e-günlük, Sesli Yazılar

[Sesli] Yaşım 35 oldu, oldu da nasıl oldu?

evrengunlugunet_35

İçeriden dışarıya baktığımda öyle hissetmesem de bugün itibarıyla 35 yılı devirdim. Dilim ‘otuz’ kelimesine bile hâlâ alışamamışken içimdeki ruhun 25 ila 30 yaş arasında gezindiğini hissediyorum; hissetmiyorum aslında bire bir yaşıyorum. Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 Yaş şiirini ilk okuduğumda ya ortaokul ya da lise sıralarındaydım. O zamanlar 30’lu yaşlar bana çok uzak gelirdi. Çocukken sokakta oynarken bazen ’30 yaşına geldiğimizde acaba nerede olacağız?’ muhabbetleri yapar; türlü tahminler yürütürdük. Bugün yaşadığım hayata dair tahminlerim var mıydı hatırlamıyorum; zaten geleceğime dair hâlâ kesin bir öngörüm yok. Mesela 40’ında yine şu anki mesleğimi mi yapacağım; 50’sinde nerede olacağım, kestiremiyorum. 

Doğum günümle ilgili bloguma ne yazabilirim diye durup düşündüm ve Aydın’da başlayıp İstanbul’da devam eden 35 yıllık hayatımın seyrini değiştiren 35 önemli olayı hatırlamaya çalıştım. Bakalım kaç madde çıkarabilmişim:

  • Avusturtya’da doğacakken Türkiye’de doğmam: Annem, babamla birlikte 1 yıldır Viyana’dadır; bütün hamilelik sürecini orada geçirir. Niyeti beni orada dünyaya getirmektir ama abimin okulu için hamileliğinin dokuzuncu ayında Aydın’a gelmek zorunda kalırlar ve doğumum da gerçekleşir. Annem bana sürekli “benim ilk 9 ay 10 günlük çocuğumsun” der. Abim gibi 7 aylık doğsaymışım, bugün nüfus cüzdanımda başka bir ülkenin başka bir şehri yazıyor olacaktı. Eğer öyle olsaydı, şu anki durumdan farklı ne olurdu, bilmiyorum.
  • Öğretmen Lisesi’ni yedek kazanmam: Ben ilkokuldan mezun olurken giriliyordu Anadolu Lisesi sınavlarına. O zamanlar ortaokuldan başlanıyordu. 5. sınıfta girdiğim ilk Anadolu Lisesi sınavı, sorular çalındığı için iptal edildi. Sınav ikinci defa tekrar edildiğinde Ortaklar Öğretmen Lisesi’ni yedekten kazanmıştım ama sinirimden sonuç kağıdımı yırtmıştım. Şimdiki gibi dijital değildi hiçbir şey, postayla gelen o tarz belgelerin yeniden çıkarılması ne kadar mümkündü bilmiyorum. Belki de öğretmen lisesine yedeklerden girecektim ve bugün her şey daha farklı olacaktı. İşte, iyi bir rehberlik hizmetinden yoksun olunca böyle oluyor; şimdiki çocuklar daha şanslı.
  • Babamın vefatı: “Babanın ölümü küçük kıyamet, annenin ölümü büyük kıyamettir.” derler. Söz konusu kıyametin derecesi, o gerçekle yüzleştiğinde hangi yaşta ve sahip olduğun yaşam şartlarıyla da alakalı. Yurt dışı emeklisi olduğu için babamın maaşını 3 yıl bağlatamadığımızı hatırlıyorum. 3 kardeş okuyoruz ve abimin asgari maaşıyla geçinmeye çalışıyoruz. Annem her aklına geldiğinde ağlar, çoğu zaman okul harçlığım olmadığı için kantine pek gidemeden liseyi bitirdim diye. Oysa insan, o kıyametin içinde yaşarken pek farkına varamıyor bazı şeylerin; sıkıntının büyüklüğünü o yıllara dönüp bakınca anlayabiliyor. Babam hayata gözlerini yumduğunda 47 yaşındaydı. Ölümünün üzerinden geçen 20 yılda onsuz yaşadıklarımızı onunla birlikte yaşasaydık nasıl olurdu; neler değişirdi kim bilir. Mesela bu yaşıma kadar bekar kalamazdım, beni zorla evlendirirdi belki de. Ya da annemi alıp ara sıra İstanbul’a yanıma gelip kalırlardı diye tahmin ediyorum. Avrupa görmüş adam, severdi herhalde İstanbul’da yaşamayı; bilemiyorum ki.
  • Lisede sınıfta kalmak üzereyken geçmem: Babam vefat ettiğinde lise 1. sınıftaydım. O yıl 7-8 zayıf getirmiştim ve not ortalamam 2.35 gibi bir şeydi. Milli Eğitim Bakanlığı, o yıl sınıf geçme notunu 2.5’ten 2’ye düşürünce zayıf derslerimden sorumlu olarak Lise 2’ye geçmiştim. Ne çok sevinmiştim. Eğer sınıfta kalsaydım, bugün yine yüksek lisans mezunu biri olabilir miydim acaba?
  • ÖSS’yi 4. girişte kazanabilmem: Lise 1’i birçok zayıfla geçmeme rağmen 2. ve 3. sınıfta derslerimi toparlayıp baya iyi notlar almayı başarmıştım. Ancak 1. sınıfın düşük ortalaması yüzünden mezuniyet ortalamam da düşüktü. ÖSS’ye ilk defa girdiğim 1998 yılında okuldan gelen puan çok belirleyiciydi. Sosyal bilimlerde iyi netler yapmama rağmen okul ortalamam yüzünden ÖSS puanım da vasat bir puan oluyordu. İstediğim dört yıllık bir fakülteye yerleşebilmek için 4 yıl ÖSS’ye yoğun bir şekilde hazırlandım. Maddi imkansızlıklardan dolayı ÖSS’ye hazırlandığım dördüncü yıl dershaneye gidememiş evde ve il halk kütüphanesinde ders çalışmıştım. O yıl Pamukkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandım. Okuldan gelen puanım çok düşük olmayıp ÖSS’ye ilk girişimde bir fakülteye yerleşseydim, 4 yıllık kaybım olmasaydı bugün nasıl olurdu?
  • Adnan Menderes Üniversitesi’ne geçişim: Anca 4. girişimde kazanabildiğim Pamukkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2. sınıfın sonunda hiç hazırlanmadan tekrar ÖSS’ye girip Adnan Menderes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazanarak ayrılmam da büyük bir olay. PAÜ’deki hocaların sertliğinden adeta kaçarcasına ADÜ’ye geçişim bana 1 yıllık kayba daha yol açsa da üniversite öğrenciliğim adına yepyeni bir başlangıçtı. Ve kesinlikle bugüne dair birçok ayrıntı ADÜ’de yaşadığım tecrübelerde saklı. Üstelik PAÜ’deki çoğu sınıf arkadaşım okulun sisteminden veya hocaların baskısından dolayı 4 yılda mezun olamamıştı. PAÜ’de okumaya devam etseydim bugün hayatım acaba nasıl şekillenirdi?
  • Türkiye Eğitim Gönüllüleri Ateşböceği Tırı: Üniversite 2. sınıftayken tanıştığım ve gönüllülük yapmaya başladığım TEGV’in Ateşböceği tırı, hayata bakışımı olumlu yönde değiştiren ilk önemli etkendir. Sosyal sorumluluk ve gönüllülük adına sonraki yıllar attığım bütün adımlar, yaptığım bütün işler Ateşböceği tırında kanıma bulaşan gönüllülük virüsü sayesinde oldu. 35 yaşında hâlâ paradan önce fayda odaklı düşünüyor olmam hep bu sebeple olabilir.
  • Blog: Bugünümde dünden en derin izler, hiç şüphesiz 2005 yılında başladığım blog yazarlığına ait. Bu yazıda sıraladığım birçok talihsizliği, dönüm noktasını, kritik virajı blogum sayesinde bertaraf ettim. Adeta, hayatımdaki noksanlıkları eşitleyen bir görev gördü. Yaşadığım birçok sıkıntıyı blogumun başına geçip unutma yolunu seçtim. Beni, sizinle ve herkesle eşitledi. Bana İstanbul’un kapılarını açtı. Vaktimi blog yazarak değerlendirmeseydim, şu an okuduğunuz e-vren günlüğü hiç inşa edilmemiş olsaydı bu yazıyı hiç yazmayacaktım. Acaba daha başka neleri yapamayacaktım?
  • Akademik kariyerde keskin viraj: Şahin Hocam, mezun olduktan sonra üniversitede kalmam gerektiğini söylediğinde henüz 3. sınıftaydım. 2 yıl boyunca onun bölümünden değil ama Yeni Türk Edebiyatı’ndan yüksek lisans yapmaya kendimi odaklamıştım. Dördüncü sınıfın ilk yarısında LES’den (şimdiki adıyla ALES) gayet iyi bir puan almış; üniversiteden mezun olduğum yaz da yüksek lisans mülakatı ve bilim sınavı için Yeni Türk Edebiyatı’ndan birçok kitap okumuştum. Öğretmenlik yapmayı hiç düşünmüyorken tezli yüksek lisansa başvuru sırasında tezsiz yüksek lisansa (formasyon) da başvurdum. İyi ki başvurmuşum; sonrasında ‘biz bu üniversitede bilim değil film yapıyoruz’ sözünü doğrulayan akademik dünyanın entrikalarıyla yüzleşince, kazandığım halde tezli yüksek lisansı değil tezsiz yüksek lisansı tercih ettim. Bundan tam 10 yıl önce yaşanan akademik kariyerimdeki bu keskin virajla ilgili hocamın beni suçladığını öğrendiğimde büyük bir kızgınlık ve üzüntü duydum. Akademik camianın oyunlarına 20’li yaşlarda aklım ermediği için tezli yüksek lisansı da aslında kuzu kuzu yapabilirdim. Bu kadar doğrucu ve dürüst olmasaydım acaba bugün bir araştırma görevlisi olmuş muydum?
  • Bedelsiz Askerlik: Askerlik, bir erkeğin hayatının gidişatını değiştiren bir şey midir? İş güç sahibi olma arifesinde apar topar gidilirse, değiştiren bir şeydir. Tezsiz yüksek lisansım bittiğinde (o dönem yüksek lisans mezunlarına 1 yıllık tecil hakkı yoktu) tecilim bir anda bozuldu ve kendimi asker ocağında buldum. Meclis’ten yasanın geçmesini bekleyip KPSS’ye hazırlanmak amacıyla askerden kaçan arkadaşlarım olmuştu ama ben cesaret edemedim. Ben askerdeyken yasa meclisten geçmişti ama o yıl KPSS’yi kazanabilecek miydim; sonraki yıllar askere gitseydim durum daha farklı olacak mıydı, bilmiyorum.
  • Ücretli Öğretmenlik: Askerden geldikten birkaç ay sonra KPSS’ye girdim ama yeterli puanı alamayınca atamam yapılmadı. Birilerinden ücretli öğretmenlik olayını duymuş, nasıl olmuşsa Milli Eğitime gidip dilekçe vermiştim. Benden önceki ücretli öğretmenin ayağından ayakkabısını çıkarıp öğrencinin kafasına atması üzerine Dalama Lisesi müdürü, Milli Eğitim’deki ücretli öğretmen dilekçelerini yeniden eline alıp beni aramış ve bu vesileyle Ekim 2008’de öğretmenliğe dair ilk ve son deneyimime adım atmıştım. İkinci yılın sonunda devlet, yıllardır unuttuğu liseye nihayet kadrolu edebiyat öğretmeni tayin edip bana KPSS’nin yolunu işaret etmişti. Bu şirin kasaba lisesindeki 2 yıllık tecrübemin izleri 35. yaşımda farklı şekillerde kendini gösteriyor. Öğretmenliği hiç tatmasaydım bugün hayata bakışım daha mı farklı olurdu?
  • Aşılmaz engel KPSS: ÖSS’yi 4. girişinde kazanabilen biri olarak KPSS’de rekor kırıp 6 yıl mücadele ettim. Hayatımda başaramadığım birkaç olaydan biridir. Sistemin çarpıklığı, benim gibi düzenli çalışan ve üstelik gerçekten de öğretmen olmak isteyen birini saf dışı bırakmayı başarmıştı. 2006 yılında girmeye başladığım KPSS’nin, 2010 yılında soruların çalındığı gerekçesiyle iptal edilmesi benim için sonun başlangıcı oldu. KPSS’nin sadece Genel Kültür Genel Yetenek oturumu, 1 ay sonra tekrar edilmek üzere iptal edilmişti. Oysa üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen konuyla ilgili soruşturma hâlâ tamamlanamadığı gibi savcılığın son açıklamasında Genel Kültür Genel Yetenek sorularıyla birlikte Eğitim Bilimleri sorularının da çalındığının kesinleştiği yönünde. Belki de KPSS’ye en çok odaklandığım ve ‘bu sefer halledeceğim’ dediğim yıl yaşanan bu olay sonrası yaşadıklarım babamın ölümünden sonra benim için en karanlık dönemdi. KPSS’nin iptal edilmesi vesilesiyle 2010 yılının ikinci yarısında özel hayatımda yüzleştiğim olaylar, ruhumda derin yaralar açtı. Bugün sahip olduğum bazı düşünceler, yaşam şeklim, kararlarım arkama dönüp baktığımda hatırlamak istemediğim o dönemin etkisini taşır. 2 BİN(S)ON OLSUN! yazısı da o dönemin bir sonucudur. 
  • Çalınan ama açılmayan kapılar: KPSS’ye hazırlandığım dönemde Aydın’da birçok iş başvurusunda bulunmuş, ne çok kapı çalmıştım. Halimi bilip tanıdığına yönlendiren, aracı olmaya çalışanlar da oldu ama her seferinde kısmetten öteye geçilmediğini gördüm. Migros’ta reyon görevliliğinden AYTV’de haber spikerliği (o tecrübesizlik ve o yaşta ne haddimeyse) yapmaya kadar birçok yere başvurmuştum. Hatta iki defa görüşmeye çağrıldığım halde AYTV’nin sahibi beni kapısında bekletip görüşmeden göndermişti. Arada iş görüşmelerine İzmir’e de gidiyordum. Hatta bir ara Denizli Belediyesi’ne itfaiye eri alıyorlarmış demişlerdi de Ramazan günü oruçlu oruçlu yangın merdivenini tırmanıp itfaiye hortumuyla hedefi vurmaya çalışmıştım. O iş için bile ne sözler verilmiş ne torpiller dönmüştü, öyle böyle değil. Hayatımda ilk ve son defa birileri benim için adeta torpilin dibine vurmuştu. Beni çok seven ve bana yardımcı olmak isteyen bir teyze sayesinde Aydın Belediyesi’nin eğitim merkezlerine öğretmen alınacağını duyup başvuru yapmaya gitmiştim de kimseye duyurmadıkları bu olayı nereden nasıl öğrendiğimi sorgulayıp beni postalamışlardı. Aydın’daki bütün iş girişimlerimden biri olumlu sonuçlansaydı bugün muhtemelen İstanbul’da olmayacaktım. Pek sevgili memleketimde acaba şu an ne iş yapıyor olurdum?
  • İstanbul: Eylül 2012’de adım attığım bu yeni şehir şüphesiz ki hayatımın dönüm noktası. 2011 yılında KPSS’ye son kez girip yine atanamayınca İstanbul’dan gelen iş teklifini kabul ettim ve 10 gün içinde buraya yerleştim. Her zaman İzmir gibi bir yerde çalışmayı arzularken ve İstanbul’dan korkarken gözümü burada açtım. Kısmetin nereden çıkacağı belli olmuyor ve bu şehir, burada yaşadığım günden itibaren bundan sonraki hayatımı inanılmaz bir hızla şekillendiriyor. Aydın’da 30 yıldır yaşadıklarımı İstanbul’da sanırım 10-15 yılda yaşayacağım. 2013 yılından beri her yeni yaşıma İstanbul’da giriyorum. Gönlüm bundan sonra da yüreğimin İstanbul’da atmasından yana.

İstanbul, yakın geçmiş sayıldığı için burada yaşadığım ve hayatımın gidişatını değiştiren olayları yazmayacağım. Belki İstanbul’da yaşadığım 10. yılı görürsem o zaman 2012 yılından beri burada yaşadığım önemli olayları sıralarım.

Çok zor bir hayatım olmadı ama çok kolay bir hayatım da olmadı. Hepimiz gibi kendi ilahi sınavım ölçüsünde bir hayat yaşıyorum; hiçbirimiz gibi sıkıntısız, dertsiz değilim. 35 yıldır güzel anlar da yaşadım, çok umutlandığım, yaşam sevinciyle dolduğum durumlar da… Bugün istediğim yerde miyim, tam olarak değil; özel hayatımda ve işimde her şey çok mu iyi, maalesef; hayal ettiğim her şeyi gerçekleştirebildim mi, hayır; yarım bıraktıklarım, sahip olamadıklarım, pişmanlıklarım var mı, evet. Avucumdaki kum taneleri hızla tükenirken, yaşayacağım günler hızla azalırken geleceğe dair umudumu, yaşam enerjimi hiç kaybetmemeyi diliyorum. 40 yaşında şurada olayım, 50’sinde şu kadar şeye sahip olayım, 60’ında şöyle yaşayayım gibi hedeflerim, planlarım yok. Sadece kimseye muhtaç olmamak, gönlümdeki huzuru, ruhumdaki dinginliği kaybetmemek ve her an ailemin yanında olabilecek imkan ve maddi güce sahip olmak istiyorum. Allah, ihtiyaçtan fazlasına sahip olma arzusundan bizleri korusun.

Sevgiyle…

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

13 Yorumlar

  • Yanıtla Ali Rıza Konyalı 27 Haziran 2016 at 23:17

    Bir insanın gönül dünyası güzelse, gönlündeki o güzellik insan istesene istemesene yüzüne vurur. Gönlündeki güzellik yüzüne yansıyan ender insanlardan birisin abicim. Doğum günün kutlu olsun. Mevla gönlünce yaşamayı nasip etsin.

  • Yanıtla h. 27 Haziran 2016 at 23:10

    ‘bu çocuk 35 yaşında.’

    çok güzel bir yazı.
    belki bir gün ben de yazarım böyle bir şeyi..
    sabır ve yeterli zaman gerekiyor bir gecede çıkarabilmek için..
    kahve, müzik, biraz gözyaşı ve iç çekişler.. ortaya nasıl bir şey çıkardı acaba..
    denemek gerekir..

    hiçbirimizin olağan dışı bir hayatı yok..
    her şey olması gerektiği veya olabileceği gibi..
    ama yaşadığını, hisleri en iyi sen bildiğin için..
    kendi hayatını tanımlarken.. durumun seyri değişiyor..

    hayat gerçek acılarla gelince.. güç limanında yaşarken çok zorlanmıyorsun..
    hayat ruhundan giriyorsa ince ince işlemeye.. başa çıkman zorlaşıyor..

    doğum gününü kutlarım…

    Sadece kimseye muhtaç olmamak, gönlümdeki huzuru, ruhumdaki dinginliği kaybetmemek ve her an ailemin yanında olabilecek imkan ve maddi güce sahip olmak istiyorum. Allah, ihtiyaçtan fazlasına sahip olma arzusundan bizleri korusun.

    bu cümleyi kurmuşsun ya..
    yolu bırak yarılamayı.. bence düşünce olarak tamamlamışsın..

    sevgiler.

  • Yanıtla elif 27 Haziran 2016 at 15:30

    Sevgili Evren,

    Doğum günün kutlu olsun.Çok güzel, temiz bir yazı olmuş. Bizim kuşağın temel dönemeçleri aynı, ÖSS’ler, Anadolu lisesi sınavları..Öyle eğitim zayiatı mı olduk nedir ,ben de emin değilim:)

    İtfaiye eri olma macerana epeyce güldüm:)

    Blog işinde çok iyi olduğunu düşünüyorum. Birlikte daha iyiye, birlikte daha güzele (nırınım nırınımmm müziği sen hayal et:))

    • Yanıtla e-vren günlüğü 27 Haziran 2016 at 16:04

      Çok teşekkür ederim Elif, sıkıntıları çekerken zor geliyor ama dönüp hatırlayınca gülümsüyoruz. Şu an attığımız adımlarda, tecrübelerde, aldığımız kararlarda hep o yaşantıların payı var elbette. Bir de ’81 laneti’ derdik biz 1981’liler eskiden ;)

  • Yanıtla Gökhan 27 Haziran 2016 at 14:06

    Evren abi, öncelikle yeni yaşında her şeyden önce sağlık sonrasında ise mutluluk ve başarılar dilerim, Umarım her şey gönlünce olsun inşallah, Bu arada iyi ki Türkiye’ de doğup, Türkiye’ de kalmış ailen yoksa seni tanıyamazdım. Şiiri çok güzel okumuşsun, inan benim çok hoşuma gitti abi, güzel bir doğum günü yazısı olmuş, otuz beş yıllık hayatı bir sayfada özetlemişsin.
    Doğum günün kutlu olsun ve nice yıllara :)

    • Yanıtla e-vren günlüğü 27 Haziran 2016 at 14:18

      Gökhancım, çok teşekkür ederim kardeşim ;) Belki yine blog yazıyor olurdum ama muhtemelen Almanca yazardım ;) Her beraber yaşlanmak dileğiyle, sevgiler.

  • Yanıtla Ece Evren 27 Haziran 2016 at 00:10

    Milas’tayım.İnternet sıkıntısı gün itibariyle bitti.Gelen kutusunda senin videolarını farkettim.Eski bloglara aitti biri.Dinledim, yorum bıraktım altına.Bir kaç saat sonra ikincisini farkettim.Çok dokundu.Yaş gününmüş, otuz beş yaş.Daha evladım yaşında dedim.
    ‘Sakın bir şey bırakma yarına , yarın yok ki…’Bunu kendi sesinle okuman beni daha da bir içlendirdi.Hayat öyle güvensiz bıraktı ki yarınlara bizi, umut etmekten korkar olduk.Düşman kader yazgısı değil, insanlar oldu.
    Dilerim ömrün boyunca umut ettiklerinin çoğu gerçekleşir.Sağlıklı mutlu ve huzurlu seneler dilerim Evren.Doğum günün kutlu olsun.Sevgilerimle oğlum :)

    • Yanıtla e-vren günlüğü 27 Haziran 2016 at 00:23

      YouTube yorumlarınızı da okudum, çok mutlu oldum Ece Hanım. Ne güzel cümleler bunlar, yüreğinize sağlık. Özdemir Asaf’ın cümleleri, “yarın yok ki” diyor; bugün yok kendisi ama kitapları, şiirleri var. Var ki okuyabiliyoruz. Geleceğe dair çok da umutsuz değilim aslında. Sadece güzel hatıralar bırakmak istiyorum. Nasıl güzel bir diyarda yaşıyorsunuz, Muğla’nın her yerini çok seviyorum; özellikle Dalyan’ı. Sevgiler

  • Yanıtla Nurhan 26 Haziran 2016 at 01:00

    Yeni yaşınız hayırlı olsun öncelikle; genç yaşınıza bunca şeyi sığdırmak her kula nasip olmuyor. Üstelik basamakların yüksekliğine rağmen özünden birşey kaybetmeyip, örnek olarak gösterilmeye değer olduğunuz kaleminize yansıyor. Kpss’yi kazansaydınız daha mı hayırlı olacağı bilinmez ama belki hiç bilmeyecektik deneyimlerinizi, öğretici yazılarınızı, iyi ki de bildik :)
    “Ne tefafuk ki bugün aynı zamanda çok sevdiğim ve örnek aldığım başka bir insanın yani ‘şan hocam’ Tarkan Koç’un da doğumgününü kutladık. İki saygı duyduğum insan aynı gün doğmuş iyi ki doğmuş…”
    Çok fazla uzatmayım daha ne kadar uzatacaksam, :) yeni yaşınız sevdiklerinizle birlikte başarılarınızın artarak devam edeceği, sağlıklı, mutlu nice yaşlarınız olsun. Uzuuun seneler sonra bizde şahit olalım inşallah…

    • Yanıtla e-vren günlüğü 26 Haziran 2016 at 01:07

      Güzel sözlerin ve temennilerin için çok teşekkür ederim Nurhan; benimle aynı gün doğduğunu öğrendiğim ikinci kişi oldu Tarkan hocan ;) İlk fırsatta kendisine selamımı ilet lütfen. Sevgiler.

    1 2

    Bir Cevap Yazın