e-günlük, Röportaj / Söyleşi

Münir Erbörü’den Ahşap Yakma Sanatının İncelikleri

Münir Erbörü

Münir Erbörü, Ahşap Yakma Sanatı Ustası

“Yeniden dirilmek yine insanın kendi elindedir. ‘Yeni bir şeyi keşfedip yapmaktansa eski kazanı kalayla onunla yap yemeğini’ derler. Yeni bir şey araştırmana gerek yok. Eskiler var sende.” diyor 1942 yılında Konya’da dünyaya gelip 1968 yılında İstanbul’da adeta yeniden dirilen Münir Erbörü. O, Türkiye’de ahşap yakma -onun deyimiyle ahşap dağlama- sanatının ilk örneklerini veren ve bugüne kadar ‘eline havya (ahşap yakma kalemi) verdiği’ 300’den fazla insanı eğiterek bu sanata yeni isimler kazandıran bir isim.

Ayakkabıcılık yapan babasından dolayı onun da ilk işi ayakkabı imalatı ve toptan satışıdır. Kardeşleri pek oralı olmamıştır ama Münir Hoca, babasının isteğiyle okul çıkışları soluğu ayakkabı imalathanesinde alır. Sonrasında da ortaokuldan ayrılıp küçük yaşta ticarete atılır.

Onu ayakabı derilerinin arasından çıkarıp ağacın ahşap haliyle buluşturan yolculuksa bilgisayar öğretmeni ağabeyinin el işi dersleri için öğrencilerine hazırladığı havyalardan birini kendisine vermesiyle başlar. Birkaç yıl eline almadığı havyayı birgün bir merakla dener ve dağlanan ahşabın kokusuna tutkun olup onu bir daha elinden bırakamaz.

O, bu hissi “Ahşapın kokusunu tattığınız zaman bırakamıyorsunuz. Bu sanki bir hastalık gibi.” sözleriyle ifade ediyor. O günden sonra hiçbir akşam havyayı elinden düşürmez, gece geç saatlere kadar sadece ahşap dağlamayla meşgul olur. Kendisine bu işi öğreten bir hoca olmadan çıktığı bu yolculukta ‘kendi kendine bulup çıkarttıkları’ ile Türkiye’nin ilk ahşap yakma ustası olacaktır. Dile kolay bu zanaata 40 yıldan fazla emek harcamıştır.

Ahşap yakmanın bir zanaat olduğunu da “Ahşap yakma sanatı, aslında daha çok bir zanaattır. Çünkü biz genelde bir resmi, bir çizimi kopya ediyoruz.” sözleriyle açıklayacaktır. Ama hemen ardından da ekleyecektir: “Her ne kadar zanaat desek de kopya desek de özellikle gravürde ana hattını çizersin. Geri kalanını siz kendiniz doldurursunuz.”

“Tamamen hayal gücüyle çizenler yok mu?” diye sorduğumda hayal gücüyle çizenlerin de olduğu ancak resim tekniğinden anlamak gerektiği cevabını alıyorum.

Küçük yaşta başladığı ticaret hayatını 1997 yılında emekli olduğunda bırakıp bütün zamanını bu zanaata adayan Münir Hoca için hat yazısını ahşap dağlama ile buluşturma fikri 2006 yılında Küçük Ayasofya’daki hat ustası bir arkadaşını ziyaretinde ortaya çıkar. Arkadaşından yazılı bir hat rica etmiş ve ahşap dağlamada hat yazısının ilk örneklerini vermeye başlamıştır.

Yıllarını verdiği bu uğraşın tarihini anlatmaya ‘ahşap yakma sanatının belli bir tarihi yok’ sözleriyle başlıyor. Bu sanatın ilk örneklerinin Amerika’daki yerlilerde deri üzerine yazılmış şekliyle görüldüğü, daha sonra Avrupa’nın birçok ülkesinde, Japonya ve Çin’de ahşap dağlama sanatının üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlandığı bilgisini paylaşıyor. Dünyanın bu sanatla bizden daha erken tanıştığını ancak bugün gelinen aşamada Türkiye’de ortaya koyulan eserlerin özellikle Avrupa’dan daha ileri olduğunu söylüyor. Bunun sebebini de onların sadece hayvan ve insan figürlerini resmetmekle yetinmeleri olarak gösteriyor. Çünkü ona göre Türkiye’deki örneklerinde de olduğu gibi ahşap yakma sanatı ebru, tezhip, hat ve resim sanatının hepsinin rahatlıkla bir arada kullanılmasına çok müsait.

Münir Erbörü

“Havyanın ısı derecesi çok yüksek olmamalıdır.”

Ahşap Yakma Sanatının Püf Noktaları

Ortaya iyi eserler koyabilmenin iki önemli detayından bahsediyor 40 yıllık ahşap dağlama ustası: Doğru ahşap seçimi ve havyanın sıcaklık derecesi.

Yapılacak ilk iş resmedilecek figürün veya yazının hangi büyüklükte yapılacağına karar vermektir. Hat için ham MDF, gravürler içinse kavak ağacı daha uygundur. Bunun sebebini de “Ham mdf serttir. Harflerin kendine özgü incelik, kalınlık, genişlik, darlık yapıları vardır. Onların bozulmaması, dağılmaması için sert ağaç kullanılır” diye açıklar. Kavak ağacının hat çalışmalarına uygun olmayışını da “Havyayı kavağa değdirdiğiniz an dağılma olur, hattın şekli değişir. Bunun sebebi de kavak ağacının lifli, yumuşak yapısıdır.” sözleriyle anlatır. Ona göre ahşabın üzerine hat yazılırken onu bir hattatın göreceği düşünülmeli, bu sebeple hattı bozmadan yazmaya özen gösterilmelidir.

Peki ya çizgiler? Çizgilere karşı çıkıyor Münir Hoca; ahşap dağlamada as’lolanın gölgelendirme tekniği olduğunu vurguluyor. Ahşabı yakarak sert, göze batan çizgilerin oluşturulmaması gerektiğinin altını “Bakın benim yüzümde çizgi var mı?” sorusuyla çizmeye çalışıyor.

Havyanın ucunun çok kızarmaması gerekmektedir; öyle ki yanıp yanmadığı belirsiz bir derecede ısınmalıdır. Aksi halde havyanın ucu ahşaba bastırıldığı an hem bir oyuk oluşacak hem de mat bir görünüm elde edilecektir. Uygun ısıdaki havya ile doldurmalar hiç boşluk bırakılmadan yapılmalıdır.

“Kopya kağıdının ahşapta iz bıraktığını fark ettim.” sözleriyle ahşap yakma sanatında önemli bir püf noktaya daha değinen Münir Hoca bundan dolayı kurşun kalem veya kurşun kalem tozu kullanmaya başladığını söylüyor. Kurşun kalem tozu resimlerin altına tamamen sürüldükten sonra ahşabın üzerine yatırıp kopyası çıkarıldığında iz kalmadığını anlatan Münir Hoca, özellikle gravürlerde bu yöntemi kullandığını belirtiyor. “Bunu pek kimse bilmez, herkes kopya kağıdı kullanır.” diyor.

Paylaştığı son bir detaysa beni çok şaşırtıyor. Bu sanatla ortaya konulan eserlerin de iyi muhafaza edilmezse solabildiğini ilk defa duyuyorum: “Vernik atılmaz ve güneşe maruz kalırsa hemen soluyor. Vernik solmasını nispeten engeller ama güneş görmeyecek. Ahşap güneşi gördükçe çalışma yapıyor.”

Münir Erbörü

“Elle değil biraz da gözle helal hırsızlık yapın.”

Ahşap Yakma Sanatı Ustası Olmak Yılları Bulur!

Bu sanatın birkaç ayda öğrenilemeyeceğini sitemle karışık şu sözlerle anlatıyor: “2 sergi açtım; sergime geldiler orada anlattım, buraya geldiler 1 – 1,5 ay eğitim aldılar. Şimdi gidip İSMEK’te ders veriyorlar. Zaten normal olarak bir tabloya başlamış olsan onu 2 aydan önce bitiremezsin. Bu 1-1,5 ayda öğrenilecek bir sanat değil.”

Piri Reis’in haritasını orijinaline tamamen sadık kalarak ahşap dağlama sanatıyla ölümsüzleştiren Münir Hoca, bu çalışmasını aceleye getirip 15 günde tamamlamıştır ancak normal boyutta bir tablonun tamamlanmasının günde 5-6 saatlik çalışmayla ortalama 20 gün sürdüğünü belirtiyor. Bu sanatı öğrenmeye başlayan bir kişinin ne kadar sürede tam anlamıyla piştiğini sorduğumda ise “Haftada iki gün olmak üzere sürekli çalışmak şartıyla 2-3 senede istenilen seviyeye gelebilir” cevabını veriyor.

Bu noktada bir ‘ama’sı var Münir Hoca’nın; bu sanatın diğer birçok sanat gibi nankör oluşuna parmak basarcasına: “Kişinin bu sanatı öğrendiği zaman çalışmayı bırakmaması gerekir. Çünkü çalışmaya çalışmaya el körelebilir. Havyanın ahşapa dokunuşu hassas olmalıdır. İşte o hassasiyeti kaybetmemek gerekir. Bıraktıklarında, aradan birkaç sene geçip tekrar başladıklarında istedikleri seviyeye ulaşamazlar.”

Münir Hoca, ahşap dağlama sanatında da insanın daima kendisini yenilemesi gerektiğini ifade ediyor: “İlk yaptığım tablolarla şimdiki tablolar arasında çok büyük fark var. Hiç durmadım. Sen eğer bir öğreticiysen kendini yetiştireceksin ki karşındakine bir şeyler verebilmelisin. Yenileyebilmelisin. Devamlı olarak bir şeyler aktarabilmen gerekir. Ben ders verirken masama geçer kendim de çalışırım. Onlara ‘ara verin, gelin yanıma izleyin’ derim. ‘Bir de elle değil biraz da gözle helal hırsızlık yapın’ derim. ‘Bir sanatçının bir şeyi yaparken seyredip öğrenmnesi helal hırsızlıktır’ derler. Bir şey çalmıyorsun, yaptığı şeyi gözle görüyorsun, alıyorsun. Bir de yaparken görün. 5 – 10 dakika yanımda seyrettiriyorum. Bir şeyler öğretmek istiyorsan bunu yaptıracaksın. Nasıl yaptığını görmeleri gerekir.”

İşine öylesine büyük bir aşkla bağlı ki 70 yaşını devirmiş ve birçok tablo biriktirmiş olmasına rağmen sabah erkenden atölyesini açıp işinin başına geçiyor. Bu sanatı öğrenmek isteyen herkese de hem atölyesinin hem gönlünün kapısı ardına kadar açık. “Talebelerimi ücret almadan yetiştirdim. Gelenler bana talebe, nesini alayım talebenin.” diyor; atölyesinin ismini niçin ‘Sabr-ı Gönül’ koyduğunu izah edercesine.

Sohbet boyunca Münir Hoca’nın anlattıklarından sosyal medyayı da aktif bir şekilde kullandığı dikkatimi çekiyor ve buna da değinmek istiyorum. Cevabı hazır hocanın: “Bu kadar öğrenci yetiştirirsen interneti de kullanmak zorunda kalıyorsun. Her gün 2-3 öğrencim ya mesaj atıyor ya soru soruyor, model, resim, hat istiyor. Eğer bir hizmeti başattıysan onu her yerde vereceksin.” Anlıyorum ki sadece atölyesinde değil bilgisayar başında da eğitime, hizmete devam ediyor Münir Hoca.

Kültür Bakanlığı ‘Ahşap Yakma Sanatı’nı Kabul Etmiyor!

Kendi imzasını taşıyan gravürlerin bugün Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın evlerini de süslediğini söyleyen Münir Hoca, Kültür Bakanlığı kaydında ahşap yakma – dağlama diye bir sanatın yer almadığı bilgisini de paylaşıyor. Bunda kendisinin de payı olduğunu ‘Orada biraz gevşeklik yaptım, üzerine düşmek istemedim.’ sözleriyle dile getiriyor. Ne devletin ne de belediyenin sanatçısına sahip çıkmayışı ise sürekli dilinde: “Ev kirasını, dükkan kirasını veremeyecek durumda olan sanatçı arkadaşlarımız var. Herkes parça parça her tarafta; herkes kendi ekmeğini çıkartmaya çalışıyor. Onların elinden tutulsa bu sanatlar daha güzel yayılmaz mı? Her sanatçı kendi gayretiyle düze çıkmaya çalışıyor, sanatını icra etmeye çalışıyor.”

Bir işte ustalaşmanın ve uzmanlaşmanın sırrı

Çaylarımızı yudumlarken “Ben hiçbir zaman ahşap dağlama sanatı dışında ikincisine el atmadım.” diyen Münir Hoca, bir işte ustalaşmanın sırrını açıklamaya başlıyor. Ona göre insan, bir işte iyi olmak için sadece o işle ilgilenmeli, emeğini sadece tek bir işe yoğunlaştırmalıdır. Ancak böylece ortaya başarılı bir iş çıkartılabilir. Hem hat sanatıyla hem minyatürle hem de tezhiple ilgilenenleri eleştiren Münir Hoca için oradan oraya atlayan, bu olmazsa öbürü olur diye düşünen kişi hiçbir işi de tam anlamıyla başaramayacaktır.

Münir Erbörü

Münir Hoca’nın eserlerindeki karizma, kendisinde saklı

Fotoğraflarını çekerken “sizin bir karizmanız var Hocam” diyorum; mavi gözleriyle gülümsüyor. “Daha önce hiç böyle bir pozum olmamıştı” diyor, obektifime bakıp sağ kaşını kaldırarak.

Münir Hoca’yla geçirdiğim birkaç saatte adeta ruhum yıkanıyor. Samimi sohbetimiz sona erip de sıcacık atölyesinden el sıkışıp ayrılırken aslında edebiyat öğretmeni olduğumu ama mesleğimi yapamadığımı söylüyorum. Röportajın ortalarında dile getirdiği şu sözleri bu defa ahşabı değil adeta gönlümü dağlarcasına yineliyor:

“Her iş kendi erbabına bırakılmalıdır. Bir insan bir iş yapar, ikincisini yapmaz. Yenteneksiz insan yoktur, her insan yeteneklidir. O yeteneğini bir şeyin üzerine yoğunlaştıracaksın. Eğitiminizi gördüğünüz  hocalarınız size ders verdiyse onu devam ettirmeniz gerekir. Onun üzerine yoğunlaşacaksınız, ikincisine geçmeyeceksiniz; o zaman yapamazsınız. Sanatçılık da öyledir. Bazı insan kalkar bakkallık da yapar, onu da yapar bunu da yapar. Yok, ayakkabıcıysan ayakkabı işinde elinden ne geliyorsa onu yukarıya kadar götür ama ikincisine atlama.”

Münir Erbörü Hoca, bu sanatı merak edenler, öğrenmek veya yerinde görmek isteyenleri pazar hariç her gün Edirnekapı’da bulunan Derviş Ali Mahallesi Kalfa Efendi Sokak üzerindeki atölyesinde bekliyor. Kendisi adına açılan Facebook grubundan da çalışmalarını takip etmek mümkün.

Bu anlamlı buluşmayı, doyumsuz görüşmeyi sağlayan sevgili Feriştah Zaferi‘ye çok teşekkür ediyorum.

Münir Erbörü Röportajından Geriye Kalanlar

Bireysel bir çabanın ürünü olan bu blogun daha da gelişmesi için küçük bir destekte bulunmak ister misiniz?




 

 

Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

3 Yorumlar

  • Yanıtla Özgür 01 Kasım 2015 at 15:24

    Hep keyifli hem bilgi açısından yararlı bir röpörtaj

  • Yanıtla Ufuk 28 Ocak 2015 at 19:15

    Böyle bir sanat olduğunu bile bilmiyordu benim sefil bünyem. Kim bilir bunca zaman yok olmak yolunda haykırıp da bizim duyamadığımız nice değerler daha vardır. Sanatı gerçekten sevdiğini iddia eden nüfuzlu şahısların bu gibi sanatları ön plana çıkaracak atılımlar yapması gerekiyor kanımca.

  • Yanıtla {Facebook üzerinden} Nazan Altın 28 Ocak 2015 at 18:39

    Hocam, çalışırken bir yandan da yazınızı dinlemek nasıl hoş anlatamam.
    Okuduğunu anlayabilmesi için mutlak konsantrasyon şartı arayan benim gibi biri için çalışırken dahi dinleyebilmek, mahrum kalmamak büyük lütuf.

    Bu arada, Münir Hoca ile ciddi anlamda bir benzerliğiniz var fark ettiniz mi?
    Kendisinin mesleğe tutunuşu ile sizin Blogculuğa tutunuşunuz…
    Nice tüm saatlerini, emeklerini harcayanlar blog olayını sonlandırırken siz hala devam ediyor ve hatta her geçen gün üzerine katıyorsunuz.

    Emeğinize sağlık, yine ! son derece keyifli-okunası bir yazı olmuş.

  • Bir Cevap Yazın