e-vreniyyat

SUSTUK-KONUŞMADIK-DİNLEYEMEDİK

Önce dinleyerek başladı hayatımız ve susarak da sona erdi.

İlk kelimelerimizi telaffuz etmeye başlayıncaya kadar anne, baba, dayı, hala, abi, abla kim varsa onları dinlemekle geçti ilk bebeklik dönemimiz. Gerçekten iyi birer dinleyiciydik. Konuşmayı öğrenebilmek için büyük bir dikkat kesiliyorduk karşımızdaki insana. Yavaş yavaş konuşmaya başlayınca, bu defa karşımızdakiler taklit etmeye başladı konuşmalarımızı. Yanlış cümlelerimizle doğrusunu öğrenmeye çalışırken, karşımızdakiler doğrusunu bırakıp yanlışımızı tekrara başladılar.

Şanslı olanlarımız ninniler, masallar dinleyerek büyüdü. Masal anlatanımız yoksa, televizyonun şefkatli kollarına (!) teslim edildik. Babamızın işi başından aşkındı, annemizin komşuyla edecek iki çift lafı vardı. Böyle durumlarda bizi oyalamanın, çenemizi kapatmanın en iyi yolu televizyondu. Ninni söyleme, masal anlatma zahmetinde bulunacak kimsemiz yoktu. Varsa da, kimsenin vakti yoktu. En çok mekanik anneanneyi dinler, bir tek onun sözünden çıkmaz olduk.

İlkokul sıralarına kadar anne-baba-televizyon arasında gidip geldik. Konuşmayı öğreninceye kadar ağzımızın içine düşülürken, tam konuşmayı çözmüştük ki “sen küçüksün, sus!” diye emredildi; “büyüklerin yanında konuşulmaz!” denildi. Fazlasıyla dinlemeye, bir o kadar da susturulmaya alıştırılmıştık. Okul denen yeni dünyanın, kendimizi ifade etmek için yeni bir fırsat olduğu gibi bir yanılgıya düşüp, daha birinci basamakta ağzımızın payını aldık. Önce kollarımızı birbirine kavuşturup çiçek olduk, sonra konuşma hevesiyle içimiz içimize sığmazken “sus, dinle!” ikazlarıyla sus pus olduk.

Hayatımız boyunca hep birileri “sus” dedi, “beni dinle!” diye emretti. Ama kimse bu iki eylemin nasıl yapıldığını bize öğretmeyi akıl edemedi. Sadece bizden daha güçlü olanların karşısında susup, onları dinlemeye şartlandık. Kırmızı ışıkta geçene, sıraya girmeyip öne geçene, parton geçinip emrindekilere hakaret yağdıranlara, çalıp çırpanlara sesimizi çıkartmadık. Haddi değilken bize hesap soranları, emirler yağdıranları, yalan yanlış konuşup atıp tutanları başımızı önümüze eğip sessizce dinledik.

Bugün gerek televizyonda, gerekse sosyal hayatta dinleme-konuşma konusunda büyük zıtlıklarla karşı karşıyayız. Bir tarafta birbirini dinlemeyen, kavga edip dövüşen bir kesim, diğer bir tarafta da her söylenileni kabul edip, her anlatılanı dinleyen ve hiçbir şeye itiraz etmeyen bir kesim. Hem dinlemesini hem konuşmasını bilen azınlık ise bu karmaşada kaybolup gidiyor. Ne “sus” diyen susuyor, ne de “dinle” diyen dinliyor!

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

Yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın