Monthly Archives

Temmuz 2008

e-vreniyyat

Aydın’ı İzmir’le Aldatmak İstiyorum!

Aydın‘da at sırtında, İzmir‘de mavi ege’nin sularında aynı türküler söylendi; aynı kurşunlar sıkıldı aynı düşmana.

“Ya Allah!” dedi Milli Mücadele’nin Efe‘si. “Bismillah!” diye ekledi İzmir’in Hasan Tahsin‘i. Ve kurşunlar sıkıldı tutsaklığa!

Şimdi ben dağlarından yağ, ovalarından bal akan Aydın‘ı aldatmak istiyorum Ege’nin incisi İzmir‘le; denize dökülen düşmana inat!

 —

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

Mahvettiğimiz Birbirimizin Hayatları

Dün bir bayanla tanıştım; çok hanımefendi bir bayanla… Lisede çok başarılıymış, neşe doluymuş. Üniversite sınavlarında kaydırma yapınca çok istediği ingilizce öğretmenliğini kazanamamış. Sonra…

“Bir daha sınava giremedim ailevi durumumdan ötürü. Sonra evlendim ama severek, isteyerek evlendim.”

Kayınvalidesiyle altlı üstlü oturmuşlar yıllarca. Çok eziyet görmüş, zaman zaman kocasından yemediği dayakları yemiş kayınvalidesinden. Sonra…

“Sonra bu hastalığa tutuldum. Kayınvalidemin kavgalarına, baskılarına hiç karşılık vermezdim, hep içime atardım.”

Kocasına boşanması için baskı yapmış ailesi. “Zaten biz gelin aldığımızda hastalıklıydı” demişler. Sonra…

“Sonra evden kovuldum. Boşanması için kocama baskı yaparlarken o da benimle beraber yollara düştü, ayrı bir eve çıktık. Ben gencecik yaşımda hasta olmayı ister miydim, parayla mı satın aldım ben bu illeti?”

Bu asil bayanın günden güne kemikleri ve kasları eriyor. Hayatımda gördüğüm en zayıf, en takatsiz insan. 4-5 yıl öncesine kadar zar zor sokağa çıkabiliyor, yavaş yavaş evinin işini yapabiliyorken artık yerinden kıpırdayamıyor. Eşi ona tekerlekli bir bilgisayar koltuğu almış. Onun üzerine oturtup gezdiriyorlar evin içinde. Ara sıra da tekerlikli sandalye ile tedavi için hastaneye getirip götürüyorlar.

“Eşim, beni hastaneye götürmek zorunda olduğu zamanlarda dükkanı elemanına emanet ederdi. Uzun süren tedaviler yüzünden böyle idare etmek zorunda kalınca işini de kaybetti eşim. İşyerini emanet ettiği eleman çalıp çırptı. Şimdi kuş yemi, av ve balık malzemeleri satarak geçimimizi karşılamaya çalışıyor.” Sonra…

Sonra hani bir türlü ciddiye almadığımız küresel ısınma bir ailenin sıkıntısına dolaylı yollardan ayrı bir sıkıntı katmaya başlamış. Çekilen sular, kuruyan Menderes nehri yüzünden bu hasta bayanın eşi iş yapamaz olmuş. Balık tutmaya gidenler azalmış, av malzemesi satışları düşmüş. Günde 2-3 ytl’lik kuş ve balık yemi satabildiğine şükreder duruma gelmiş.

Bütün bunları anlatırken hiç ağlamadı, başını bir an olsun önüne eğmedi bu zarif hanım. Zayıf bedenine rağmen çok güçlüydü, çok asildi… Kendisine gül gibi bakan 11 yaşında pırlanta gibi bir kızı, “o benim yaşam kaynağım” diyen bir kocası vardı. Onca hastalığın ve yokluğun içinde çoğumuzun sahip olmadığı bir zenginliğe sahipti…

e-günlük

Hüss’ün Okul Kaydı

Hüss bu gün 1. sınıfa kaydoldu. Abimle beraber Hüss’ün yeni okulundaydık. Anasınıfını okuduğu Yahya Kemal Beyatlı İlköğretim Okulu‘na kaydını yaptıramadık çünkü herkes kendi mahallesinde okuyacak diye tutturmuştu Aydın İl Milli Eğitim Müdürü :) Oysa anasınıfını okurken okula da alışan çocuk için ilköğretim döneminde böyle bir engelleme izah edilebilir bir durum değil. Yıllar önce henüz ismi Devrim İlkokulu iken teyzem ve Hüss’ün babası abim orada okumuşlardı. Sonra 3 kardeş biz ve yeğenlerimiz de oradan mezun olduk. Şimdi Hüss, sürekli değişen milli eğitim kararlarının bir kurbanı oluyor. Bütün akrabalarının okuduğu okula anasınıfını orada okumasına rağmen gidemiyor.

Hüss, bu gün mahallemizdeki ilköğretim okuluna kayıt oldu. Temennimiz iyi bir öğretmen tarafından 5 yıllık serüvenini tamamlaması. Okul idarecileri ve okul aile birliğinin tavrı da bu zaman zarfında önemli bizim için. Yahya Kemal Beyatlı İlköğretim okulunun ise başka mahalleden öğrenci kaydı almıyoruz yönündeki tutumunu samimi bulmadığımı da buradan belirtmek istiyorum. İl Milli Eğitim Müdürü değişecek, yenisi de başka bir kuralla yine çocukların geleceğinde söz sahibi olacak. Bir şey ya yasaktır ya da serbest. Bu arada okul kaydı sırasında ücret talep edilmesi yasakmış, bağış mağış verilmeyecek safsatası da boş. Bugün bunu bizzat tecrübe ettik.

{Minik civcivim… Artık büyüyor, horoz olma kıvamına geliyorsun :) Bu fotoğraf ve yazılar da -yıllar sonrası için- sana ilköğretime ilk kaydının armağanı olsun.}

e-günlük

Hz. Peygamberin Beden Dili/Mustafa Karataş

Ben din konularındaki sorularımın cevaplarını cami hocalarına ya da ona buna sormak yerine genelde İlahiyat fakültesi mezunu dayımın oğlu Harun abime ya da yine bu akademik eğitimi almış arkadaşlarıma sormayı tercih ediyorum. Biliyorumki onların dini bilgileri ve bana verecekleri cevapları gelenek-göreneklerden, saçma batıl inançlardan arınmış oluyor. Doç. Dr. Mustafa Karataş da bir ilahiyat akademisyeni. Her cuma Kanal 7‘deki sabah programında soruları cevaplar, çok da güzel dini bilgiler verir. Safiye Sultan sayesinde Mustafa Karataş’tan haberdar olmamam mümkün değil zaten :) “Oğlum bu hocanın kitapları varmış, internetten alalım” deyince, piyasadaki 3 kitabını sipariş ettim, annemden önce kendim okudum :)

300 sayfalık “Hz. Peygamberin Beden Dili” değişik bir çalışma. İletişimde benden dilini doğru kullanabilmenin faydalarıyla başlayan kitabın büyük çoğunluğu sevgili Peygamberimizin beden dilininin örneklerinden ibaret:

O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi” s.191

Sevgili Peygamberimizin sadece beden dili değil vücut yapısı ve mimikleriyle beraber gözünün, kaşının, saçının şekline kadar pek çok kişisel detayı da tanıklara dayandırılarak tasvir ediliyor. Sadece bununla yetinilimiyor kitapta. Hz. Peygamberin ahlaki yönü, ruhsal durumu da tahlil ediliyor. Bu günün mübarek Miraç kandili olması sebebiyle kitapda yer verilen ve sevgili Peygamberimizin sıkça ettiği bir duayı paylaşmak istiyorum:

Ey Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka İlah yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Senin kulunum ve sana verdiğim sözüme, vaadime gücüm yettiği oranda bağlı kalmaya çalışıyorum. Yaptığım kötülüklerin şerrinden sana sığınırım. Bana verdiğin nimetlerini inkar etmiyorum, aynı zamanda günahlarımı da itiraf ediyorum. Rabbim beni bağışla! Şüphesiz günahları ancak sen bağışlayabilirsin.” s.238

Mustafa Karataş’ın diğer önemli bir kitabı da “İbadetlerde Ruh ve Şekil“. 240 sayfalık kitapta artık “alışkanlık” haline gelen ibadetlerimizin “ibadet mi yoksa ayni mi” olduğu analiz ediliyor. Otomatlaşan Müslüman için yazar şu cümlelerle başlıyor eserine:

İslamı ve Allah’ı gerçek manada tanıyamayanların ibadetleri, ayin ve adet olmaktan öteye geçememektedir… yıllarca namaz kıldığı, oruç tuttuğu halde, defalarca hacca gitmesine rağmen hala yerinde sayan ve birtakım yanlışlar içerisinde bocalayan insanlar hiç de az değildir. Bunun sebebi, bu ibadetlerin insanları kemale erdiremediğinden değil, insanların bu ibadetleri kemal-i edeple yerine getiremediğinde aranmalıdır.” s.9,10

“5 vakit namazımı kılıyorum” diyen insan bu fiiline yeme-içme gibi alışır, bu ibadetleri ilk yaptığı zamanlarda aldığı tadı ve lezzeti unutursa burada bir sorun var demektir. İbadet, hayatın bir parçası olur ve şuursuzca yapılan bir ayine dönüşür. Öyleki namazda okuduğu sureleri, namazdan sonra hatırlamakta bile güçlük çeker. Böyle bir gerçeğin ortasında kulluk görevlerini yerine getirmeye devam etmek isteyen kişiye Mustafa Karataş şu cümlelerle rehber oluyor:

İşte burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki, o da bu insanın niyetini yeniden gözden geçirmesinin gerekli olduğudur. Çünkü ameller niyetlere göredir. Niyetsiz ne için yapıldığı bilinmeyen ve belirlenmeyen ameller doğru da olsa makbul olmazlar.” s.20

Hz. Peygamberin Beden Dili, Mustafa karataş, Nun Yayınları
İbadetlerde Ruh ve Şekil, Mustafa karataş, Nun Yayınları

e-günlük

Gün Görmeyen Ülkenin Güngören’i Kan Ağlıyor

Aynen böyle diyordu Kanal 1 Ana Haber Bülteninde: “Yıllardır gün görmeyen ülkenin Güngören’i bugün kan ağlıyor!” Bulunduğumuz coğrafi koşulların, sahip olduğumuz zenginliklerin faturasını ağır ödüyoruz milletçe. Böyle geldi, böyle gidiyor. Ne terör bırakıyor yakamızı ne de diğer dünya ülkelerinin entrikaları. Cuma’dan bu yana yaşadıklarımın hangisini bloga taşıyacağımın kararını veremezken, İstanbul’da patlayan 3 bombanın yüreğimizdeki tesirine değinmemek olmazdı. Hakkari’de, Adana’da, Trabzon’da ya da İstanbul’da da patlasa, adeta hepimizin evinde patlıyor o bombalar. Ateş düştüğü yeri yakıyor elbet ama ateş her düştüğünde Türk miletinin canı da acıyor. Bu ülkenin çok sancılı bir dönemden geçtiği kesin. Bütün bu sıkıntıların büyük bir ferahlığa gebe olduğuna dair inancımı kaybetmek istemiyorum.

Cumartesi sabahı İzmir’deyim. Saat 10.30’da İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ndeyim. Çok düzenli, pırıl pırıl ve biraz da İngilizce yüklü bir üniversite. Saat 14’te teleferiğin tellerinin gölgesindeki Balçova’dan ayrılıyorum.

Alsancak… Murat‘la İzmir’de ilk defa buluştuğumuz cami… Hemen bu vesileyle Murat’a bir telefon… Ve İzmir kömürde sandviç… Adı öyle olsa da, ben bunu ilk Denizli’de Fatih’in sayesinde keşfetmiş, müptelası olmuştum. Kömürde Sandviç’e bir de kumru derler bizim Aydın’da. Lezzeti hamburgere 10 basar :) {sandüviç ya da sandiviç değil, sandviç}

Sevinç pastanesi… İzmirli olmak, İzmir’de yaşıyor olmak gerekmez Sevinç Pastanesi önünde birini beklemek için. Kainatta bir tek uzaylı dostlarımız kalmıştır sanırım Sevinç Pastanesi önünde biriyle buluşmayan :)

Kadrajda Evren Aydın var… Sonra objektifte, Canon’un önünde arkadasında, sobetin içinde, paylaşımın merkezinde, samimiyetin deklanşöründe de Evren var. Aynı isimdeyiz, aynı model fotoğraf makinesini kullanıyoruz, üstelik bunları aynı dönemde aldık. Benim soyadım İzmir değil ama onunki Aydın. Yani bu kadar ortak yönümüz var :)

Bu arada hayatımda tanıdığım ilk Evren, 2004 yılında İstanbul’da Gençlik Konseyindeki Evren Ergeç‘ti. 4 yıl tekti. Askerde Evren Berkay‘la tanıştım. Benim 24 kısa dönem arkadaşımdan biriydi. İkinci Evren’le de gayet iyi anlaşıyorum. Nolduysa bu askerden sonra oldu zaten. Hayatımda bir Evren patlaması yaşadım. Evren Berkay’ı, bu yazının konusu Evren Aydın takip etti. Hemen ardından da gönüllü koordinatörü dördüncü Evren’le tanıştım Aydın’da :) Nadir bulunan bir isim olduğu için midir nedir, sayısı ve niteliği önemli oluyor adaşların :) İsmimi çok seviyorum, benimle aynı ismi taşıyanları seviyorum, ismimi sevip beni sevenleri de… :)

Bol fotoğraflı, bol sohbetli, Kızlar Ağası Hanı‘nın dalgın kızından Kemalpaşa‘nın şovalyesine kadar bol konulu İzmir’in deniz kokusunun yanında Yasemin Hanım’ın paylaşımları, “akıllandım” diyen arkadaşımın cümleleri ve hemen ardından İbrahim Meriç‘in konuşmaları beni öylesine derinden etkiledi ki… e-vren günlüğü’nün 4. yılı beraberinde ne çok gerçeği ve güzelliği beraberinde getirdi. Haftasonunun unutulmazlığı “dost”ların varlığı sayesindeydi.


Fotoğraf: Evren Aydın Mekan: Kızlarağası Hanı Tarih: 26.07.2008

e-günlük

4 Yıllık e-vren günlüğü’nün İLK’leri

Birkaç saat sonra e-vren günlüğü, sanal alemdeki 4. yılına girmiş olacak. “e-vren’in e-lektronik yaşam serüveni” sloganıyla yola çıktığım bu e-yaşam paylaşımımın ilk’lerine yer vermek istedim.

2005 yılında Yahoo‘nun 360 adlı servisini kullanmaya başladım. Bu blog adına attığım ilk adımdı. Sonra ilk Türkçe blog olan Blogcu‘yu keşfettim. Bu da blog alemine attığım ilk adım oldu. Ve bu ilk adımın adı yunusevren‘di. Kullandığım ilk logo:

Yunus Evren adıyla çıktığım blog yolculuğunda ilk adresim yunusevren.blogcu.com‘du. Paylaştığım ilk e-günlük ise kardeşlerim Ziya ve İbrahim için yazdığım “Çok Özledim Sizi” başlıklı yazıydı.

İlk fotoğrafımı “Hayatım Okumak ve Yazmak Olmalı” başlıklı yazıda kullandım: 

Blogumda yer verdiğim ilk arkadaşım “Benim Ömrüm Seninle İki Nefes Arası” başlıklı yazıyla Harun Boylu olmuştu: 

İleri Zaman Projesi” diye tanımladığım fotoğrafhikayeleri‘nin ilk denemesini 18 ağustos 2005’te aşağıdaki fotoğrafla gerçekleştirdim. Objektifimden yansıyan bu kareyi ilk defa “Sen Benim Yağmurumsun!” yazısıyla paylaşmıştım:

Ve e-vren günlüğü’nün vazgeçilmez parçaları, ziyaretçiler. e-vren günlüğü, blog macerasına başladıktan yaklaşık 1 ay sonra keşfedilmeye başladı. Ve ilk yorum yine bir blogcu olan Milkboy tarafından yapılmıştı. İkinci yorum gecikmedi. Hala daha blog tutmaya devam eden Burcu tarafından ikinci yorum yapıldı: 

28/9/2005 – ~~
Yazan: milkboy
“Her sey, senin adının üzerine yazılmıs bir masaldan ibaret gibi sanki…”
çok güzel yüreğinize sağlık

29/9/2005
Yazan: burcuburcu
senin içinden akıp bize gelen çok güzel şeyler var seni tebrik ediyorum

İlk MisAfiR KaLeM sevgili Salih Gürbüz, “Hepimizin Bir Anneannesi Olmuştur yazısıyla bir e-vren günlüğü geleneğini başlatmış oldu:

e-vren günlüğü’nün maskotu, vazgeçilmez parçası Hüss. Hüss, e-vren günlüğü’nde ilk defa 14 Kasım 2005 yılında “Hüss de Hasta Olursa” başlıklı yazımda aşağıdaki fotoğrafıyla yer aldı:

İlk elektronik söyleşim 16 Kasım 2005 tarihinde engelliler.biz‘in editörü Bülent Küçükaslan‘laydı. “Engelliler.biz’in Oturan Boğa’sı İle İnteraktif Söyleşi” başlığıyla yayınlanmıştı. 

İlk ortak yazı çalışmasını sevgili Ayça ile yapmıştık. “Gidersen…Gitme!” 29 Ocak 2006’da hem e-vren günlüğü’nde hem de Ayça’nın blogunda yayınlanmıştı.

İlk çok katılımlı proje “Bana Fotoğrafını Anlat“, sevgili Sinan Cem Güney, Feriştah Bayri ve Halil Gökçe‘nin katılımıyla 26 şubat 2006’da gerçekleştirilmişti: 

İlk videoblog “Bayram/Yeni Yıl Videosu“ydu. 

Şüphesiz bu e-yaşam projesi’nin ilkleri bu kadardan ibaret değil… Daha da detaylısını 5. yılda hazırlamak nasip olur inşallah. Burayı ayakta tutan ziyaretçi ve yorum sahiplerine de bir kere daha yürekten teşekkür ediyorum.

e-günlük

En Duygusal Günlerim

En duygusal günlerimi yaşıyorum :) Güldüğüme bakma dünya, beni bir tek ben anlıyorum!

Kış aylarını daha çok seviyorum, günlük hayatımız daha düzenli olduğu için. Ben boğazına düşkün biri olduğum için yemek saatleri kaymamalıdır. Öğlen 12-13’te mutlaka yemeğimi yemeli, akşam namazına müteakip akşam yemeği sofrasına oturmalıyımdır :) Yazları öyle olmuyor ama yemek saati hep değişiyor. Ama en sevdiğin arkadaşınla serin serin yıldızların altında saatlerce oturmanın özgürlüğünü de kış veremiyor yaz kadar. Bir de deniz…