Monthly Archives

Eylül 2005

e-günlük

Neden Buradayım?

yunusevren

Türkçe blog’u keşfeder etmez 360. Yahoo blog sayfamdan buraya taşındım. Yazı ve fotoğraflarım bazı küçük değişiklerle yeni mekânında yerini aldı… Ama bu -bazı küçük değişiklikler- bazıları için büyük değişikliklerdi.

Ardı ardına, “nerede ELAYI ÖZLER BU GÖZLER yazıların?” diye mesajlar geldi.

Buna iki farklı cevabım var:

Birincisi, bu sayfalarda “Günlüklerimi” yayınlayacağım, denemelerimi ve şiirlerimi değil. Gelin bu konuda anlaşalım. Peki, “SEN BENİM YAĞMURUMSUN” yazısı neden burada diyebilirsiniz. Benim için çok önemli bir insana yazılmış bu yazıyı her an görebileceğim yerde tutmak istedim. Ayrıca o, bu sayfanın “Onur Konuğu” olsun istedim.

İkinci cevabımsa şu:

“Yaşarken mutlaka yarım bırakmalı bazı şiirleri insan.” diyor Enis BATUR. Elasını özlediğim gözler, bu gün hayatımda yok ne acıdır ki… O büyük sevdanın ne adı ne de sanı belliydi. Bu sevda hakkında bilinen tek şey, gözlerinin ela olduğuydu… Bir de, Evren’in gözlerinin elayı özlediği…

*Evren, şu sıralar İlhan BERK’ in YKY’ den çıkan “Beyit Mısra Antolojisi ” ni okuyor.

MisAfiR KaLeM{LeR}

Hepimizin Bir Anneannesi Olmuştur

{ilk (Eylül ’05) MisAfiR KaLeM yazısıdır} 

İlk olarak ne zaman “anneanne” sözcüğünü söylediğimi bilmesem de, hayatımda en çok söylediğim ilk beş kelimeden biri. Hatta üçüncüsü. Nedendir bilmem ama anneannem benim için bir yaşam tarzı olmuş. Bu hayata gelen her insan iyilikleriyle beraber çirkinlikleri de yanında getirir. Ama benim yanlışına ve çirkinliklerine rastlamadığım Devamını Okuyun

e-vreniyyat

Seni Umuyorum Beni Umursa*

Kalakaldım cümlelerinin karşısında.

Nefesimi tutup suyun altında durur gibi durdum sûretinin huzurunda.

Gözlerimi kapadım… Hem de sımsıkı…

Ama yüreğimi açtım ardına kadar, adına…

Konuş benimle n’olur!

*Enis BATUR / Pençe Defteri’nden

e-günlük

Hayata 1 Kala!

yunusevren_hayata1kala

1987 senesinin Eylül ayında ilk adımımı attım okula. 22 Eylül günü kaydolmuştum Yahya Kemal Beyatlı İlkokulu’na. O zamanlar ilköğretim yoktu, ilkokul denirdi. Daha dün gibi hatırlıyorum, annemin burnu karnında haliyle beni okula kayda götürdüğünü. O günün akşamında da kardeşim İbrahim doğmuştu. Bu doğumun benim ilkokula kaydımla bir bağlantısı olabilir mi bilmiyorum. Bir hikmeti varsa da ileride ortaya çıkacaktır zaten :)

Tam 18 yıldır öğrenci sıfatını taşıyorum üzerimde. Üniversiteden mezun olunca da öğrencilik hayatımın 19. yılını geride bırakmış olacağım. İnsan düşününce şaşırıp kalıyor koskoca öğrencilikte 18 yılı devirmiş olmasına. 

Öğleden sonra Fakülteye ilk adımımı attım. Pazartesi günkü tek dersimiz Aysun Hocanın Eski Türk Edebiyatı dersi. Sadece imzamızı attık, hocadan haftaya işlenecek konuları öğrendik, kısa bir “nasılsınız? ” muhabbetinden sonra dağıldık. Çoğu arkadaşımız dönmemiş daha memleketlerinden. Ama ben söz verdim bu yıl kendime: Son sınıfın tadını çıkaracağım, çatır çatır bütün derslere gireceğim. 

Daha okulun ilk günü dersten çıkar çıkmaz, Semih’le birlikte soluğu kütüphanede aldık. Haydi, hayırlısı bakalım. Geleceğin kariyer adamları belli oluyor değil mi :) Aynen öyle: Semih, Eski Edebiyattan, bense Yeni Edebiyattan Yüksel Lisans yapacağız; en havalısından, en kariyerinden, ennnn karizmasından ! 

Bu gün 26 Eylül ! Okul açıldı, okuuuuul!

e-günlük

102 Dostumun Adları

yunusevren_102dost9 Ağustos günü Kaybettim Dostlarımın İsmini başlığıyla hüznümü paylaşmıştım bu sayfada. Senelerdir büyük bir titizlikle yazıyordum okumuş olduğum kitapların ismini. Ama teknolojinin azizliğine uğrayıp -çöken bilgisayarım- yüzünden hepsi silinmişti.

Ve büyük sürpriz! Uzun süredir hiç açıp bakmadığım disketleri -acaba içinde neler var- diye bugün açıp baktığımda 2002’den 2005’e kadar okuduğum tam 102 kitabın listesinin olduğunu gördüm.

Yaşadığım şaşkınlığı ve sevinci anlatmam mümkün değil. Okuduğum her bir kitap, onu okuma sürecimde benim en yakın dostumdur. Ve ben en yakın 102 dostumun ismine yeniden kavuştum.

e-günlük

17 EYLÜL! SAĞLIKLI YAŞAM GÜNÜM :)

Bundan tam 3 yıl önce, Pamukkale Üniversitesi’nde okuduğum dönemdeydi. Beynimde “nokta ağrıları” diye tanımladığım baş ağrılarım ve derslerimi olumsuz yönde etkileyen hafıza zayıflığı şikâyetlerim vardı. Aydın’a gelip bir doktora başvurdum. Doktor Beyin bana ilk sorusu “Nescafe içiyor musun?” oldu. İçmek ne kelime? ÖSS’ye hazırlandığım dönemlerden kalma bir nescafe tiryakiliğim vardı. Öyle bir kupayla da yetinmezdim, bardak bardak içerdim.

Doktorun söylediğine göre nescafe, beyin hücrelerini inanılmaz bir hızla öldürüyormuş. Buna bağlı olarak nokta ağrıları ve unutkanlığa yol açıyormuş. Nescafenin aroması suya karıştığı için daha da zararlı oluyormuş, ama gözünü sevdiğim Türk kahvesinin aroması (telvesi) suya karışmayıp, dibe çöktüğü için zararlı değilmiş. Hatta günde 1 fincan Türk Kahvesi mutlaka içilmeliymiş.

 Bunları öğrendiğim gün tarih 17 Eylül 2002 idi. Ve kendime çok ciddi bir söz verdim: “Bugün itibariyle nescafeyi bırakacağım ve bir daha asla içmeyeceğim.” Sonra “madem nescafeyi bırakıp sağlıklı yaşamaya karar verdim, bari tam olsun asitli içecekleri de bırakayım” dedim. O gün -coca cola ve pepsi firmaları çok üzgünüm ama- kola ve gazoza da veda ettim. Devamını Okuyun

e-vreniyyat

Kendimi Sorgulu(yorum)

HAYATIN HANGİ NOKTASINDA DURACAĞIMI ŞAŞIRDIM!

Çok karmaşık her şey… Daha bir kaç saat önce bir arkadaş, insanlara karşı çok sağlam durduğumu söylemişti. Son bir haftadır yaşadıklarımı gözden geçirdim de… Hele bir de kendimi öyle bir sorguya çektim ki… Yeryüzündeki en zayıf insan olduğuma kanaat getirdim.

Henüz tam anlamıyla başlamadığım şu “korkunç hayat” karşısında nasıl bir tavır sergileyeceğimin şaşkınlığı içerisindeyim.

Anlıyorum her seferinde ve her seferinde yeniden unutuyorum: “Ben yalnızım.” Yalnız da değilim, YAPAYALNIZIM.

Kim değil ki… Benim sorunum beni ilgilendiriyor. Yaram ancak bana acı veriyor işte. Güzel mesajlar, telefonda söylenen güzel sözler, dostluk sıfatları, ebediyete kadar beraberlik söylemleri… Öyle bir an geliyor ki, hepsi silinip gidiyor. Anlam yüklediğim onca insan, değer verdiğim onca yürek bir anlık şaşkınlığımı bekliyor, sırtlarını dönüp gitmek için.

Sen de aynı şeyi yaptın. Şaşırdım açıkçası. Yalan değil, vuruldum da yığılıp kaldım… Oysa sen, diğerlerinden çok daha fazla severdin sanki beni. Öyle derdin, ‘bırakmam’ derdin.

Ya sen. Hadi o gitti, yaptı bir nankörlük. Peki ya sana ne oldu?

Biraz fazla ışık saçıyorsan etrafına, inan yalnız kalmaya mecbursun. Daha az sevilmeye, sırtından vurulmaya ve içten içe nefretle anılmaya mahkûmsun. Aşk boyutunda yaşanan dostluklar, Mevlana’nın Mesnevilerine gömülmüş de asırlar öncede kalmış Ya Rabbi!

Düşüp düşüp kalkmak önemli olan. İnsanın canı çok acıyor belki ama dizlerimin acısı gönlümün sızısından daha çok değil. Yüreğim sevdasız yapamıyor benim. Bugün sana ağıtlar yakarken, biliyorum, yarın bir başka sevdaya ağlayacak…

Sen Evren’i bilmezsin. Bilmediğin gibi tanımazsın da… Canından bir parçayı -bu yaşına rağmen- gömmemiş olmanın tecrübesizliği, ölümün olgunlaştırdığı ruhumun karşısında ne kadar da aciz değil mi? Cümleler bile, senin için ya da senin için siyah birer noktadan ibaretse, daha ne gerek var yazmaya…

Ben yazarak yaşıyorum ama…

Sorguya çekiyorum kendimi, hesap veremiyorum yaşamış olduklarımdan ötürü… Acıyor içim, içimde dev gibi bir korku.

Sadece bir su damlasından ibaret olmak, bazen daha bir cazip geliyor bana… Küçük bir su damlası… Bir var, bir yok… Neden biliyor musun, içine kendinden başka bir şey alamıyor da ondan… Yalnız başına, sadece kendisinden ibaret bir su damlası o…Zaten aksi olsaydı, o bir su damlası olur muydu?

Ben YunusEvren… Dost peşinde dostluğa susamış bir su damlası…