TERS YÜZ

Ters yüz et beni hayat. Çelişkilerinle kimliğime yeni kimlikler kat. Tercihlerim kendimden yana olsun; evren, kendi evreninde kaybolsun.

Beni hırpala, arsızca davran bana, dünyamı alt üst et hayat. Tek dostum, en büyük düşmanım, biricik aşkım, sınırsız şeytanım ol. Bundan böyle karşı konulmaz efendim ol! Nefsim emrinde, bedenim ellerinde, ruhum hizmetinde ey hayat!

Sen beni ters yüz et hayat. Allak bullak olayım, çivisi çıkmış bu dünyaya inat!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Şimdi Özlesem Seni

Kapatsam şimdi telefonu? Bugün değil yarın konuşsam? Hasretin var yüreğimde, şimdi özlesem seni?

[Kapandı telefonun, kapandı gözlerim gözyaşlarıyla. Bir daha hiç açılmadı, saçılmadı sesin kulağıma. Yanlış numaralara bir yenisi eklendi, meşgul sesleri birbirini takip etti. Sözünü verdiğin o “yarın” hiç “bugün” olmadı. Şimdi ben seni özlüyorum, hasretini dindirmeye çalışıyorum ahizenin bir ucunda. Hangi zaman çektiğimi hatırlamadığım bir fotoğrafın var karşımda.]

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Yedi Satırlık Bir Şiirdir Ölümün

Yedi Satırlık Bir Şiirdir Ölümün

Fani dünyanın karşısında gözün tok
Kaderin karşısında boynun kıldan inceydi.
Bu bilinmeze yolculukta
Mahzun ruhunun ızdırabı dinmek bilmedi.
Evvela vatandan, sonra babadan-anadan
Zamansız ayrılırken; Yaratan “sıra sende!” dedi.
İndi melekler, bütün acıları çıkardı ruhundan.


Bayrama hazırlıyor ebedi istirahatgahını en büyük abim. “Babamızın mezarı çökmüş, yakışmıyor böyle” diyor. Önünde artık başkasına emanet adın soyadın, arkasında ismine yazılmış bir şiir olsun istiyor. En zor şeyi istedi benden abim, günlerce kan ağladı yüreğim. Benden sana ilk hediyem olsun, başucunda duracak olan.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Bu HAYAT Kısa Bir SEYAHAT

Çekip çıkarsam seni rüyalarımdan, kazısam kara topraklardan, hesap mı sorsam.. Yoksa.. Yoksa hesap mı versem. Ah bir konuşsan, bir konuşabilsen… Ey hayat, söyle ben ne yapsam! Evin en küçüğüydün. Bu yüzden mi bütün güzellikler kısaydı senin için? Ne istediğin fark etmiyordu, ne olduğun önemliydi. Ya da kimin neye karar verdiği.

Gizli defterlere yazılmış şiirleri olan bir ağabeye sahiptin.. Küçüklerini bırakırken ardında bir yıldırımın şavkıyla, ölümün ilk acısını tattı gönlün…

Evin direği bir yıkıldı mı, ayakta tutanı olmuyordu. Belki de bu yüzden “Baş’ın sağ olması” dilenirdi ölü evlerinde. O direk yıkıldığında, sen başımdaydın. Çocukluk günlerinin çatısı göçtüğünde başına, neler yaşadın soramadım.

Hayat kısaydı, çünkü sen en küçüktün. İsimsiz bir fotoğrafının ardına saklamıştın hayatın bütün bu acımasızlığını. Bir portakalı alıp eline bir şiirle haykırmıştın seni doğurup büyütene. Aylarca çırpındın yanı başında, onu da kaybettin bir hastane odasında. Kim bilebilirdi ki aynı hastane odasında aylar sonrasında aynı rol sana biçilecekti.

Sen, seni hayata getirenin son yolculuğunda yanındayken; sen, seni sen yapan herkesin hayat boyu yanlarındayken bir oyun daha oynadı bu hayat sana. Ölüm, sana yapayalnız yaşatıldı. 45 yıldır bedeninden ayrılmayan “can” adım adım terk ederken seni, kalan 3 günlük ömrün doğup büyüdüğün ülkenin bilmediğin şehrinde bir tokat gibi vuruldu suratına.

Ah çocukluğumun misafiri, evimizin direği! Ölümün de hayatın gibi mahzundu.

Yaşarken verdiğin dersleri ölümünle de verdin. Hayatın kısa bir seyahat olduğunu öğrettin. Hoşsohbetine inat susarak sonlandırdığın ömrünün “kısa cümlelerden ibaret” olduğunu anlattın bakışlarınla. Sana doyamayan yedi can’la ve seni tanıyamayan onlarca insanla “en sevilen” olmayı başardın ait olduğun soyağacında!

Şimdi ben yazıyorum, anlatmak istediğini bakışlarınla:

Meğer bu hayat kısa bir seyahatmiş ve kısa cümlelerden ibaretmiş. En küçük olmak, en çok sevilmekmiş ama çoğu şeyden mahrum olmakmış.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Ne Yapmalı da Nasıl Arınmalı

Kapların içine sokarlar bedenimi, önce çırılçıplak soyarlar. Kaldırırım başımı, “derin derin nefes al, verme” derler… Verem miyim, kanser mi ben bu dünyada? Biliyorum aids daha icat edilmedi!

Çok uzak değil, yakınlarda, bir parkın hemen ardındayım. Elimde küçük bir kağıt iki imzalı bir mühürlü. İlaç kokan eski bir koridor, 1920’lerden kalma insan yüzleri, renkler karamsar, sesler anlaşılmaz olmuş. “Koridorun en sonunda, soldan son kapıdan gir” diyor, “soyun!” Ölüm’ü babam icat etmişti, sağ kalmayı ben mi keşfetmeliyim?

Hayatı baştan mı yaşamalı, yaşananları yeniden mi başa sarmalı? Ne yapmalı da nasıl arınmalı? Soğuk koridorlardan karanlık banyolara atarım kendimi. Yıkan! derler, tepeden tırnağa yıkarım kendimi. Bedenim unuturken radyasyonun etkisini, beynim allak bullak kaçmak ister geldiği yere.

Her şey akıp gitmiyor suyla. İçim bomboş, zihnim hala dopdolu. Kapların içinden çıkarmadılar beni, kalakaldım aldığım nefesle kendi içimde.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

YOLUMA TAŞ

İzmir’in mavisine karıştı Evren’in yeşili…
Ege’nin dalgaları vururken dallarıma,
sen neredesin şimdi?
Martılar tuzlu denizin kokusunu taşırken kıyılarıma,
sen başka kıyılardasın değil mi?

Ben koca bir Evren’de küçük bir evren olayım derken, sen yoluma taş oldun. Kimbilir kaç insan, tek bir cümlelik kaç aşk yaşadı benim baktığım yerden… Sen kimbilir, kaç cümle kurmak zorunda kaldın inandırabilmek için martıları kendine. Ben ne olmayı arzuladım, neyi yaşamayı istedim… Oysa şimdi, senin yalan kesende benim kelimelerim. Aldanıyor deniz, aldatıyorsun martıları.. Ey mavi! Onlar benim yeşilim!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik