BÜYÜDÜKÇE KÜÇÜLDÜM

Küçük adımlar atıp, büyük laflar ettim. Alçak sesle konuşup, yükseklerden uçtum. Büyük lokma yedim, büyüklük tasladım; büyüdükçe küçüldüm. Ben, insanların gönüllerinin alçaldıkça kendilerinin yüceldiği gerçeğini fark edemedim. Komşum açken ben tok yattım. Canımdan bir parça üst katta kuru ekmekle soğan yerken ben alt katta kahkahalarla karnımı doyurdum. Bir yetimin başını okşayana cennet vaat edilirken, ben kollarından tutup cenneti kapı dışarı ettim. Bu dünya benim sandım, Allah! dedim, cenneti satın aldım sandım. Kırk minare dikerken cümle aleme karşı, mezarıma kırk bin kubbeli bir cehennem inşa ettim. Kendim ettim, kendim buldum. Yine de bunca yüzsüzlüğümle utanacak yüz bulamadım.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

KAYBETSEYDİM, BULMAZ MIYDIM?

Keşke kaybetmek, yıllar önce kaybolan küçük sarı kepçemden ibaret olsaydı. Ve her kaybedilen’in yerine yenisi alınıp telafisi mümkün olsaydı. Babamın uzak diyarlardan getirdiği, gurbet kokan hediyelerinden biriydi o küçük sarı kepçe. Birgün bir sokak oyununda bir çamur birikintisinin içinde ansızın kaybolup gitti. Günlerce eksik kaldı çocukluk oyunlarım. Büyüdükçe daha neleri kaybetmedim ki. Kaybedilenler ya bulundu ya da onların yeri doldurulamadı bir daha. Sonra kaybedilenlere “babam”ı da ekledi büyükler. Biz onlara akraba dedik. Ben, sadece oyuncaklar kaybolur sanırdım o zamanlar. Baba kaybolunca yerine yenisi koyulamıyor, ona ulaşmak bir daha mümkün olmuyor sanırdım. “Ölen, kaybolmaz” dedim sonra. Eğer öyle olsaydı 11 yıl nasıl geçerdi. Buluruz, buluşuruz birgün -sözde- kaybettiklerimizle. O halde bırakın, vefat eden’e “öldü” deyin; “onu kaybettik” demeye ne hacet! Kaybetseydik, bulmaz mıydık onları?

—-

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

Tecrübe Edebildiğimiz Kadar Yaşıyoruz

Kalkıp burada “inanmıyorum” diye yazsam… Neye inanmadığımı “ilişkilere” diye açıklasam… Yuvarlak cümleleri “akrabalık ilişkilerine” diye sabitlesem… Biraz daha ileri gidip isim versem… Haddimi aşıp özel hayatımla beraber büyük harfle yazılan özel isimleri de [de]şifre etsem… Bütün sorumluluğu ben üstlensem… Yaşanılanların hesabını yalnızca ben vermeye kalksam… Bir de ukalalık yapsam… Adıma yaraşır patavatsızlığımı saygısızca konuştursam… Atasözlerini sıralasam, tecrübelerimden yola çıkıp… Özdeyişlerle desteklesem haklılığımı(zı)… Şiirlere hiç dokunmasam, tek bir dizesine yer vermesem hayatımdakilerin duygusuzluğu yüzü(süzlüğü)nden… Bu kaçıncı bayramdır yasa bürünen / bürüdükleri. Ağlatabildikleri kadar kendilerini güçlü hissedenler, en çok diz çöküp “ah” dileyenler. Üzebildikleri kadar neşelerine neşe katanlar, en çok bağdaş kurup kahkaha atanlar. Yaşadığımız kadar tecrübe ediyoruz hayatı. Yanlış yazdım: Tecrübe edebildiğimiz kadar yaşıyoruz hayatı. İşte tecrübeler öğretiyor ki ahir zamanda inanmamalı akrabalık ilişkilerine. Öğrenen haklı bu durumda, öğreten haksız! Yıllardır kanayan bir yaradır koltuk değnekleri olmadan yolda yürümek… Kanadının biri olmadan uçmayı hayal etmek… Hayal edip uçmaya yelteniyor yavru kuşlar da başını huzura eğen yürekler huzur bozmaya devam ediyor.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

BİRER YABANCIYIZ

Şu an bulunduğumuz durumda hepimizin etkisi vardı. Hepimiz sorumluyduk yaşadıklarımızdan. Yalnız kalamadık bir türlü. Kendi kendimize bir hayat yaşayamadık.

Anlatmak istediğim toplumun genel yapısı değil. Büyüklerin yanlış müdahale ve yönlendirmeleri yüzünden koptuk, soğuduk, uzaklaştık birbirimizden. Gözden ırak, kendi kendine hayatlar yaşamayı tercih ettik.

En yakın arkadaşlarımız listesinde adlarımız yer almadı. Oysa çocukluğumuzun hatıra defterlerine tam aksi notlar düşülmüştü. Sahip olduğumuz ortak değerler o çocukluk yıllarımızda yaşandı, kaldı zaten.

Şimdi bütün bağlarımız ve ortaklığımıza rağmen, büyüklerimizin bu dünyaya armağan ettiği birer yabancıyız.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

YALANLARIM

Sana söyleyecek yalanlarım var!

Ve sana verecek kemik bilyelerim var çocukluğumdan. Ütüp ütüp sakladığım fruko kapaklarla dolu ceplerim. Tek atışta devirdiğim dokuz kiremit şahit, yeniden dizerken yaptığım hilelere. 9 canım daha var, küçüklüğümüzde oynamaya doyamadığım yakar toptan.

En çok içinde mavi dalgası olan bilyelerimi sevdim. Bir de kemik olanlarını… Ve hep nefret ettim kendimden, söylediğim yalanlarla senden çaldığım 9 can yüzünden.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Bizim Oralar Gibi Değil Buralar

Buraların havası bizim oraların havasına benziyor. Hava sıcak, güneş yakıyor. Ama bizim ağaçlarımız gibi gür değil ağaçları. Toprağı bizim oranın toprağı gibi kokmuyor.

İnsanları da bizim insanımıza benzemiyor. Soru sorunca buranın insanına, alışageldiğim gibi cevap vermiyorlar bana.

Toprağımı özlüyorum Yunus’un denizi. Tadım, tuzum, havam yerinde değil. Yollarımı özlüyorum yaban diyarlarda; yolunu gözlüyorum buralarda.

facebook’evreni facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

YIKILIR DAĞLARIM

Güvendiğim dağlara kar yağar, yıkılır dağlarım. Ummadığım taş baş yarar, dost bildiklerim dağılır. Yıkılır dağlarım, yaslanıp güvendikçe. Dağılır dost bildiklerim, candan öte sevdikçe.

Her şeyi özetlemek bir iki cümleyle kolaydır da… Çekilen acıyı dile getirmek, söküp atmak yürekten ne mümkündür! “Hayatta her şey yalan senden başka” der, yılan misali içindeki nefret. Sağ tarafı gönlümün, öyle demez inatla. Akıl almaz, aklım almaz, kimse anlamaz gönlümden dökülen sözlere, bütün bunlara rağmen:

Sen olmasaydın burada
Burası olmayacaktı hayatımda.
Sen olmasaydın hayatımda
Ne çok şey eksik kalacaktı dünyamda!

Sen yoksun ya şimdi burada… ben tutunamıyorum hayata… Sen soluk olmuyorsun ya bana… boğulacak deniz bulamıyorum çalkantılarımda… sensiz, nefessiz, dağsız, dalgasız, dostsuz… yıkılıp gidiyorum!

Not: Yukarıdaki yazı ünlü radyo programcısı Nur Şentürk tarafından Temmuz 2009’da seslendirildi ve videoblog olarak {şu sayfada} yayımlandı.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik