Aynı Toprağın Buğdayıydık

Aynı toprağın buğdayıydık biz. Aynı kaynaktan beslendik, aynı suyla yeşerdik. Aynı yağmurun altında ıslandık ve beraber kuruduk aynı güneşin altında.

Boyum kısa olsa da senden, senin başın önüne eğik olsa da olgunluğundan, aynı cümleleri kurduk. Hayallerimiz çok da farklı değildi birbirinden. Sen beni sarıp sarmalamalı ve gözümün önünde olmalıydın.

Aynı toprağın buğdayıydık seninle. Biçildim, koparılıp gittim, zar zor yetiştiğim yerden. Sen yalnız kalmayasın diye bırakırken köklerimi yanı başında, senden tek bir ses çıkmadı ardımdan.

Yağmurlar yağmaya devam ediyor, sana ayrı bana ayrı. Benim gözüm artık güneşte, arındı ruhum susuzluğunda…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

BİR SEVEBİLSEK

“Beni sever misin?” der gibi baktım gözlerine. Gözlerin “seni seviyorum” dercesine döndü gözlerime. Gözlerimiz yaşamış meğer ikimizden habersiz isimsiz aşkı…

Diz çöküp önünde ağlasam. Uzanıp yanına sarılsam sana, sarsıla sarsıla ağlasam. Sımsıkı sarılsam, ağlaya ağlaya sarsılsam. Kelimelerin tekrarı gibi, tekrar tekrar “seni sevdiğimi” söylesem. Sen olmayınca alamadığım nefesleri karıştırsam nefesine. Tutsam nefesimi, dalıp gitsem kollarında. Kollarında, dalıp dalıp gitsem gözlerine. Duymak istediğim sözleri, gözlerinde görebilsem. Görebilsem sözlerini, duyabilsem kelimelerini, duyup da dokunabilsem cümlelerine. Sonra sussam, hiç konuşmadığım gibi. Hiç konuşmasan, hep sussak.

Biz birbirimizi bir sevebilsek…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

NE OLMAK İSTEDİM, NE OLDUM

Ne çok sorulurdu: Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Şimdiki zamanın geniş zamana dağılımıydı. Şimdiki zamanla cevap verirdim, gelecek zamanı yüreğimde tutarak.

Ben ilk önce ve en çok da astronot olmak isterdim. İsmimin Evren olmasının bunda bir payı var mıydı bilmiyorum. Gözüm yıldızlarda, Ay’daydı. Dünyanın ilk astronotu olma şansını kaçırmıştım belki ama Ay’a çıkan ilk Türk astronot olabilirdim.

Sonra sonra vazgeçtim. Daha ortaokul birinci sınıfta, ilk kravatı takıp ceketi giydiğimde, matematik öğretmenimin yüzümde patlayan tokatıyla aklım başıma geldi. Bu eğitim sisteminde mi ben astronot olacaktım. Daha tahtadaki problemi çözemiyordum. Ve eli dayaklı öğretmenlere sahiptim. Uzay, bana da bizim eğitime de çok ama çok uzaktı. Ben Türkçe öğretmeni olmalıydım.

Lise sıralarında, medya ordusuna katılmam gerektiğine karar verdim. Kameraların önündeki değil de onu tutan adam olmalıydım. Canımı sıkanların suratına suratına kamerayı sokmalı, onları rezil etmeliydim. Her ana haber bülteninde dayak yiyen kameramanları gördükçe, üniversite tercih formumun ilk sıralarında Psikolojik Danışmanlık yer aldı.

Bembeyaz kolalı yakam ve sağ cebimdeki üçgen mendilimle gidip geldim ilkokula. Önlükler mavi olduğunda ben beşinci sınıftaydım. Ne çok üzülmüştüm siyah önlüklerin kaldırılmasına. Gözüm maviye alıştı zamanla; üstelik içimde kalmasın diye son sınıfta bana da mavi önlük alınmıştı. Bizim sınıfın penceresi yola bakardı. Annemi görünce içim içime sığmazdı. Zil çalsa da gidip sarılsam anneme, evimize gitsek isterdim.

Şimdi ben öğretmen oluyorum. Daha doğrusu beni öğretmen yapıyorlar. Sessizce okuyorum kitaplarımı ve rolümü oynuyorum ses çıkarmadan. Neleri olmayı isterdim, şimdi neleri olamıyorum neyi olurken/oldurulurken. Hayat sadece olmak istediklerimizden, sizden, benden ve paradan ibaret değil, ben biliyorum. Ve savaşırken bu dünyada, canım mavi önlüğüm; öyle çok yoruluyorum ki… Okuyorum ama… Yıllardır bıkmadan usanmadan bırakmadan yapabildiğim tek şey olarak… Okumaya devam ediyorum.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

AŞK İMİŞ

AŞK İMİŞ, HER NE VAR ÂLEMDE

Gündüz geceye döner, gece gündüze karışır mavinin yamacında. Güneş bir batar bir doğar üzerine iki yüreğin, kuytulardayken iki yürek. Sözler verilir, sözler kesilir, sessizlik içinde çığlık çığlığa aşk içilir kana kana. Mavinin koynunda kaybolur bakışlar, gecenin karanlığında bulur ancak birbirini. Dalgalar vururken kayalara, kalp atışlarının sesini bastıramaz sevdayla çarpan iki yüreğin. İnişler çıkışlar, nefes alış verişler… Ah’larla inilder dört bir taraf, derbeder bedenlerde aşk yeniden doğar. Yürünür su boyu, kollar kenetlenir; gözlerden ırak, eller bir araya gelir. Sen ben yoktur; biz vardır; bizi yaratır aşk! Aşk cinsiyet bilmez; maddeyi tanımaz. Varken yok eder, yok’u var eder sevdanın büyüsü. Balıkçının ince belli bardağındaki tavşan kanı çay, tanıktır yeryüzünün en yeni aşkına. Adı belli, sanı bellidir, aşk gelir, yine silinir yeryüzünden varlığı yüreğin. Dudaklarda bir cümle kalır: Her mevsim bana sonbahar Yaprak Dökümü…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Kalbime Her Mevsim Sen

Günün kaçıncı gecesi bilinmez. Sokaktan kış akşamlarının aynı simitçisi, farklı simitlerle ama aynı kokularıyla geçer. Sen ömrümün bilmem kaçıncı kışında çıkarsın yağan yağmurun altında, simitçinin sesi arasında. Her şey sana benzedi. Aldığım nefes değil sade, baktığım yer “sen” oldu. Aynı gözler, aynı saçlar, aynı ten, aynı duygular baktım hep ben’di; ben, sen… Nerede yürüdük bunca zaman da ömrümüzün çeyreğinde hiç umulmadık bir köşe başında rastladık aynı yüreklerimize. Ben aradım bulamadım, sen koşturdun yakalayamadın. Gecenin kalabalığında, dünyanın karmaşasında tanıdık bir yüz olarak belirdik ruhlarımızda.

Ağladın karşımda ilk gün. Kutsal bir günün üzerine gözyaşlarınla açtın yüreğinin kapılarını bana. Biri ilk defa ağlıyordu gözlerimin önünde, gözümün içine baka baka. Dokunduğum her şeyde hem seni hem kendimi buldum. Kör kuyuların karanlığında yan yana, baş başa el ele çıktık gündüzün sabahına..

Aynı şarkıyla başladık, aynı şarkıyı söylüyoruz. Yaprak Dökümü dedi mi yüreklerimiz, birlikte ağlıyor gözlerimiz… Sonbahar kışa döndüğünde de, ruhum bedenimi terk ettiğinde de bu yürek senin yüreğin, biliyorsun.

facebook’evreni facebook sayfası twitter’evreni RSS abonelik

SUS BANA…

Ben
her zaman
konuşmam,
Ben senin
susmalarını dinlerim.

dedi Özdemir ASAF. Konuşamıyorum bilirsin, yorulur beynimle yüreğim. Sen, anlatmamı istersin, seversin sözlerimi. Ben de susmalarını severim, susalım isterim. Dil konuşunca, göremiyor insan birbirinin gözlerini. Sus benimle, bak gözlerime…

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

SUSTUK-KONUŞMADIK-DİNLEYEMEDİK

Önce dinleyerek başladı hayatımız ve susarak da sona erdi.

İlk kelimelerimizi telaffuz etmeye başlayıncaya kadar anne, baba, dayı, hala, abi, abla kim varsa onları dinlemekle geçti ilk bebeklik dönemimiz. Gerçekten iyi birer dinleyiciydik. Konuşmayı öğrenebilmek için büyük bir dikkat kesiliyorduk karşımızdaki insana. Yavaş yavaş konuşmaya başlayınca, bu defa karşımızdakiler taklit etmeye başladı konuşmalarımızı. Yanlış cümlelerimizle doğrusunu öğrenmeye çalışırken, karşımızdakiler doğrusunu bırakıp yanlışımızı tekrara başladılar.

Şanslı olanlarımız ninniler, masallar dinleyerek büyüdü. Masal anlatanımız yoksa, televizyonun şefkatli kollarına (!) teslim edildik. Babamızın işi başından aşkındı, annemizin komşuyla edecek iki çift lafı vardı. Böyle durumlarda bizi oyalamanın, çenemizi kapatmanın en iyi yolu televizyondu. Ninni söyleme, masal anlatma zahmetinde bulunacak kimsemiz yoktu. Varsa da, kimsenin vakti yoktu. En çok mekanik anneanneyi dinler, bir tek onun sözünden çıkmaz olduk.

İlkokul sıralarına kadar anne-baba-televizyon arasında gidip geldik. Konuşmayı öğreninceye kadar ağzımızın içine düşülürken, tam konuşmayı çözmüştük ki “sen küçüksün, sus!” diye emredildi; “büyüklerin yanında konuşulmaz!” denildi. Fazlasıyla dinlemeye, bir o kadar da susturulmaya alıştırılmıştık. Okul denen yeni dünyanın, kendimizi ifade etmek için yeni bir fırsat olduğu gibi bir yanılgıya düşüp, daha birinci basamakta ağzımızın payını aldık. Önce kollarımızı birbirine kavuşturup çiçek olduk, sonra konuşma hevesiyle içimiz içimize sığmazken “sus, dinle!” ikazlarıyla sus pus olduk.

Hayatımız boyunca hep birileri “sus” dedi, “beni dinle!” diye emretti. Ama kimse bu iki eylemin nasıl yapıldığını bize öğretmeyi akıl edemedi. Sadece bizden daha güçlü olanların karşısında susup, onları dinlemeye şartlandık. Kırmızı ışıkta geçene, sıraya girmeyip öne geçene, parton geçinip emrindekilere hakaret yağdıranlara, çalıp çırpanlara sesimizi çıkartmadık. Haddi değilken bize hesap soranları, emirler yağdıranları, yalan yanlış konuşup atıp tutanları başımızı önümüze eğip sessizce dinledik.

Bugün gerek televizyonda, gerekse sosyal hayatta dinleme-konuşma konusunda büyük zıtlıklarla karşı karşıyayız. Bir tarafta birbirini dinlemeyen, kavga edip dövüşen bir kesim, diğer bir tarafta da her söylenileni kabul edip, her anlatılanı dinleyen ve hiçbir şeye itiraz etmeyen bir kesim. Hem dinlemesini hem konuşmasını bilen azınlık ise bu karmaşada kaybolup gidiyor. Ne “sus” diyen susuyor, ne de “dinle” diyen dinliyor!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik