Aydın’da Ramazan

Aydın‘a Ramazan uğramaz mı? Uğrar elbet. Ramazan, dünyanın her yerine uğrar, nuruyla serilir yeryüzüne. Ama bazı yerlerde daha çok hissettirir kendini. Çünkü o topraklardaki insanlar daha bir hissederek yaşarlar / yaşatırlar Ramazan’ı.

Aydın Belediyesi yıllardır Ramazan çadırı kurmuyor. Ama 7 Eylül Aydın’ın kurtuluş kutlamalarında Bülent Ersoy ve Deniz Seki‘ye tonlarca para ödemeyi ihmal etmiyor. İki üç havai fişek atıp Aydın’ın kurtuluşunu ihtişamlı bir şekilde kutladığını zannediyor. Oysa bizim insanımız Bülent Ablalarını Star Tv ekranlarından daha güzel ve rahat seyredebiliyor :) Aydın Belediyesi neden Ramazanları ve 7 Eylül kutlamalarını böyle ihmal ediyor? Bunun iki cevabı olabilir: Ya Belediye başkanından kaynaklanıyor -ki en yüksek ihtimal budur- ya da bu konularda yeterli bilince sahip olmayan bir ekibe sahip.

Yanı başımızdaki Denizli şehircilik anlamında aldı başını gidiyor. Denizli Belediyesi iki dönemdir şehri sanki terz yüz edip sıfırdan inşa etti. Her yıl, iftar çadırları, Ramazan sokakları, meydan eğlenceleri ve diğer etkinliklerle kendisine oy ve vergi veren Denizli halkına unutamayacağı Ramazan akşamları yaşatıyor.

Neden Zengin ve Fakir Aynı Sofrada Yemek Yemesin?

Her şeyi belediye(ler)den beklemek elbette ki yanlış. Geçen yıllarda Turistik Park bahçesinde kurulu olan Genç İşadamları’nın iftar çadırı bu yıl nedense yok. Bu Ramazan sadece Menderes Park’ın bahçesinde Türk Kadınlar Birliği’nin küçük bir iftar çadırı var ki onları tebrik etmemek mümkün değil. Koca şehirde Ramazan’ın geldiğini camiilerde asılı olan afiş ve Türk Kadınlar Birliği‘nin iftar çadırından anlayabiliyorsunuz. Aydın neden bu konuda zayıf, zenginler neden bu konuda duyarsız anlamak mümkün değil. İftar çadırını sadece belediye kuracak diye bir şart yok. Ve o çadırlara sadece yoksullar gidecek diye de bir zorunluluk… Önemli olan zengini ve fakiri aynı masada aynı amaç için bir araya getirebilmek, toplumsal kaynaşmayı sağlayabilmek.

Ramazan’ın birinci haftasını geride bırakıyoruz. Aydın’ın Atatürk Meydanı’nda sözde Ramazan panayırı kurulmaya başlanmış. Magazin kültürünün ünlü isimleri için günler öncesinden dev platformlar kurulup hazır ediliyorken, belediye kendisine oy veren ve vergi ödeyen halkına ağız tadıyla bir Ramazan yaşatamayarak haksızlık etmiyor mu?

SOLUK ARASI

İngilizce kursundaki ikinci quizde 100 almanın rehavetiyle Cuma günkü derste performansım yerlerdeydi. Dalıp dalıp gittim bir yerlere. Bir an evvel gitarımı elime almalıyım dedim durdum. Cumartesimi gitarıma ayırma sözü verdim.

Kurs çıkışı soluğu otobüste aldım. Denizli‘ye gitmeliydim. Uzun bir aradan sonra ilk defa yanımda oturan yolcuyla yol boyunca sohbet ettim. Kitap-lık‘ın 100. sayısı sağolsun :) Celal Bayar Üniversitesi son sınıf öğrencisi koltuk arkadaşımdan çok ilginç bir şey öğrendim: Hocaları derste sigara içiyormuş. Üstelik pek de sıradan bir şeymiş artık bu.

Devlet dairesinden bin beter bir seyahat acentesinden bilet alamayıp kapıyı çarpıp çıktığımda -aslında kapının kendi kendine çarpılası geldi- Suzi, elinde börek malzemeleriyle arkamdan geliyordu. Akşam onun evinde yemekteydik. Saatler süren Aydın’a dönüş bileti alma maceramı Suzi’nin saatler süren tavada börek işkencesi takip etti. Nankörlüğün alemi yok. Benim canım Hülya Avşarım, Suzim, tek izin gününü mutfakta heba etti benim yüzümden. Ellerin dert görmesin BILLAM!

Gecenin 12’si Aydın’a dönüş yolundayım. Arkamda oturan ilaç firmasında çalışan bir delikanlıyla bir zamanlar çiftçilik yapmış orta yaşlarda bir amcanın yol boyu yüksek sesle sohbetlerini dinlemek zorunda kaldım. Delikanlı bütün mesleki sırlarını yeni tanıştığı adama bir bir anlattı. İşe nasıl girdi, ne kadar eğitim aldı, akrabalarında kalıp tanıdık otellerden fatura aldığını, böylece şirketten 1 milyara yakın otel masrafını cebe indirdiğini ayrıntılarıyla öğrendim :) Sonra birbirlerine telefon numaralarını verdiler, çünkü delikanlı orta yaşlı amcanın oğluna kendi ilaç firmasına girmesi için yardım edecekti. Söz verdi, ben şahidim :)

Lütfen yerlere tükürmeyelim, otobüste tesbih çekmeyelim, çekiyorsak da sessiz çekelim, gece yarısı yolculuklarda yanımızdaki arkadaşlarla sessiz sedasız bir sohbet gerçekleştirelim, hangi işi yaparsak yapalım mesleki sırları ulu orta anlatmayalım. Önce kendimize sonra başkalarına saygı duyalım.

İZMİR GÜNLÜĞÜ

Cumartesi günü İzmir‘deydim. Bir kere daha karar verdim, ileride İzmir’de yaşamalıyım. Denizli‘ye gittiğimde almadığıma pişman olduğum Özdemir ASAF‘ın sağlığında yayınlamadığı şiirlerinden oluşan “benden sonra mutluluk” kitabını bulabildim nihayet. Başta içime sinmeyen ama eve gelip denediğimde cuk diye üzerime oturan takım elbisem ve Özdemir ASAF kitabımla kazançlı bir İzmir günü yaşadım :) Ancak ilginç detaylar da yok değildi:

Her zaman tercih ettiğim otobüs firmasında yer olmayınca başka bir firmayla İzmir’e gitmek zorunda kaldım. Yol boyunca Kadir İNANIR‘ın “Tatar Ramazan” rolüyle oynadığı eski bir filmini seyretmek zorunda kaldık. Sözde kitap okuyacaktım. İşin kötü tarafı, otobüste gözünü televizyona odaklamış 3 küçük çocuk vardı. Filmde de bol bol adam bıçaklama, intihar etme, kan ve ağır hakaretler… “Tatar Ramazan”ın karsının kendisini hapishane duvarından aşağı atma ve kanlar içinde yere serilme sahnesi vardı ki, farkında olmadan tepki vermişim :) İçim de dışıma çıktı, sonra filmi seyreden çocukları düşündüm. Bir de Türkiye’nin önde gelen şehirler arası ulaşım firmalarıdan birinde böyle bir filmin nasıl gösterildiğine şaşırdım.

Kızlarağası Hanı‘nda bir kitabevinden kitap alırken oradaki adamın söyledikleri de kafama takıldı sonradan. “Az olmak en iyisi” dedi. Bununla azınlık olmayı kastettiğini sanıyorum. O anki psikolojiyle pek tepki veremedim ama yolda aklıma geldi. Alakaya maydonoz durumlarda saçma salak laflar eden insanlardan gidip alışveriş yaptığım için kendime kızdım. Az olmak da çok olmak da önemli değil. Dilin, dinin, ırkın ve sayın ne olursa olsun özünde “insan olmak” hepsinden de çok önemli. Birilerinin kompleksleri yüzünden az-çok ayrımı olmuyor mu zaten bu ülkede. Ben çok olup da arkası sağlam olmayı sevenlerdenim, mesela :)Kordonda otururken cep telefonumu kullanmak isteyen bayanın durumu da bir tuhaftı. Kendi kendime “bu ne samimiyet” derken az sonra bayanın yanına gelen tuhaf kılıklı adamları görünce “iyi ki kibarlık etmemişim” deyip kocaman bir aferin verdim kendime :)

Yedi buçuk saatlik İzmir günümde şunları öğrendim: İster kardeşiniz ister en yakın arkadaşınız olsun; kimseyi kimseye emanet etmeyecekmişsiniz. Kendi işinizi kendiniz halledecek, başkasına minnet duymayacakmışsınız. Alışveriş yaptığınız yere de bindiğiniz otobüs firmasına da dikkat edecekmişsiniz. İzmir gibi bir metropolde kırmızı ışıkta yaya geçidinden ya koşarak geçecek ya da durup bekleyecekmişsiniz. Yanınızda biri varsa onu asla feda etmeye kalkmayacakmışsınız. Olur da arkadaşınız ezilmez hayatta kalırsa utançtan yüzüne bir daha bakamayabilirmişsiniz :) Kıyafet alacağınız yere de dikkat etmeniz gerekiyormuş. Öyle işi aceleye getirip sizi istemediğiniz bir şeyi almaya zorlayan yerlerden ilk fırsatta kaçma yötemlerini iyi bilmeniz gerekiyormuş.

Ben 7,5 saatlik İzmir ziyaretimde bu tecrübeleri edindim. Bir de gece orada kalıp Pazar sabahı kordonda kahvaltı yapsaydım daha kimbilir ne tecrübeler edinecekmişim.

RAMAZAN’IN ARDINDAN

Ramazan‘ın son sahuru sonrasında yazıyorum bunları. Hayatın nasıl da hızla akıp geçtiğini bir kere daha görüyorum, ilk sahurda yazdığım yazıyı hatırladığımda.

Dün akşam İlknur, Fatih, Deniz, Ozan, kardeşlerim İbrahim ve Ziya ile Deniz’lerin aperatif dükkanında iftar açtık. Deniz’in yaptığı içinde 1 gr bile tavuk eti bulunmayan tavuk göğsü tatlısını :) yedikten sonra cümbür cemaat TABU oynamaya gittik. “Ele başı” kelimesini tahmin etmeye çalışan İlknur, literatürümüze yeni bir tanım kazandırdı: Ele Beyin :) Gece 12’ye kadar da Pınarbaşı’nda çiğdem yiyip, dev satranç taşlarını oynadık. Ve öyle yüz göz olduk ki, bayram boyunca görüşmemeye karar verdik :)

Bu Ramazan, Türk televizyonları başarılı bir sınav verdi diye düşünüyorum. Geçen Ramazanlarda bir anda üzerine ölü toprağı serpilen başta Kanal D, ATV, Show Tv gibi ulusal kanallar sahurda bile canlı yayın programları gerçekleştirdiler. Gerçi Kanal D, Ramazan’ın yarısından itibaren son 4 yıldır yayınladığı Miladdan Önce kalma Türkülü programını sahurda yine pişirip önümüze koymayı ihmal etmedi. Balkanları ve Türkiye’nin hemen hemen her ilini dolaşan Bayrampaşa Belediyesi‘nin Bereket Konvoyu, bu Ramazan’a damgasını vuran en güzel projeydi kuşkusuz. TV 8 ve Show Tv de bu projeyi kusursuz bir şekilde hem iftarda hem sahurda ekranlarımıza taşıdılar. İçeriğiyle en çok ilgi çeken sahur programlarından biri ise şüphesiz her gün ayrı bir sanatçının evine konuk olan Zara‘nın Tanrı Misafiri programıydı. Yalnız oradaki Hoca’yı bir türlü gözüm tutmadı :) Biz ailecek pek güldük hocamıza. Keşke Cübbeli Ahmed Hoca olsaydı yerinde de stand up tadında bir sahur programı seyretseydik :)

Ramazan’ı bereketiyle, ihtişamıyla en fazla yaşayan il İstanbul’da olmak istedim yine bu yıl. İleride Ramazan’ın 3-5 gününü mutlaka İstanbul’da geçirmek istiyorum. Aydın’da ne iftar çadırı açan, ne de insanlarla bütünleşen Aydın Belediyesi başkanı ve personeline de sevgi ve selamlarımı gönderiyorum! Sayelerinde bir Ramazan daha Aydın il sınırlarından sessiz sedasız geçip gitti. Seneye Kurtuluş Şenliklerine katılacak sanatçılara çok fazla para dökmeseler de Ramazan’da fakir fukara için bir iftar çadırı açsalar. Denizli’de üç tane iftar çadırı varmış, bilmem ilgilerini çeker mi?

Onbir Ay’ın Sultanı’nı uğurlarken son sahurun ardından, tez zamanda tekrarını, her geçen yıl ağız tadıyla, daha da coşkulu bir şekilde yaşanmasını diliyorum. Hala daha Mübarek Ramazan Bayramı’nı “şeker bayramı” diye kutlayanların dışında herkesin bayramını kutluyorum.

DENİZLİ GÜNLÜĞÜ

Salı günü Denizli‘deydim. 10 saatlik misafirliğim boyunca yaşadıklarımı anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Ama ciddi bir itirafla başlamak istiyorum: Denizli Belediyesi, şehircilik anlamında almış başını gidiyor.

Her yıl Eylül ya da Ekim aylarında sağlık karnelerinin vizelerinin yenilenmesi için soluğu Denizli Bağ-Kur’da alıyoruz. Online sisteme geçiş yapan Bağ-Kur, eskisi gibi 3-4 ayrı resmi kurumu dolaştırmıyor. Gerekli bilgileri kendileri öğrenip yaklaşık 15-20 dakikada işlemi tamamlıyor. Unutmadan, Denizli Bağ-Kur’daki memurların nezaketinden dolayı (hepsine değil tabi) teşekkür ediyorum.

Resmi bir dairedeki işimi bu kadar zahmetsiz halletmenin verdiği mutlulukla eski sınıf arkadaşım/bıllam/Hülya Avşar’ım Suzi‘yi ziyaret ettim, çalıştığı etüd merkezinde. Suzi’yle kız verdip oğlan aldıktan sonra {:)} Ramazan’la birlikte şöyle bir Denizli turu atıp, akşamüzeri Eğitim Fakültesi’nin yanındaki Ramazan sokağına eski ev arkadaşım Ferit‘i görmeye gittim. İftar’ı da sözleştiğimiz üzere Suzi ile başbaşa yaptık. Ve hayatımda ilk defa Güllaç’la müşerref oldum. Son iki haftadır hemen hemen bütün televizyonların anahaber bültenlerinde ballandıra ballandıra anlatılan Güllaç’ı yedikten sonra karar verdim: Ne aşure, ne dondurma… Benim bundan sonra başımın tacı Güllaç’tır :)

Yolları, parkları, sanayisi ve Ramazan sokağıyla belediyenin, halkına duyduğu saygı ortadaydı. 14 Ekim’de de Denizlililer doğal gazla buluşmaya hazırlanıyor. Bizim Aydın Belediyesi‘ne buradan duyurulur: Denizli, Denizli olmuş, Aydın’da 3 parkla sezonu kapattık. Ve Ramazan, 2. haftasında -sözde- panayırla uğrayabildi Aydın’a!

Denizli dönüşünde halk olarak hala “asker uğurlama”yı öğrenemediğimizi acı bir şekilde tecrübe ettik. Genç delikanlıyı askere uğurlayan ailenin, garajda otobüsümüzü oyaladığı ve İstiklal Marşımızı katlettiği yetmediği gibi Sultanhisar’a kadar araçlarıyla sağımızdan solumuzdan girip çıkmalarıyla bizi kazaya sürüklediler. Yolcu almak için durulduğunda da cümbür cemaat araçlarından inen aileye şoför dahil yolcular “bize kaza yaptırmaya mı çalışıyorsunuz?” şeklindeki çıkışmalarına asker ailesinin yanıtı epey garipti: “Bizim içeride canımız var, böyle bir riske girer miyiz?”

Oysa bugün bu yazıyı yazamıyor da olabilirdim, “canlarını” askere uğurlamayı bir türlü beceremeyen “birileri” yüzünden.

Uzun lafın kısası: Tebdil-i mekanda ferahlık vardır derler. Denizli’nin Ramazan atmosferini soluyup, sevdiklerimi görüp, Kitap-lık ve Türk Edebiyatı dergilerinin Ekim sayılarını alıp, kafamı dağıtmış bir şekilde “canım Aydınıma” geri döndüm.

PROTESTO EDİYORUM!

Bu Ramazan, Aydın‘da hiçbir belirti yok. Belediyemiz derin bir uykuda. Aydın’ın kurtuluşu 7 Eylül‘ü Deniz SEKİ ve Yeşim SALKIM‘a 5-10 şarkı okutturarak, 20-30 havai fişek patlattırarak kutlayan Aydın Belediyesi, zannediyorum bütçesini fazla aştı ki, Ramazan’da dinlenmeyi tercih etti. Biz Bulvar’da, Atatürk meydanında, Sevgi Yolunda, Yağcılariçi sokağında Ramazan’ı görmek, yaşamak istiyoruz. Hem de şimdi istiyoruz, yerel seçimlere 10 kala değil!

Çok uzakta değil, hemen yanıbaşımızdaki Denizli’de belediyenin Ramazan için şehri baştan sona süslediği, bir Ramazan sokağı kurduğu haberlerini alınca Aydın Belediyesi’ne kızmamak, Denizli halkını da kıskanmamak elde değil. Oysa hemen hemen bütün şehirlerde Ramazan için aylar öncesinden hazırlıklar başlıyor. Halk, Ramazan’ın manevi havasını iyice tatsın, yaşasın diye sokaklar, caddeler, meydanlar 11 Ayın Sultanı’na yaraşır şekilde hazırlanıyor. Ramazan sokakları kuruluyor, iftar çadırları açılıyor, Orta oyunları, gölge oyunları, macunlar, dövme dondurmalar, şerbetler dört bir tarafı dolduruyor. İnsanlar sokaklarda iftarını açıp, gönlünce eğlenebiliyor.

Bu yıl uğramadı Aydın’a Ramazan :( Seni protesto ediyorum Aydın Belediyesi!

MANİK’İZ, DEPRESİF’İZ

3 Eylül – 4 Eylül arası 24 saatlik bir tatildeydim Çine‘de. Ailecek gittiğimiz Neriman ablamlarda çatlak yeğenim Şaziye ile maden mühendisi adayı yeğenim Arif‘in ısrar ve tehditleri sonucu bir gece sabahlamak durumunda kaldım. Eski günleri özlemiştim aslında. Çünkü Pamukkale Üniversitesi‘nde okurken Neriman ablamlar da Denizli’de oturuyorlardı. Her haftasonu ya da bazı akşamlar onlara gider; yeğenlerimle, gelen geçenin kafasına balkondan mayonez şişesi fırlatırdık :) Ne bileyim, deli gibi eğlenirdik işte. Dün gece yine aynı zevki aldım. Ders ders ders, mülakat mülakat mülakat derken, 24 saat de olsa bir dinlenmeye ihtiyacım vardı. Biz yine tozuttun anlayacağınız.

Şaziye’m, Nur’um, Manik Depresif’im de bol bol fotoğraflarımı çekmeyi ihmal etmedi.

Fotoğraf: 5 Eylül ’06 / Çine