İnsan kendini geride bırakabilir mi?

Adımlarımızı ağırlaştıran, mesleki gelişimimizi yavaşlatan asıl etken bir türlü vazgeçmeye cesaret edemediğimiz alışkanlıklarımız. Bazısı bizi biz yaptığını zannettiğimiz değerler, bazısı konfor alanımızın dışına çıkmamızı engelleyen alışkanlıklar, bazısı korkularımız. Aslında Ali Saydam’ın da dediği gibi “vazgeçmek, özgürlüktür”. Ve belki de geleceğimiz, bugün vazgeçebildiklerimizin üzerine kurulacak.

İnsanız, birçok şeye bağlıyız. Kimi zaman kendimizi bazı şeylere bağımlı hale getiriyoruz. Bunu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yapıyoruz. Eskiye bağlı olduğumuz sürece yeniyi bulamıyoruz. Eskisinden vazgeçemeyince daha iyi bir geleceğe adım atamıyoruz.

Oysa dizlerimizi kanatan, adımlarımızı yavaşlatan o her ne ise, onu geride bırakılmalı. Sevmediğimiz, istemediğimiz bir insana dönüşmemize sebep olan “bağlanıp kaldığımız o şey”in artık işe yaramadığının farkına varıp adım atmalıyız.

Umut mu mutluluk mu?

Umut, olmasa bir şekilde yaşanır mı? Geleceğin ne getireceğini kestirmek mümkün değil, her şeyin güzel olacağına dair hiçbir şeyin garantisi yok. Aynı şekilde, atılacak adımın ya da doğacak yeni günün mutluluk getireceğinin de… Oysa şu an, bizi mutsuz eden şeyi geride bırakmak, gelecek ne getirirse getirsin kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik. Bundan daha büyük bir gücümüz yok! Güzel yarınlar hayal etmek elbette mümkün ancak mutluluğumuzu engelleyen hayatımızdaki her ayrıntıdan kurtulmak çok daha mümkün. Asıl güç bu.

Geride bırakmak, o kadar kolay mı?

İnsan kendini endişeleriyle, korkularıyla, yaşanmışlıklarıyla beraber nasıl geride bırakabilir? Aslında yaşanan her sorunu geride bırakmak, bizi mutsuz eden her şeyden vazgeçmek aynı zamanda kendimizi de geride bırakmak demek. Hangi adımı atarsak ya da neyden vazgeçersek doğru olacağı sorusunun cevabı, önce neyin yanlış olduğu sorusunu sorabilmekte gizli.

Korkularımı, çekindiğim insanların ya da olayların beslediğini fark edeli yıllar oldu. Yediğim lokmayı, içtiğim suyu boğazıma düğümleyen korkularla yaşamak, şu kısacık ömürde kendime yapabileceğim en büyük haksızlıklardan biriydi. Hiçkimse ve hiçbir şeyden çekinmeme konusunda karar verdiğimde vazgeçebilmenin altın kurallarından birini daha haneme ekledim. Başkalarının bende yarattığı endişe ve verimimi düşürecek korkular niye umurumda olsun ki?

Beni ancak ben onarabilirim

Başkalarından onay beklemekten, onların yardımına ihtiyaç duymaktan vazgeçtiğimiz noktada kendimizi onarmaya başlıyoruz. Kendindeki arızanın farkındaysan, bunu iyileştirmek için neden birilerinin gelip sana sarılmasını bekleyesin ki? Kitaplığında cildi hasar görmüş kitabını onarmak için üst katındakinin kapısını çalıp kütüphanesine göz gezdirmenin bir kıymeti yok. Şifa, eğer dermanı başkasında aramaktan vazgeçersen kendi içinde.

Şikayet ettiğin şeyin çözümü sende olmalı

En az kendimizi beğenir ama en çok yine kendimizi severiz. Yaşanan her sorunda kendimizi kayırır, suçu karşı tarafa yükleriz. Bir şeyden şikayet ediyorsak onun çözümünden de sorumlu olduğumuzu akla getirmeliyiz. Aksaklıkları başkalarında aramak, onları değiştirmeye çalışmak, kendimizi ömür boyu değişmeyecek kalıbımız içinde tutmayı geride bırakıp kendi bakış açımızı ve tavrımızı değiştirmeyi denemeliyiz.

Hayatı korkunç kılmanın başka bir yolu “kendine hâkim olmaya çalışmak”. Öylesine zehirli ve insanı kendine, kurallarına bağımlı hale getiren bir şey… Sırf bu yüzden her an dağılmaya hazırız. Dağılmamak için kendine hâkim olmaktan vazgeçmeli, kendimizi kaybetme korkusunu bir kenara bırakmalıyız.

Uzun bir yolculuktu. Vazgeçebilmek, o kadar kolay olsaydı zaten bu kadar uzamazdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir