partiden yaparsa yapsın, bizim basın şimdiden sonuca itiraz edecek bahaneleri yavaştan yavaştan hazırlamakla meşgul. Geçen seçimlerde 10 milyon Türk vatandaşının oy kullanmadığını manşetlere taşıyanlar, oyunu kullanarak vatandaşlık görevini yerine getiren diğer 30 milyon Türk vatandaşının sorumluluk bilincini hiçe saymıştı.

Biliyorum yarın yine haberlerde, köşe yazılarında, gazetelerin manşetlerinde yıllardır bildik cümleler yazılıp çizilecek. Yine kimse seçim sonucundan memnun olmayacak, şu kadar insan oy kullanmadı, demokrasi tam işlemedi diyecek; sorumluluğunu yerine getirmeyenler, yerine getirenlerin tercihinin geçerliliğini zedeleyecek falan filan. Olan, o iğrenç hint mürekkebi sürülen sol işaret parmağımıza olacak! Kızılay’dan dağıtılmış gibi aynı model aynı renk tshirtü giyen bir başkasıyla karşılaştığımızda duyduğumuz utancın aksine sokaklar, caddeler aynı elin aynı parmağındaki aynı renkli işaretle selamlaşacaklar. Hepimiz bugün itibariyle oy kardeşi olacağız.

İMAMKÖY KAÇAMAĞI

Akşamüzeri İmamköy yollarındayız. Efe‘nin şoförlüğünde annem, Seda, Ziya ve Hüss’le atladık bizim turuncu Abdi’ye soluğu İmamköy Ilıcası’nda aldık. Bugün ÖSS varmış, üstüne üstlük babalar günüymüş kimin umurunda. Dört duvarın, beton evlerin içinde ömrümüz kısaldıkça kısalıyor, hem bizde klima başağrısı yapıyor :) Annem otu böceği, köy ortamlarını pek sever. Bir vadinin ortasındaydı gittiğimiz yer. Yemyeşil bir otam, kocaman ağaçlar :) Dere kenarına kurulmuş masalar, derenin içinde balıklar, yengeçler, su kaplumbağaları… Harika bir ortam. Bir ara yengeç avına çıktım, burcum da yengeç olunca bir adet yengeç yakalayıp evde besleme telaşına düştüm. Küresel ısınmayı bahane edip, bu fikrimden vazgeçtim gibi görünse de asıl sebep yengeci neyle besleyeceğimi bilemememdi :) Yedik içtik bit gibi şiştik derken, bir ailenin evine konuk olduk. Evde yok yok. Bıldırcınlar, onlarca ördek, yavru kediler, köpekler, böğürtlenler, papaz erikleri vs. Doğaya doyum olmuyor, gece yarısı eve döndük ama sık sık da kaçamıyoruz bir yerlere ailecek. Bugün bahaneyle bütün elektriğimizi atmış olduk.