Serdar Kuzuloğlu: Dijital yayıncılık, her yerde var olmak değildir.

Zorlu Performans Sanatları Merkezinde 15 Ekim Cuma günü düzenlenen Kiğılı Talks’ın Akan Abdula‘dan sonraki konuşmacısı Serdar Kuzuloğlu, 45 dakikalık süresini yaklaşık 1,5 saate dayanırdı. Çünkü kendi deyimiyle, ilk kez sadece kendisi ve kariyeriyle ilgili bir konuşma içeriği hazırlamıştı. Bu sebeple heyecanlı olduğunu ve süreyi kestiremediğini dile getirdi. Kendisini dinlerken, onu ilk kez TRT’de sosyal medya üzerine program yaparken mi yoksa bloğu sayesinde mi tanıdığımı hatırlamaya çalıştım ama bunu netleştiremedim. Ancak Serdar Kuzuloğlu’yla ilgili emin olduğum iki şey vardı: Mesleği, uğraşıları, içerik ürettiği mecralar ne olursa olsun o benim için öncelikli olarak blog yazarı kimliğiyle ön plana çıkıyordu ve onunla ilk temasımı da babasının vefatını yazdığı yazısı üzerine kendisine attığım e-postaya cevap vermesiyle yaşamıştım.

Bana göre Türkiye’de blog yazma işini en iyi yapan birkaç isimden biri Kuzuloğlu. Katıldığı tv programlarında, kendisiyle yapılan gazete / dergi söyleşilerinde isminin altında gazeteci / teknoloji uzmanı yazılmasını bu sebeple hep yadırgamıştım. Kiğılı Talks’taki konuşmasında da gazeteciliğe nasıl başladığını ve bu mesleğe dair neler yaptığını ayrıntılarıyla anlattı. Kurduğu web sitelerinden, hatta podcast yaptığından da bahsetti. Ama benim ve benim gibi blog yazarlığını çok önemseyenler için blog yazarlığının zirvesine koyduğumuz Serdar Kuzuloğlu, böylesi önemli bir emeğin, uğraşın üzerinde neredeyse hiç durmadı; blog kelimesini sadece bir veya iki kez telaffuz etti. Oysa sunumunun sonlarına doğru sarf ettiği “Eğer ben meslek hayatına PC Magazin dergisinde başlasaydım bugün asla karşısınızda olamayacaktım.” sözü “Blog yazmasaydım…” ile başlayabilirdi, başlamalıydı da. Çünkü blog yazılarını adeta kelime madenciliği yaparak büyük bir titizlikle okuyan biri olarak çok iyi biliyorum ki Kuzuloğlu’nu bir figür, bir aktör olarak dijital dünyada geniş bir kitleye sevdiren ne radyo ne televizyon programıydı; bloğu ve blog yazılarıydı. Serdar Kuzuloğlu, bence en iyi yaptığı işlerden biri blog yazarlığıyken, güçlü ve etkili bir blog inşa edip onu hâlâ ayakta tutabiliyorken en az temas kurduğu ve etkileşimde olduğu grubun blog yazarları olduğunu düşünüyorum. Öyle ki kendisini blog yazarları çalıştayına davet etmiştim ve çalıştaya katılamayacağını kibar bir şekilde dile getirmişti. Burada değişik bir denklem var sanırım. Özellikle dikkat ettim, -eğer gözümden kaçmadıysa- etkinlik sırasında salonda tanıdık bir blog yazarı yüzüyle karşılaşmadım, sosyal ağlarda etkinliğe dair paylaşımda bulunanlar arasında da blog yazarına denk gelmedim. Şu an bu yazıyı yazana kadar da Kuzuloğlu’nun Kiğılı Talks’taki -bence son derece önemli- konuşmasıyla ilgili bir blog yazısı görmedim.

Kendisiyle birgün hangi vesileyle yüz yüze tanışırız acaba, onu canlı bir şekilde dinlemek birgün kısmet olur mu, diye düşünürken haftalar önce ilanını gördüğüm Kiğılı Talks’a büyük bir heyecanla başvurdum. Ancak itiraf etmeliyim ki son güne kadar Serdar Kuzuloğlu’nu, kendisine bu kadar yakın mesafeden dinleyebileceğim gerçeğine pek inanamamıştım. Ta ki Zorlu PSM’deki salona girdiğim an onu, etrafını saran gençlerle ayak üstü konuşurken görene kadar. Gözlemlediğim kadarıyla hem sahnede konuşurken hem bekleme alanında insanlarla sohbet ederken mahçup bir karaktere sahip, son derece gerçek, doğal ve samimi biri Serdar Kuzuloğlu. Anlatımıyla, üslubuyla, verdiği tepkilerle, ses rengiyle, olduğu gibi bir adam. Peki bu kadar “olduğu gibi”lik durumu gerçek bir doğallığın sonucu mu yoksa giydirilmiş bir doğallık mı? Çünkü bazen kendini gerçekleştiren insanların hali ya da yüksek profesyonellik bizi o kişilerle ilgili “Ya ne kadar doğal, bizden biri” yanılgısına düşürebiliyor. Serdar Kuzuloğlu hakkında böyle bir ihtimale pek olur vermiyorum ancak Türkiye’de bloglarla ilgili girişimlerinden bir ikisine kayıtsız kalması, hatta blog yazarlarına yönelik oluşturmaya çalıştığım kitap listesine dair epostama cevap bile vermemesi içimde tuhaf bir karıncalandırma da yapmıyor değil.

Kendisini yıllardır büyük bir zevkle okuduğum, okurken yazmaya iştahlandığım, okuyup araştırmaya heveslendiğim ve ondan çok şey öğrendiğime inandığım Serdar Kuzuloğlu’nun Kiğılı Talks’taki “Söyleyecek Sözü Olanların Altın Çağı” başlıklı konuşmasını da aynı zevkle ve dikkatle dinledim. Konuşmadan notları farklı başlıklara bölerek paylaşmanın daha verimli olacağını düşündüm. Kuzuloğlu’nun her söylediği elbette kıymetli ancak özellikle internette dijital yayıncılık yapacaklara önerilerinin çok daha özenle okunmalı:

Serdar Kuzuloğlu gazeteciliğe nasıl başladı?

Hayatım boyunca ağzımdan başka hiçbir meslek dalı çıkmadı. Hep dedim ki gazeteceği olacağım. Çünkü tek bildiğim ve heyecanlandığım şey oydu.

İlk okuduğum şey, gazeteydi. Gazete, beni çok heyecanlandırırdı. Ben de bildiklerimi gazetede yayımlamalıydım ama bir gazetem yok. 6-7 yaşındayım. Ben de kendi gazetemi elimle kalemle A4 kâğıtlara bir şeyler yazıp hazırlamaya başladım. Annemin hafta sonları iş yerine gidiyordum ve onları teksir makinesinde çoğaltıp mahalleye dağıtmaya başladım. 

Seneler sonra büyük tesadüfler eseri 1994’ün kışında gazeteciliğe Posta gazetesini çıkartaracak ekibe düzeltmen olarak Doğan Medya Grubu bünyesinde başladım. Gazeteciliğe musahhih (düzeltmen) olarak başladım.

Gazeteciliğin ilk yıllarında mobbinge uğradım

Binada yer yok, Posta gazetesini çıkartacak ekip olarak bize konferans salonunu verdiler. Konferans salonu dediğimiz şey penceresiz, tek kapıdan oluşan, kliması kötü çalışan bir ortam. Üstelik aramızda hiç gazeteci yok, herkes dergici. Ben ise çömez eleman. Beni düzeltmen olarak aldılar. Kenarda köşede joker eleman gibi takılıyorum. Herkesten bir şey kapmaya çalışıyorum. Canımı dişime takmış halde çalışıyorum, dünyayı gözüm görmüyor, hiç umurumda değil. Masa sildiriyorlar, poğaça aldırıyorlar, çay doldurtuyorlar. Bir taraftan Reuters’ın fotoğraf altlarını İngilizceden çeviriyorum, kare bulmaca yaptırtıyorlar. Gazetedeki büyük bir çoğunluk beni kovdurmaya çalışıyor. İnanılmaz şeyler yapıyorlar, tarifi zor. Sonradan bunun adının mobbing olduğunu öğrendim.

Posta gazetesini çıkardık, inanılmaz satış rakalamları, bayağı rekorlar kırıyoruz ortalık yıkılıyor. Zam dönemi geldi. Herkes zammını aldı, herkesin keyfi yerinde. Gazetenin Yayın Yönetmeni dedi ki “Serdar, herkes bir şey söylüyor sen memnun musun zamlardan?” Dedim ki “Mehmet Bey, maaş alsam zamma bakacağım.” 8-9 ay geçmiş, “Oğlum sen maaş almıyor musun?” dedi. “Almıyorum.” dedim. “Niye söylemiyorsun?” dedi. “Ne bileyim usul böyledir zannettim.” dedim. Benden maaş isteseniz onu da denkleştirip veririm diyecektim, demedim. Çünkü bu benim çocukluk hayalim. Seneler boyu imrenerek, ağzımın suları akarak, zihnimde patlamalar yaşayarak, takip ettiğim insanların eteklerinde, kanatlarının altındayım. Sahiden para isteseler vereceğim. Ve sonra bana maaş bağladılar.

Posta gazetesinde web sitesi açalım, diye başlarının etini yedim; açtıramadım çünkü o zamanki klasik bakış açısı şuydu: Web sitesini açarsak bedava olacak, kimse gazeteyi almaz. Açtırmadılar.

Bütün dünyada teknolojide öncü sektörler vardır. Savunma, telekominikasyon, finans ve medya. Bunlar her zaman teknolojinin en ileri noktasını kullanırlar, hemen adapte olurlar, olmak zorundadırlar. Türk medyası da dijitalleşiyordu ama kafalar analog. Dijitalleşme var ama birçok kişi ona uyum sağlayamıyordu. 

Fanatik’i, Milliyet’i bir şekilde açtık. Radikal’de ikinci üçüncü senede web sitesi açmaya ikna ettim çünkü artık dedim ki “Web sitesini açmıyorsak istifa edeceğim.” O dönemde internetle ilgili Türkiye’nin ilk gazetesini açtım, sonrasında internetle ilgili ilk eki açtım. Radikal gazetesi Türkiye’nin ilk yorum içeren haber sitesi oldu, kullanıcı yorumları. Başta kimse bir şey anlamadı.  Kullanıcı yorumunu aktif hale getirebilmek için mecburen üyelik sistemine sahip ilk gazete de oldu. 

Bir konuda ezberi olmayanlar, o konuda daha yaratıcı

Aynı ekiple Türkiye’de spor gazetesi yok deyip Fanatik’i çıkardık. Ben, Fanatik gazetesinin internet sitesini hayata geçirdim. Hayatımda futbolun f’siyle ilgisi olmayan biri olarak Fanatik gazetesinin sitesini yönetiyorum. Büyük, enteresan bir olaydı. Orada şunu anladım: Bir konuyla ilgili ezbere sahip değilseniz ezbere sahip olanlardan daha yaratıcı oluyorsunuz. Çünkü onlar için dünya, dört beş tane futbol takımı ve futbol oyunundan ibaret. Kimsenin aklına geldi mi, gelmiyor. Niye benim aklıma geldi benim hiçbir algım yok. Benim için Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki fark harf farkından ibaret. Ama biz Fanatik gazetesi sayesinde bir şey fark ettik ki korkunç bir at yarışı takipçisi var. 

Teknoloji yazılarımın ölçüsü anneannemdi

Eğer ben meslek hayatına PC Magazin dergisinde başlasaydım bugün asla karşısınızda olamayacaktım. Çünkü karşımda teknolojiyi çok iyi bilen, ne desem anlayan bir kitle olacaktı. Ama bize gazetede şu öğretildi: Bu gazeteyi alan maç sonucuna bakmak için, televizyonda akşam ne oynayacak onun için, falanca köşe yazarını okumak için, filanca bilmem ne haberine bakmak için almış olabilir. Senin sayfana geldiğinde durup seni okuyacak mı? Sen onu durdurup kendini okutabilecek misin? Dolayısıyla ben bilmem kime anlatır gibi teknolojiyi anlatmayı öğrendim. İcabında bir anneannaeye bir babaanneye… Anneanneme okuttum ben onları, hep ölçüyü ondan alırdım. bu beni çok eğitti. Çok karmaşık şeyleri, çok basit şekilde anlatabilmeyi, metaforlar benzetmeler kullanabilmeyi burnumu sürte sürte öğrendim.

TV, görüntü dışındaki her şeyi önemsizleştirir

Televizyon dünyasıyla birlikte çok enteresan şeyleri öğrnedim. Televizyonun /görüntünün , görüntü dışındaki her şeyi ne kadar önemsizleştirdiğini öğrendim. Televizyona konuk edildiğimde bazen yorumlara bakıyorum hâlâ benzer şeyler görüyorum: Hocam o çiçek olmuş mu?. Ben zaten manken değilim, buraya bir fikri anlatmaya geliyorum ve elimden geldiğince düzgün olmaya çalışıyorum. Konunuzla ilgisiz her şey televizyonun öznesidir. Çünkü televizyon bir görsel şölendir. İnsan bakar ve konuya hiçbir zaman odaklanamaz.

Türkiye’de ilk podcasti yaptım

Türkiye’nin ilk podcastine başladım. Çünkü podcast terimi icat edilirken tartışma forumlarında vardım. Podcast ismi koyulurken buna şahit oldum, dedim ki ben de yapayım. NTV radyodaki programıma ek 2005 yılında podcast yapmaya başladım. Ondan sonra dedim ki ya bu podcast ne güzel bir şey keşke herkes yapsa. Podcast rehberi diye bir şey yaptım, insanlar form dolduruyor bir ses dosyası oluşturuyor yüklüyor, ben otomatik XML oluşturuyorum, oradan submit ediyorum iTunes’a flan filan. Koca ülkede hatta koca Türk aleminde benim dışımda yapan toplam kişi iki. Kapattım olmadı. Bir şeylerin zamanı var. 

Yayıncılık için sermayeden daha fazla şeye ihtiyacınız var. Para bir şekilde bulunur. Ama siz insanları kendi hayalinize inandırıp işlerini bıraktırıp sizinle yürümeye ikna edebiliyor musunuz? Belki de esas mesele bu.

Benim hayatta toplam 6 arkadaşım var. İkisi ekşi sözlükten, biri kurucusu biri CEO’su. Korkunç bir grubumuz var, inşallah patlamaz bir şekilde o gruba kimse sızmaz.

Bir noktada o kadar yorulduğumu, tükendiğimi hissettim ki. Böyle çabaların, buluşmaların ne kadar emeğe ve ilgiye muhtaç olduğunu biliyorum. Karşınıza afra tafra yaparak çıkan markalar iş içeriği sahiplenmeye gelince o kadar enteresan yüzlerle karşınıza çıkıyor ki? Kaç ziyaretçin var? Benim Hürriyet kadar ziyaretçim yok, bu beni kıymetsiz yapar mı? Yapmaz. Tam senin istediğin kitleye ulaşıyorum, yetmez mi? Yetmez. Çünkü arada medya planlamasını yapan kendi komisyonunu alacak. Çıtır çerez sitelerle uğraşmak istemiyor. Büyük sitelerle anlaşmasını yapmış zaten. Ajansı başka içerikçisi başka. Dedim ki niye uğraşıyorum bu kadar şeyle. Kendi cebimden para veriyorum, çoluğun çocuğun rızkından. Ve ben tekrar fabrika ayarına döndüm, tek başına ne yapabileceksem yapayım diye. 

O günden bu yana gazete, radyo, dergi, televizyon, internet, aklınıza hangi mecra gelirse ben o mecrada bildiğiniz, bilmediğiniz bütün görevleri üstlendim. Ve hâlâ büyük bir hevesle, aşkla, meşkle, heyecanla, tutkuyla devam ediyorum. İnsanlara, öğrendiğim şeyleri aktarmaktan büyük haz duyuyorum.

Hâlâ yazı dünyasında yaşıyoruz

Bugün yayıncılık, değişik bir form aldı. Eskiden TV aptal kutusuydu, bugün internet ne kutusu? Daha mı akıllı bir kutu? Hepimizin tartışabileceği bir noktaya geldi. İnternet kendi dilini geliştirdi mimlerle, capslerle, animasyonlu giflerle, emojilerle. Bu yepyeni bir dil. Bugün yayıncılık, sembollerle harflerin ötesine geçmiş durumda. Hâlâ da yazı dünyasında yaşıyoruz. Hâlâ Whatsapp’tayız, Slack’teyiz, blog okuyoruz, sosyal medya okuyoruz ama görsellik kendisini gösteriyor. Bu yeni dili kavrayabilen, yeni iletişim tarzını okuyabilen ve aktarabilen insanlara ihtiyacımız var. 

Algınızı, başınıza gelenler belirler

Bugün geldiğimiz noktada günün sonunda nasıl arandığımızla ilgili hepimizin bir temsili var değil mi? Hepimizin algısı var, markamızı neyle arıyorlar bizi kiminle karıştırıyorlar? O kadar çok şey anlatıyor ki bugün basit bir Google araması bile. Yayıncılığın besleneceği o kadar çok nokta var ki. Algınızı başınıza gelenler belirler. 

Hiç planlama yapmadım, hep bodoslama gittim

Hiçbir şeyi, şunu yapayım da şöyle olsun bunu yapayım da böyle olsun deyip planla yapmadım. Hep bodoslama gittim, sıfır plan ve hepsinde de o kadar güzel sonuçlara vardım ki. Çünkü hep çok sevdiğim, çok inandığım şeyleri yaptım. Hiç sevmediğim bir şeyi yapmadım, hiç inanmadığım bir şeyi insanlara anlatmadım, söylemedim, telkin etmedim, tavsiye etmedim. Hepsi inandığım, güvendiğim şeylerdi ve bunları plan program dahilinde yapmadım.

İnternette bir gayya kuyusuna bir taş atıyorsunuz ses gelmesini bekliyorsunuz ama o taş birilerine ulaşıyor, birine değiyor, dokunuyor, hayrını görüyor ve ben bunun tatminini her gün yaşıyorum. Yayıncılık dediğimiz şeyin hiç bahsi geçmeyen tarafı bu. 

Serdar Kuzuloğlu’nun İnternette dijital yayıncılık yapacaklara tavsiyeleri:

  1. Ne söylediğinizin hiç bir önemi yok. Siz ne anlatırsanız anlatın, karşınızdakinin bir ön algısı varsa onu anlayacak. Hiç boşuna dert etmeyin, ben bunu yazdım niye anlamadılar demeyin boş verin.
  2. Gerçek yok, hakikat yok. Herkesin kendi gerçeği var. Kendimi takdir ettiğim en önemli şeydir, beni gündemde göremezsiniz. Gündemle ilgili hiçbir konuda ben yokum. Güncel teknolojide, güncel futbolda, güncel siyasette yokum. Yüz yıl öncesi ya da yüz yıl sonrası beni çok ilgilendirir. Bugünkü mevzuyu konuşan çok kişi var. Benim sesim orada zaten yok olup gidecek. Zaten milyonlarca kişinin ağzından çıkan ama benim aklımdakinden daha farklı bir şey yok. Zaten her şey söylenmiş, benim sesim önemli değil. Gündemin heyecan ve telaşından uzak durmaya çalışın. Her konuda fikir beyan etmek zorunda değilsiniz. Lafınızın ağırlığının olduğu yer olabilir. Kimse sizin ne düşündüğünüzü merak etmiyor.
  3. Galat-ı meşhur her zaman kazanır. Bir şeyin eğrisi doğrusu sizin için önemli, anlamlı olabilir ama bir şey, zihinlere algı olarak hatta kelime olarak yanlış yerleşmişse o öyle kalacaktır. 
  4. Hassasiyetlerimizin sonu yok.  Mutlaka herkes yaptığınız şeylerden rahatızlık duyacak. Bu sizi yıldırmasın. Herkesi mutlu edemezsiniz. İnsanlar rahatsız olur, bırakın olsun. Yeter ki siz dürüst olun. Doğruysanız birgün insanlar sizinle bir yerlerde kesişir. Ama akıntıya göre yönünüzü çevirmeyin. 
  5. Nerede anlamlıysanız orada olun. Her mecrada yer almak zorunda değilsiniz. Bunun da bir sınırı var. Sizin yakışacağınız yerler var, yakışmayacağınız yerler var. Her mecra sizin için uygun olmayabilir. Dijital yayıncılık dediğimiz şey, her yerde var olmak değildir.
  6. Herkes tarafından beğenilip takdir edilemezsiniz. Mutlaka size gıcık olan birileri olacak. Bunun için de bir kontenjanınız olsun. Bakın peygamberleri taşlamışlar, tahtalara çivilemişler. Peygambere bunu yapan size bana neler yapmaz? Niye bu kadar ilgi alaka bekliyorsunuz? İnsanoğlu böyle, durduk yere birbirine haset eden, gıybet eden, kötülük eden tek varlık. Bu beğenilme tuzağına düşmeyin. 
  7. Size en büyük hasarı, genelde sizi en çok beğenip takdir edenler verecek. Çünkü sizi en çok beğenen, en çok seven sizden en fazla beklentiye sahip olacak. Beni çok beğenenlerden hep korkumuşumdur çünkü kafasında öyle bir Serdar Kuzuloğlu inşa eder ki öyle bir insan yoktur dünyada. Her şeyin en doğrusu her şeyin en güzeli odur. Ben öyle bir insan değilim ki, sizin gibi kusurlu bir insanım. Hiçbir iddiam da yok, hiçbir vaatte de bulunmuyorum ve rol model olmaktan çok korkuyorum. Sizi seven insanlar sizi öyle bir yere getiriyor ki onun hayatta ki bütün ideallerinin dünyadaki karşılığı siz oluyorsunuz. Böyle bir yük kaldırılabilir bir şey değil. 
  8. Belirli konularda akla gelen insan olun. Her konudan biraz anlayan adam yerine mesela üç veya bir tane konuda akla gelen insan olun. Bunun uzun vadede ne akdar önemli olduğunu göreceksiniz. Her şeye merakınız olsun ama bir konuda gerçekten edecek bol lafınız olsun. 
  9. Dijital yayıncılık dediğimizde samimi olarak hissetmediğiniz ve yaşamınıza entegre etmediğiniz şeylerden fayda göremeyeceksiniz. 
  10. Çok takipçi hiç takipçi demektir. Çoğunuz rakamların dünyasında yaşıyorsunuz. Twitter’da en keyif aldığım zamanlar üç yüz – beş yüz, üç bin – beş bin takipçim varkendi. Hepsini ismen bilirdim, benim arkadaşımdı hepsi. Benim nasıl bir insan olduğumu, ben ak derken ne dediğimi kara derken ne kastettiğimi bilirdi. Ama ne zaman ki o sayı, yüz bin, bir milyon oldu; her şeyden motivasyondan takipçi oldu. Nefret edeni, seveni, özeneni, bezeneni, haset edeni takip ediyor, her şeyi var içerisinde, çoğu beni tanımıyor bile. O zaman ne oluyor biliyor musunuz? 100 takipçiniz varken 100’üyle de etkileşimde oluyorsunuz. 1 milyon takipçiniz olunca o takipçi diyor ki: “Ya benim yazdığımı nereden görecek ki yazsam ne olur yazmasan ne olur?” Çok takipçi büyük bir kabustur. Sizin bir hedef kitleniz var, bazısı için üç yüz bin kişi bazısı için otuz milyon kişi. Ama üç yüz hedef kitlesi olan biri üç milyon takipçiye ulaşayım diye kastığında yaptığı şey raydan çıkıyor. 
  11. İnsanlara anlatacak bir şeyiniz olsun. Her şeyin özü bu. Sizin aklınızda, fikrinizde, dilinizde  insanlar için faydalı olan bir şey varsa, kendinize aklınıza fikrinize yatırım yaptıysanız, bunun çıktısını dijitalde de analogda da sahnede de sokakta da alırsınız. Ama kendinize yatırım yapın. Herkes iki tık uzakta, bir kitap yakınınızda, her şey bir Google aramasının ucunda, her şey bir sosyal medya hesabının ucunda sizin gözünüzün önüne dökülüyor. Hepimiz yayıncıyız değil mi, hepimiz okuyucuyuz? Hepimiz, bizden önce hiçbir insanın sahip olmadığı şartlara sahibiz. Ama derdimiz ne? Çoğumuz ekran aptalı olmuşuz, kafamızı kaldıramıyoruz. Sürekli ekranda bildirimler var. Ekrandan karşınıza gelen şey bitmiştir, o paketlenip bitmiştir, bayat artık bu. Mevzu buraya insanların ilgisini çekebilecek bir şey koymak. O da dışarıda. Çünkü herkes ekrana bakıyor. Dışarıdan milletin haberi yok. 
  12. Ben paylaştığımı, bulduğumu, heyecanlandığımı, ilgimi çekenleri nereden bulup paylaşıyorum? Bana bir kanaldan vahiy mi iniyor? Yok öyle bir şey. Etrafa bakıyorum, insanlarla konuşuyorum, geziyorum, okuyorum, araştırıyorum, derliyorum topluyorum, not alıyorum, birleştiriyorum, kafamda bir şekil oluşturuyorum. Bana da ait hiçbir özelliğim yok. Tek meziyetim okuma yazma biliyorum ve taş gibi sabrım var. Tek iş sabır, kendinize olan saygınız, araştırıp etmeniz. Ne olursa olsun samimi olmanız, samimiyet. Dijitalde de analogda da insanlara en çok geçen şey bu. 
  13. Bugün hepimizin söz hakkı var, unuttuğumuz şey ise hepimizin söyleyecek bir lafı yok. Hepimiz konuşmak zorunda değiliz. Eğer konuşacak bir şeyimiz olsun istiyorsak zihnimizi doldurmamız yeterli. Ondan sonra o akıp gidiyor, zaten sızıyor; Youtube’a sızıyor, Twitter’a sızıyor, kitaba sızıyor, bloğa sızıyor. Siz yeter ki zihninizi doldurun.

Bir önceki Akan Abdula: Büyük fikirler değil sürdürülebilir küçük fikirler bulun. başlıklı yazımda Akan ABDULA ve Kiğılı Talks hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir