Dünyayı Kurtarabilmek

En can sıkıcı olan “Bu dünyayı ben mi kurtaracağım?” diyen insan değil, “Bu dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyen insandır.

İlk’i, böyle düşünüp oturur yerine ama diğeri hem kendisini hem de dünyayı değiştirmeyi hedefleyen bir başkasını engeller.

En iyisi dünyayı değiştiremiyorsan, bunu kabul edip susmak; dünyayı kurtarmaya çalışana da dil uzatmamak…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

BEN OLSAYDIM…

Ben olsaydım, düşüncesi ne olursa olsun kimseyi öldürmezdim.

Rahatsız olduğum kişiyle onun silahıyla savaşırdım. Yazıyorsa ben de yazar, konuşuyorsa ben de konuşurdum. Onun, ona muhtaç çocuklarının olduğunu göz ardı etmezdim.

Ben olsaydım ettiğim Hipokrat Yemini‘ni tutar, tutamıyorsam doktorluk mesleğinden istifa ederdim. Bilirdim ki, mesleğim icabı yapacağım yanlışların telafisi yoktur.

Ben olsaydım eşimin, dostumun, arkadaşımın, kardeşimin kötü gününde yanında olur, üzüntülerimi ona telefonla veya sms’le bildirmezdim.

Ben olsaydım, aylar sonra birden ortaya çıkıp başsağlığı dilemezdim. Dileyeceksem de bunu dijital yorumla yapmazdım. Ne böylesine yüreksiz ne de yüzsüz olurdum!

Ben olsaydım hırsız olmazdım. Kimsenin mahremine el uzatmaz, helal parayla namusumla yaşamaya çalışırdım.

Ben olsaydım, birinin başına kötü bir olay geldiğinde mağdurun acısını paylaşır, {mahalle dedikoducuları gibi} olayın ayrıntılarını öğrenmeye çalışıp onu daha da acıya boğmazdım.

Hem ben olsaydım, her durumdan kendime vazife çıkarmazdım!

Hayalet gibi ortalıkta dolaşmaz, insansam insan gibi yaşar; yok değilsem pılımı pırtımı toplar doğal yaşam ortamıma geri dönerdim!

facebook’evreni facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Aynı Şehrin Çocukları Olsaydık

Önce “Konuş benimle” dedim, sustun. Sonra ölüm düştüğünde yüreğime, ilk senin sesin ulaştı gönlüme. Kimse yok sanırken onca kalabalığın içinde, ilk sen koşup geldin. Ben anlattım, sen dinledin. Yazdım kelimeleri siyah harflerle, sen yüreğine işledin. Gönlümden dökülen sözler yüreğinde nasıl şekillendi de sekiz dizelik bir duaya dönüştü. Öyle ya, seni umdum; nasıl da beni umursadın:

Aynı şehrin çocukları olsaydık.
Maviye dönük başlarımızı dayayacak bir omuz olsaydık.
Sözcükleri uçursaydık bir uçurtma gibi denize karşı.
Güneş batsaydı sonra, ve biz hiç kalkmasaydık.
Mağrur ama gururlu başlarımızın üzerinden martılar uçsaydı.
Kadere küfretmişliğin çekingen utangaçlığında,
bir de koyu mavinin eşliğinde yitip gitseydi düşlerimiz
ve biz batan bir günün çocukları olsaydık aynı şehrin içinde.

Yazı: Evren

Şiir: Umar TÜRKOĞLU (18.01.2007)

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Yeni Ben’ler, Ender Sen’ler

İki bayram devirdik bu ayrılığın üzerine. Yeni soluklar aldık, eski nefeslerimizi verip. Gözüm hep o yokuşta oldu. Kulağım, kapının ardında. Nefretime kapılıp, gururuma yenilip aramadığım gibi seni, sen de yağmur olup tek bir damla bile yağayım demedin yüreğime. Ben bakardım zaman zaman böyle. Beş kişi anlarsa söyleyemeyip de anlatmak istediklerimi, onların içinde mutlaka sen de olurdun. Eksik yürümek, yürürken sendelemek, sendelerken tutunacak bir dal, dayanacak bir dağ bulamamak nedir, yaşıyorum aylardır.

Başım düşse de çoğu zaman yere, duymak istemediğim sesin çınlıyor kulağımda: Haklıymışsın, sen bunları kaldıramıyormuşsun!

Aslında ben ne çok şeyi kaldırdım hayatta. Hepsine şahitsin birebir. Bilmem kimlere haddini bildirdiğimi anlatır dururdun birilerine de ben mahçup mahçup beni övmeni seyrederdim.

Şimdilerde neler geçiyor kafanda benimle ilgili kimbilir. Gözlerim bazen takılıyor o yokuşa. Telefonumda sırf senin için ayarladığım melodi çalsın diye ne dileklerde bulunuyorum. Aramadığım gibi aramayacağını da biliyorum. Eskisi kadar acımasa da içim, kalbim ilk günkü kadar kırık olmasa da hala yasaksın bana sen.

İki bayram devirdik, küçük bir tebessüm dahi olmadan aramızda. Eller kutladı da bayramlarımızı hatta sarılıp öptüler de bir tek biz sarılıp ağlaşamadık seninle. Aramaya hiç niyetlenmedim seni, bu bayram. Gözüm telefonda, ararsın diye çok bekledim. Anlayacağın olmayacak duaya amin dedim. Unutur gideriz zamanla. Zaman her şeyi unutturmuyor mu zaten. Senin hayatında yeni “ben”ler, benim hayatımda ender “sen”ler gelip gidiyor nasıl olsa.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

İKİ KAHVE FİNCANI

AYNI GİBİ GÖRÜNSE DE BİRBİRİNDEN FARKLI

İKİ KAHVE FİNCANININ HİKAYESİ MİDİR BU HİKAYE

Bir öksüzün gözyaşlarıdır bu yazı. İki kahve fincanı yalandır. Kahve bir bahanedir, hepsi birer yalandan ibarettir. İçilen hiçbir kahvenin kırk yıl hatırı yoktur; atalar böyle uydurmuştur.

“Yüz, yüreğin aynasıdır.” diyenler yalan söylemişler. Göz gördüğüne, gönül sevdiğine inanırmış; saçmalıkmış. Yüz yüze sevilir ama sırt sırta veril{e}mezmiş. İnsan, bir sevdi mi sürüm sürüm sürünürmüş. İnsanoğlunun en büyük şanssızlığı, sevdiğinin onu sevmemesi, onu seveni de kendisinin sevememesiymiş.

Sımsıkı sarılmış iki kahve fincanı birbirine. Biri, “ben yarım büyüdüm.” demiş. “Annem bırakıp gitti, hiç arayıp sormadı beni.” diye dert yanmış. Ölmeden mezara girmiş kahve fincanı, hayatta tek başına yol almış. Elden ele dolaşmış, fallara aracılık etmiş, insanlara umut dağıtmış, kabaran yüreklere ferahlık getirmiş. “Ama” demiş kahve fincanı, “bir tek kendi yüreğimin feryadını susturamadım!”

“Sus!” demiş diğer kahve fincanıı. “Ben de bir kolum olmadan nefes aldım bu hayatta. Annem gerçekten de öldü benim. İstemese de terketti beni. Ölmeseydi ama seninki gibi arayıp sormasaydı keşke beni. Yeter ki yaşıyor olduğunu bilseydim.” demiş. O da, fincan olalı, içi sıkılanları mutlu etmiş, elden ele dolaşmış, umutlarını yitirenlerin gönüllerine su serpmiş.

“Yıllardır aradığımız, aslında birbirimizdik.” demiş her iki fincan da. Telveleri dibe çöker, yeniden köpüklenir, yıkanır, tekrar ilk günkü tazeliklerini kazanırlarmış. Boşaldıkça kahveyle dolar, doldukça da insanlara yeni hayaller sunarlarmış. Ve biri terkedilmiş diğeri öksüz iki kahve fincanı kol kanat germişler birbirlerine. Yarım büyüyen, annesi tarafından terk edilen fincan böyle söz vermiş yetim fincana: Sana sahip çıkacağım.

Gün gelmiş, hayatının en büyük darbesini yemiş öksüz fincan. İnsanoğlundan görmediği kötülüğü kendi canından görmüş. “Annesizlik nedir bilemezsin” diye ağlayan terkedilmiş fincan, sorgusuz sualsiz, sessiz sedasız terk etmiş büyük sözler verdiği öksüz kahve fincanını. O günden beri bir daha hiçbir fincanla yan yana gelememiş öksüz fincan. Artık kimseye fallarıyla umut dağıtmamış, bütün yürekleri kabartmış, gözyaşları göstermiş, bütün kısmetli balıkları telvelerinin arasında saklamış. Yüreğinin acısı hiç dinmemiş, göz yaşı hiç kurumamış. Öksüz fincan anlamış ki; yüz, yüreğin aynası değilmiş.

{Fotoğraf Çekim: Evren / İzmir Kızlar Ağası Hanı / 12.02.2006}

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

YENİ BİR MEKTUP

Eski mektuplarım geldi aklıma. Bir zamanlar birileri için, orada yazdıklarım hatırımda. Yürekteki sevda ne kadar ifade edilebiliyorsa yirmi dokuz harfle, anlatmaya çalışmışım elimden geldiğince hüzünlerimi. Ve çok ağlamışım her bir virgülümde. Eski defterleri deştim yine. Çünkü bir zamanların ağır sevdası, o hiç yabancı olmadığım duygu, kapımı çaldı; buyur etmeden girip yerleşti gönlüme.

Yol alıp giden benim. Aynı kapıdan girip girip, farklı kapılardan çıkıyorum. Ağzımı her açışımda farklı cümleler kuruyorum. Gönlüm başka söylüyor, dilim bir başka…

Özleyen benim. Yürürken dalıp gidiyorum, bakarken görmüyorum. Duyarken aslında, dinlemiyorum.

Seven benim. Çok seven, belki de tek sevenim. Hayaller yeniden şekilleniyor elinde değil. Hayatının düzenini bir anda alt üst etmek geliyor içinden, akıl kârı değil. Aşk, silip götürmüyor mu zaten aklını…

Buyur et, misafir et, aç kapılarını merhamet et. Ver yüreğini, bana armağan et. Leyla’m ol, beni sana Mecnun et. Yüreğim, sen de sabır et.

Yeni bir mektup, izinde eskilerinin. Roller değişiyor da, bir tek duygular aynı kalıyor. Mesafeler dert oluyor içine, düğüm düğüm dertler dermansız kalıyor. Sen bilmezsin, “aşk bir başına yaşanıyor.”

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

EFE TİTRETSE DAĞLARI

Aldanma duruşuma. Duruşumda değil Efe’lik. Bakışımda hiç değil. Uzun süredir aradığım cümleyi buldum, 6 yaşındaki çocuğun kendi ağzından. Ölüler uçardı. Öldükleri için değil, asıl o zaman doğdukları için. Ve “özledim” deyince 6 yaşındaki çocuk, meğer ben hiç özlememişim; bunu farkettim.

Kartal misali kanatlanıp uçmaya kalkmak değil Efe’lik. Zalimin karşısında zalim olmak, hiç değil. Çatık kaşın altında taşlaşmış bir yürekle olmuyor senin bildiğin Efe’lik. Efe’lik sensiz yarım yürüyüp, “bütün” olabilmenin savaşıyla oluyor. Ses çıkarmadan, kimseye ses vermeden, minnet etmeden cihana; ancak böyle oluyor.

Efe, dizini yere vurup da yeri göğü inleten değil, yaşadığı onca zayıflığı haykırabilen. Korkularından sıyrılıp, yanlışlarınla yüzleşmekle oluyor Efe’lik. Bastın mı yere körüklü çizmenle tozu toprağı kaldırmakta değil marifet. Marifet merhametinle ve tek bir sözünle koca cihanı toza dumana katmakta.

Böyle anlattı çocuk. Sen gittiğinden beri anlattı durdu. Ne zaman başını kaldırıp baksa gökyüzüne, en başından beri kahraman sandı seni. Oysa asıl büyük, başkahraman kendisiydi. Öyle ya, Efe’lik düşman kapına dayandığında değil, kapına dayanmayı kafaya koyduğunda müdahale edebilmekti.

Geç oldu ve geçmiş oldu. İkinci bir tekrarında kahramanlı filmin, ortaya bir Efe bir de asıl kahraman çıktı.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik