İlk Kadın Hayali Merve İlken Röportajı

Çocukluğumda kalan bir hatırayla, Hacivat ve Karagöz’le Çağlayan’daki eski bir binanın birinci katında yeniden karşı karşıya geldim. Sırtında taşıdığı yedi yüzyıllık geleneğe rağmen ne Hacivat ne de Karagöz,  eskimişti. Tüm gölge arkadaşlarıyla, karşımda capcanlı duruyorlardı. Türkiye’nin Ustaları Projesinin İstanbul ayağının redaksiyonlarını yaparken dikkatimi çekti Merve İlken; biyografisinde “ilk Türk kadın Karagöz oynatıcısı” yazıyordu. Beni Merve’ye getiren bu ünvanıydı elbette ama başka özellikleri, sosyal rolleri yok muydu? Bunca zaman, hayaliler hep erkek miydi, hiç mi bir kadın “Ben de perdenin arkasına geçip Karagöz oynatacacağım” dememişti? Bunları kendi kendime düşünmek yerine gidip atölyesinde bizzat Merve’ye sormak istedim. Röportaj için kendisini aradığımda, ustasıyla birlikte Aydın’ın Söke ilçesindeki bir ilkokulda gösterideydi. Bir şubat akşamı iş çıkışı Ustası Suat Veral’le atölyelerinde misafir ettiler beni. Elinde büyüdüğü, bu sanatı ve mesleğini öğrendiği Suat Hocası, başlı başına bir yazı, hatta belgesel konusu. Gölge oyununda Türkiye’nin yaşayan duayen hayalilerinden kendisi. Merve’yle sohbetimize dair aktaracağım notların birçoğunda Hayali Suat Veral’in röportaj aralarında söylediklerinden de fazlasıyla faydalandığımın altını çizmeliyim. 

Merve, dur durak bilmeyen, yorulmak nedir hissetmeyen bir hayali. Omuzlarında Karagöz ve Hacivat gibi Türk gölge sanatının dev karakterlerinin yükünü -daha doğrusu- sorumluluğunu taşımanın bilinci ve hocasından aldığı terbiyeyle son derece mütevazı bir duruşu var. Geleneklerine ve millî değerlerine sahip çıktığı; duyarlılığını, inanç, fikir ve ilkelerini bu topraklardan, bayrağımız ve milletimizden aldığı her hâl ve sözünden anlaşılmakta. Röportaj boyunca hikâye anlatırcasına akıcı konuşmakta; tonlama ve vurgularına özen göstermekte. Sorularımı da Suat ustasına her seferinde teşekkür ederek ya da onu referans göstererek yanıtladı.

Aslında Merve de ilk kadın Karagöz oynatıcısı olduğunun farkında değildir. Arşivi geniş ustasının sayesinde öğrenir, yıllardır emek verdiği sanattaki ilk kadın olduğunu. Yüzyıllarca Karagöz tasviri çizen, perdenin arkasına geçip ona ses veren bir kadın hiç olmamıştır. Vakti zamanında buna niyetlenen olmuş da dönemin şartları müsaade mi etmemiştir bilinmez ama artık devir o devir değildir.

Merve İlken röportajını, Spotfiy’dan da dinleyebilirsiniz.

Tabii artık o dönemden bu döneme birçok şey değişti. Birçok meslekte artık kadınların yeri var. Bu da olması gerekiyordu. Çünkü hiç bu sanatı icra eden bir kadın yok. Bir de baktığımızda gölge oyunundaki birçok karakter erkek karakter. Hiç yapılmamış, belki çok heves eden oldu ama doğru yolu, ustayı bulamadı ya da erişemedi, bu da olmuş olabilir. Benim avantajım bu noktada ustam bence.

Bu sanatın içine doğmasına, aile geleneğinin bir parçası olmasına rağmen onu endişelendiren bir durumdur “İlk kadın karagöz ustası” olma gerçeği. Bu özelliğiyle zamanla basının da ilgisini çeker, Merve’nin isminin başında “ilk kadın Karagöz sanatçısı”, “Karagöz ve Hacivat ustası, “ilk kadın hayali”, “geleneksel gölge oyunu ustası” gibi ünvanlar kullanılmaya başlanır. Peki, Merve bu ünvanlardan en çok hangisini benimsemektedir?

Aslında en başta tabii ki en çok benimsediğim hayali. Çünkü ustalara da geleneksel olarak verilen mahla, hayalidir. Bu işin de kadın tarafından da bakılınca hayali, ustaysan ustasıdır yani, hayali kelimesi… “İlk kadın hayali” bence daha çok benimsediğim bu.

Herkes onu farklı ünvanlarla tanımlarken Merve’nin sahiplendiği “ilk kadın hayali” ünvanı, bu röportajın vesilesi gibi görünse de gölgenin ardındaki Merve’yi biraz daha kazımaya çalışıyorum. Ona verilen hazır sıfatlar yerine o, kendisini nasıl tanımlardı? Türkçe Sözlük’te bir madde olarak eklenseydi, Merve İlken’in karşısına ne yazılmasını isterdi? 

İşini iyi yapmak için uğraşan, iyi bir ustaya denk geldiği için çok şanslı olan bir kişi. Hani burada amaç kendimi övmek değil de yaşadığım şeylerin başlığı olarak söyleyebilirim çünkü detay bazen çok daha derin oluyor.

Söylediği gibi detaylar çok daha derin hem hayatında hem de sanat uğraşısında. Mesele Karagöz’ü perdeye koymaktan, Hacivat’ı seslendirmekten ibaret değildir. Merve deriyi kesmekte, tasvirler çizmekte, dekor ve kıyafet hazırlamakta, bunlar için en doğru kumaşı aramakta, insanların sorularını yanıtlayıp onlara gölge oyunu hakkında bilgi vermekte. Elbette yaptığı işler bunlarla sınırlı değil. Tasvirlerin gramajı, boyutu, perdenin ölçüsü hepsini hesap etmektedir. Çocukların gözlerinin tablet ekranının netliğine alışkın olduğu gerçeği bile göz önünde bulundurularak Hacivat ve Karagöz’ün perdedeki netliği ve canlılığına özen gösterilir. Kök boyası, istenen o canlı renkleri vermeyeceği için özel boyalar geliştirilir. Merve, bu ayrıntıları anlatırken, uzun saatler çalışıp yorulduğunun da altını birkaç kez çiziyor.

Eminim Merve, Hacivat ve Karagöz’le ilgili sorular soracağım beklentisi içindeydi. Oysa ona uzatılan her mikrofonda, yöneltilen her soruda onun sanatçı kişiliği, verdiği uğraş belki de gölge oyununun gölgesinde kalıyordu. Hacivat ve Karagöz’e tekrar döneceğiz, boynumuzun borcu elbette ama Merve’yi biraz olsun onların gölgesinden çıkarıp kendi gölgesinden görüp tanımak istedim. Bugüne kadar kendisine hep Karagöz sorulan Merve’nin gölge oyunun dışında kalan hayatına dönüp bakan mı olmamış yoksa Ramazan’dan Ramazan’a sıkıştırılan kısıtlı zamanlarda vakit mi kalmamış bilmiyorum. İstanbul’da doğup büyümüş, çocukluğu ve gençliği Şirinevler’de, Kağıthane’de, Kartal’da geçmiş Merve’nin nasıl bir çocukluk geçirdiğini merak ettim.


Biz bazı arkadaşlarımızla da konuşuruz, ben 1989 doğumluyum. Muhtemelen şey diyoruz, bu sokakta oynayan sokak oyunları kültürünü alan son nesil gibi bir şeyiz. Sokakta kızlar ip atlar, sek sek oynardık ya da arkadaşlarımızla evcilik oynayan bir çocukluk geçirdim. Güzeldi. Ben mesela bebeklerimi de konuştururdum. Alırdım böyle hepsini dizerdim karşıma bebeklerimi de konuştururdum. Annem çok söyler bana, çok izlemişimdir seni öyle diye. Napıyorsun o bebeklerle oyuncaklarla falan diye. Demek ki yaratılışta bir şey varsa o demek ki buraya temas edecekmiş. Sokakta futbol da oynadım, maç da yaptım. Klasik büyüyen bir çocuk değildim. Her şeyden bir dal, her şeyden bir tutam yaptım yani evet sokakta maç da oynadım, bebeklerimi de konuşturdum.

Renkli bir ailede büyüdüm

Tam da tahmin ettiğim gibiydi, sokakta oynamayan, bebeklerini konuşturmayan; kesip biçmeyi, boyayıp renklendirmeyi sevmeyen, sus pus bir çocuktan Karagöz’e can Hacivat’a ses veren bir hayali nasıl çıksın? Dışarıdan baktığımda Merve’nin hayalle gerçek arası bir yaşamı var. Gerçekten böyle midir? İnsanlarla iç içe olmaya çalışan, eğlenmeyi, incelemeyi, analiz etmeyi seven bir karakteri olduğunu vurgularken Merve, iş dışındaki hayatında da gezmeyi, film seyretmeyi, kitap okumayı seven sosyal bir insan olarak tanımlıyor kendisini. Hem lise yıllarında hem üniversitede, gölge oyunuyla uğraştığı hiçbir aşamada kendini tamamen sosyal hayata kapatmamış. Fırsat buldukça kendisini dinlendirmeye, dinlemeye çalışmış. Standart şeyleri yapmayı sevmemekte, elini attığı şeyleri farklılaştırmaya çalışmaktadır. Farklı alanlarda, farklı şeyler yapmalıdır.

Renkli bir aile yapısı vardı bizde açıkçası. Karagöz’ün de içinde olması ya da farklı sanatlarla ilgilenen. mesela annem terzidir, dikiş dikmeyi çok sever. İşte benim lisede bitirdiğim bölüm modelistlik stilistlik, üniversitede halkla ilişkiler. Böyle farklı alanlardayım ama beni herhâlde buna çeken çok küçük yaşta Karagöz ve Hacivat’ı tanımam oldu. Bugün bile bakıyoruz çocuk, Karagöz’ü gördüğü zaman gözleri kocaman açılıyor. Bir şey hissediyor bence onda, böyle bir hissiyatı var Karagöz’de. muhtemelen beni de tutan şey oydu, Karagöz’le Hacivat’ı. Tabii ustamın o zamanlar evde provaları yaparken de evde oynatıyor olması, masasında onu boyarken çizerken renklendirirken bir şeyleri yapıyor olması benim muhtemelen en çok o dikkatimi çekti. Dolayısıyla o çalışmaları da gördüğüm için ustam da sağ olsun “Haydi sen de bu kadar izliyorsun artık bu işin içine gir.” dediği noktada beni heyecanlandıran buydu.

Gönlünde Radyo Sinema Televizyon okumak varsa da yolu modelistlik – stilistlikten halkla ilişkilere uzanır. Lisede ve üniversitede aldığı eğitimler, ustasından edindikleriyle birleşip gölge oyununa ayrı bir ruh katacaktır. Karagöz’le Hacivat’ın tasvirlerini çizerken de onların kıyafetlerini tasarlarken de fuarlarda ve gösterilerde gölge oyunu meraklılarıyla iletişim kurarken de diplomalarının katkısını fazlasıyla görmektedir. Ciddi anlamda 17 – 18 yaşlarında öğrenmeye başladığı gölge oyunu sanatı, onun toplumla bağını güçlü şekilde kurmasını da sağlamıştır. Okul çıkışı hamburgerciye takıldığı lise yıllarında, zaman zaman sınıf arkadaşlarıyla da paylaşır gölge oyunu deneyimlerini. Yadırganmaz ama bu işi nasıl yaptığına şaşıran da olur pek umursamayan da. Tam da bu noktada  “şimdiki aklım olsaydı” dediği bir şey olup olmadığını soruyorum Merve’ye.

Şimdiki aklım olsa çok daha fazla onları bunun içine katmak isterdim. En azından bu dünyanın ne kadar geniş ve ne kadar renkli olduğunu göstermek isterdim, tabii ki bunu isterdim.

Güncel olaylara göre yeni karakterler çıkarabiliyoruz

Sanatıyla içli dışlı olmuş hayatına dair anlattıklarını dinledikçe, Merve’nin “hayali yaşamı”nın Karagöz perdesinde en sevdiği tasvirlerden biri tarafından anlatıldığı anlar canlandı gözümde. Yıllarca erkek hayaliler tarafından seslendirilen Karagöz, Merve tarafından kendisine hayat verilmesini acaba nasıl karşılıyor? Merve’nin duygularını öğrenebiliyoruz ama perdedeki gölgelerin sözlerini şimdilik duyamıyoruz. Ancak birgün perdede, gölgeler dile gelip Hayali Merve’yi anlatırlarsa eminim en başta Hacivat ve Karagöz, kendilerini çizdiği, renklendirdiği, seslendirdiği, onlara ışık olduğu ve bu harikulâde sanata dair gösterdiği tüm çaba için ona minnettar olduklarını dile getireceklerdir.

Siz bunu söyleyince gözümde bir şey canlandı. bunu hiç düşünmemiştim. Perdede bunu canlandırmayı hiç düşünmemiştim, olur niye olmasın?

Karagöz de anlatabilir yapar yani, Karagöz’le değişik bir konu olur onun için ama işte o an ne düşünürüm nasıl bir hikâye çıkarırım evet belki başka bir karakter de bambaşka olabilir, Merve İlken’i anlatabilecek, ya da ilk kadın Karagöz sanatçısını anlatabilecek yeni bir karakter de çıkarılabilir zaten oyunlarımız gereği güncel konularımız gereği yeni karakterler çıkarıyoruz.

Umarım ilk kadın hayali olarak günlük tutuyor, gölge oyununa dair deneyimlerini not alıyordur diye düşünürken Merve’nin ileride kitap yazma hedefinden haberdar oluyorum. Gösterilerde insanlarla girdiği diyaloglar, yaşadığı birçok olay ona ilham vermekte, hikâyeler biriktirmektedir. İlk kadın Karagöz sanatçısının hayatını, deneyimlerini yazmanın yanında Karagöz’ün çok daha derin dünyasıyla ilgili şeyler de yazmayı planlaması inanılmaz heyecan verici. 

Seslendirme gölge oyunun en önemli ayrıntılarından biri. Seslendirme yeteneği de bir hayalinin sahip olması gereken özelliklerin başında yer almakta. Merve’nin de sık karşılaştığı soruların başında sesi ve seslendirme yeteneği gelmekte. Seyircilerin büyük çoğunluğu Karagöz’le Hacivat’ı bir kadının seslendirmesine şaşırırken birçoğu da Merve’nin sesini çok tanıdık bulmakta ve TRT Çocuk’ta seslendirme yapıp yapmadığını sormaktadır. Her biri birbirinden önemli ayrıntılarla vücut bularak seyirci karşısına çıkan gölge oyununa can veren son nefes, şüphesiz hayalinin sesidir.

Her bir karakterin farklı bir sesi var. Hacivat’ın daha ince, Karagöz’ün daha kalın gibi mesela. Ama işte oyunda koyduğunuz herhangi bir karakter, mesela kadın karakterleri şey diyorlar, Karagöz’ü Hacivat’ı çıkarıyorsunuz kadın karakterler de çok var, bu kadar çok karaktere kendi kadın sesinizle nasıl bölünüyorsunuz? Bölünecek, yapacak bir şey yok Mesela kimisi daha peltek konuşur kimisi daha ince konuşur işte Karagöz’ün karısı mesela, yine kadın karakter ama daha böyle dobra daha böyle baskın bir karakter. Onu da seslendirirken ona göre.

Ses, tahmin ettiğim gibi gölge oyununda Karagöz’le Hacivat’ın deyim yerindeyse sırtlarını yaslayacakları kadar önemlidir. Hayali olmak isteyen biri için eğitimin en önemli parçalarından olduğu kadar hayalinin mesleği boyunca üzerinde çalışmaya ve titizlenmeye devam etmesi gereken de en önemli uğraştır. Ses ve tasarlanan tasvir ayrılmaz bir bağla birbirine muhtaçtır. Hayali, bunun bilinciyle hareket eder.

Bir iki gün öncesinden bazen çok daha öncesinden burada perdemizi kurup da ses çalışmalarımı yaparım Çünkü o sesin de hazırlanma süresi var, insanız nihayetinde hasta olabiliriz, o sesi önceden ısıtmak gerekir. Mümkün olduğu kadar dikkat ediyoruz ama bu oyun öncesi… Mesela bazı karakteri perdeye koyuyorum bir sesle, sonra diyorum ki bu olmadı bunun sesini değiştirmem lazım. Sıfırdan bir oyun hazırlayacaksam evet süreç çok daha uzun ama o gün mesela iki gün sonra gösteriye çıkacağız, benim burada prova yapıp o sesi hazırlamam lazım. Süreç şeye göre değişiyor, daha önceden planladığım, oturttuğum bir oyunsa iki gün sonra ben onu sahneleyeceksem, örnek veriyorum iki gün öncesinden çalışmaya başlıyorum, ama sıfırdan bir şey hazırlayacaksam onun süreci çok daha uzuyor.

Hacivat ve Karagöz’ü perdede karşımıza çıkarana kadar her bir ayrıntı, uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Tahmin edildiği üzere haftanın çoğunu atölyede, sanatıyla içli dışlı geçirmektedir Merve. Zihnindeki düşünceleri kâğıda döker, yapılacak gösterilerin programlarını hazırlar. Bol bol çizim yapar. Bu çizim ya var olan tasvirlerin farklı kostümlerle tasarlanması ya da zihninde beliren yeni bir karakterin tasvirinin yapılmasıdır.

Mesela Karagöz’ün sadece klasik bildiğimiz kırmızı kıyafetiyle değil, Karagöz birçok meslekte de olduğu gibi birçok alanda da farklılık gösteriyor. Ona göre de bir şey tasarlamak lazım. Burada en önce oyunun konusu, Karagöz ya da Hacivat ne olacak, ya da orada karakter neyi temsil edecek bunları belirlemek çok önemli Ondan sonra da karakteri ona göre tasarlayacaksanız sıfırdan onun için uğraşıyorsunuz ya da Karagöz’ü olduğu gibi sahneleyecekseniz ona göre çalışıyorsunuz.

Ezbersiz dünya: Gölge oyunu

Bir hayali olarak Merve’nin sorumlulukları perdenin, ışığın hazırlanması, tasvirlerin çizilmesi değildir şüphesiz. Hayali kendini sürekli güncel tutmalıdır. Merve de bunun bilinciyle her gösterinin içeriğini ve en önemlisi dilini, güncel tutmaya çalışmakta. Hitap edecekleri seyirci grubu yetişkinlerden mi ilkokul çağındaki çocuklardan mı yoksa gençlerden mi oluşmaktadır? Bu sorunun cevabı hem gösterinin hazırlık sürecinde hem de gösteriden hemen önce çok önemlidir bir hayali için. Bu sebeple Merve, gösterinin başında “selamlama” denilen açılış bölümünde perdenin önüne çıkmakta, selamladığı seyirci kitlesinin profilini analiz etmekte. Ne de olsa az sonra ışıklar sönecek, gölgeler dile gelecek, hayali tüm marifetiyle doğaçlama yeteneğini konuşturacaktır. 

Şimdi ben bu neslin çocuğuna bugünü anlayabilecek ya da onu anlayabilecek kavrayabilecek esprileri yapmam lazım ya da o konuyu işlemem lazım ki çocuk o dünyadan, perdeden kopmasın. Bir çocuğa oynatıyorsam o çocuğun dünyasında neler var onu anlamam lazım. İlk aşama tasvir yapmaktır, mesela çizim, tasarım, tasvirdir, oraya gelene kadar da eğer ben güncelleyeceksem bu sanatı Karagöz’ü yeşil göz yapamam ama kıyafetini değiştirebilirim. Bunun gibi farklı şeyleri katabilmem lazım, benden sonraki nesli yakalayabilmem için. Çünkü bu zamana kadar gelen ustalar da bunu yapmışlar. Osmanlı’dakini bir şekilde yansıtmışlar ama mesela bir Çelebi vardır, Çelebi’nin kıyafeti daha ceket pantolon kafasında bir fes, belki ileride fes değil de başka bir şapka koyarım mesela gibi. Bu şekilde kendimi güncel ve aktif tutmam lazım. Bu da bence tasarım çizim kesim ya da perdede sahnelemenin dışındaki kimsenin bilmediği aslında hamur yoğurulurken içine katıldığı ufak tefek şeyler bunun gibi.

Ezbersiz bir dünyadır gölge oyunu. Metin ezberlemek, gölge oyunun aslına aykırıdır. Ezber olur, bir metne bağlı kalınırsa eninde sonunda değnek senkron kaçırır. Bu sebeple hemen her şey hayalinin kafasında kurgulanır ve doğaçlama yeteneğiyle perdede hayat bulur. Merve, elbette notlar aldığını söylüyor ama sabit bir metne bağlı kalmak yerine o notları kendi içinde pişiriyor. Her gösteride, seyircinin profiline göre güncellenen, seyircinin de beklenmedik sözlü müdahalesiyle hazırcevaplık gerektiren, bu sayede hep diri kalan bir Hacivat ve Karagöz. 

Hacivat ve Karagöz’ü diri tutmak, her daim canlı kılmak saatlerce ayakta kalmayı da gerektirmektedir. Merve, hem masa başında hem fuar stantlarında hem de perdenin arkasında uzun saatler çalışmaktadır. 

Bizde şey var yani insanlar bakıp geçsinler değil, bakıp geçtiği zaman Karagöz’ü görüyor zaten ama onun içine, dünyasına çekmek lazım. 

diyor Merve. Yolunun kesiştiği hemen herkese gölge oyununun çok bilinenden az bilinene, tüm tasvirlerini anlatmaya çalışmaktadır. Hangi karakterin niçin ortaya çıktığını, tasvirlerin yapımında kullanılan derinin özelliklerine kadar hemen her ayrıntıyı içtenlikle paylaşmaktadır. Özellikle çocukların dikkat süreleri göz önünde bulundurularak gösterileri yarım saat, kırk beş dakika aralığında tuttuklarını söylüyor Merve. Ne çok kısa olmalı ne de çok uzun. Elli dakikalık bir gösterinin hazırlık süreciyse saatleri, günleri, hatta bilgi birikimi ve deneyimi göz önüne alırsak;

Çok daha uzun. Onu hayal etmek, oturtmak, beğendiniz beğenmediniz, çıkarttınız, işte perdeye koydunuz ama yok bu böyle olmadı dediğiniz süreç, ona alışma süreci bunlar hep bazen öyle bir şey geliyor ki kafanızda kurduğunuz, perdeye yansıtığınızla farklı oluyor. Süreç uzuyor.

Bir hayali olarak onu en zorlayan ayrıntının ne olduğunu sorduğumda beklemediğim bir cevap alıyorum Merve’den. Her aşamada bir zorluğun olduğunu ancak en çok espri konusunda zorlandığını söylüyor. Yapacağı espriye insanların gülüp gülmeyeceği , esprisini pasladığında seyircinin bunu algılayıp algılamayacağı Merve için çok önemlidir. Peki, “beni en zorlayan ayrıntı” dediği espriye seyirci gülmezse, morali bozulmakta mıdır?

Yok, yok moralim bozuluyor demeyelim de Karagöz’üm konuyu anlatıyor, Hacivat’la konuşuyor ediyor, çocuğun bir tanesi diyor ki “ama öyle değildi o” mesela diyebiliyor. Orada o çocuğu cevaplamak lazım. İşte ona hazırlıklı olmak lazım. Oyunu mesela kafanızda tasarlıyorsunuz ama böyle tepkiler de geliyor. Hazırcevap şeyi çıkıyor yani. Belki orada zorlanır mıyım diye düşünüyorum ama bence çocukların dilinden anladığım için hiç şey kalmadım ay keşke de bunu böyle söylemeseydim dediğim bir şey olmadı.

Hayalinin sahip olması gereken özelliklerin başında gelen hazırcevaplık, Merve’nin çocukluğunda da sahip olduğu bir özelliktir. İşin içinde pişerken bu yönünü daha da geliştirir. Hiçbir zaman duygusal, içe kapanık bir çocuk olmamıştır. Hem konuşkan hem de konuşulanı dinleyen bir çocuktur. İlk kez girdiği bir mekânı, yeni tanıştığı insanları gözlemler, sindirir, kamera gibi kaydeder her şeyi, sonradan kendini açar. Bu özelliğinden dolayı sessiz sakin biri olarak nitelendirilir. Oysa o her şeyi önce analiz etmekte, birikim yapmakta, malzeme toplamaktadır. Yoksa suskun olmak, geri planda kalmak pek ona göre değildir. Zaten, Karagöz oynatan birinin içe dönük bir yapıya sahip olması ne mümkündür?

Aranan tek özellik dışa dönük, girişken ve hazır cevap olma değildir elbette, muhakkak daha başka birçok kritere sahip olmalıdır hayali.

Yani muhakkak. Tabii ki bu işi ileri taşıyacak, el verebileceğim biriyse tabii ki kriterler olması lazım çünkü beni ustam da o kritere göre seçti. Bugün herhangi birini yoldan çevirip de “Haydi sen gel Karagözcü ol ama hiç yeteneğin yok, seslendiremiyorsun ama yine de Karagözcü ol” diyemeyiz. 

Hayali, kendi oyununu yazıp seslendirebilmeli

Hayalinin bu kadar çok yeteneği barındırmak zorunda olması, usta çırak geleneğinin nesilden nesile aktarılmasını da yavaşlatmakta, yeni Karagöz ustalarının daha az yetişmesine sebep olmaktadır. Birçok yeteneğin bir insanda toplanması gerektiğinden böyle birini bulmak da gelenek ve kültür deneyimini aktarmak da zorlaşmaktadır. Bir hayali, iyi analiz yapabilmeli, seslendirme yeteneği olmalı, tasarım becerisi, el yeteneği bulunmalı ama…

Çizim tasarımı olmasa el becerisi olmasa çok iyi seslendiriyor olsa bu da onu kurtarmaz. Çok iyi tasarım yapıyor ama seslendiremiyor da olsa e bu da onu kurtarmaz çünkü gölge oyunu dediğiniz zaman kendi tasvirini yapan, kendi oyununu yazan ve kendi  seslendiren kişidir hayali. Bunlardan birini yapamadığınız zaman eksik kalır, tamamlanmış olmazsınız, sadece yapmak için yapılır o.

Karagöz’le Hacivat hâlâ yaşıyor

Malzeme, hayatın içindedir, bu sebeple Karagöz’ün halkın içinde olması gerekmektedir. Merve, bu cümleyi kurunca Hacivat ile Karagöz, bir dönem gerçekten yaşayıp halkın arasında dolaştı mı diye soruyorum. Aslında sormaya çalıştığım onların gerçekte yaşayıp yaşamadığı değil, bir hayali olarak Merve’nin gölgenin gerçekliğine inanıp inanmadığı…

İnanıyorum aslında hâlen daha yaşadığına inanıyorum çünkü toplumda var; Karagözler de var Hacivatlar da Tuzsuz Deli Bekirler de var, yok değil. Bugün bir haber kanalını açtığınızda bir sürü karakter var orada gölge oyununda olan. Ama yani şöyle, biraz daha uzatarak anlatırsam evet gölge oyunu belki Uzak Doğu’dan çıkan Endonezya, Japonya , o taraflardan gelen bir sanat ama Anadolu topraklarına gelince bir şekil almış çünkü Anadolu’ya geldiğinde bir Karagöz – Hacivat olarak gelmişse bu ve bunu ortaya çıkaran Şeyh Küşteri de bir şeyden esinlenmişse bence şey demiştir o, bizim toplumumuzun bir gölge oyunu olacaksa o Karagöz ve Hacivat olmalı. Çünkü bambaşka bir şey yansıtıyor orada. Belki toplumda işte çok çıkıntı olan her şeye karışan ya da yanlış anlayan bir karakterle, onu sürekli düzeltmeye çalışan, doğruyu anlatan, birbirine iki zıt farklı karakterin bir araya gelip komik bir şey çıkarıyor olması ya da komik olmasının yanı sıra bilgilendirici de bir şey çıkarıyor olması çünkü o dönemde de o insanlar onları izlerlerken bir şey öğrenmiş olabilirler. 

Hayali, Hacivat’la Karagöz’ün bir zamanlar yaşayıp yaşamadığına inanmaktan çok onları benimsemeli, onların dünyasından bakıp onlar gibi düşünebilmelidir. Merve’ye göre bu çok daha kıymetlidir. Kimi zaman gölge oyununda seyircilerin kahkahalarının gölgesinde kalabilmektedir bu gerçek… Çoğu zaman da söz konusu eğlencenin ışığında aydınlanmaktadır tüm gerçeklik. Görünürde perdedeki her tasvirin görevi âdeta eğlendirmektir ama asıl gayeleri öğretmektir. İlk saniyesinden son dakikasına kadar gülünecek bir oyun değildir perdede yaşananlar, Karagöz’ün de seyirciyi sadece güldürmek gibi bir görevi yoktur. Farkında olunmayanı fark ettirir, doğruyu güzeli gösterir. Merve, toplumdaki bu yaygın yanlışın altını çizerken, Hacivat’ı mı Karagöz’ü mü kendisine daha yakın hissettiğini merak ediyorum. Kahkaha atıyor bir an, muhtemelen bugüne kadar ilk kez karşılaşıyor bu soruyla. 

Eğer renkli karakterimi çıkaracaksam ortaya muhtemelen Karagöz’dür o. Ama daha doğrucu Davut olacaksam Hacivat’tır. Terazinin iki tarafı onlar. 

Karagöz’ün nasıl diyeyim şimdi klasik olacak ama yaptığı hataları Hacivat düzeltiyor ya bir şeyde dengelemesi lazım yani hep negatif negatif olmuyor.  Araya bir pozitif lazım, dengelensin. Bence öyle ikisini ayıramıyorum.

Hiçbir evladını birbirinden ayıramayan bir annenin cevabı gibi âdeta Merve’nin sözleri. Ama birbiriyle sürekli atışan bu iki evlattan birini, perdenin arkasında kayırdığı hiç olmamış mıdır?

Mesela Karagöz hep böyle daha bir yanlış anlayan, daha böyle bir cahil tip gibi görünüyor ya, şimdi Hacivat onu düzelttiği zaman ben şey diyorum bazen orada yumuşak kalbim direkt “Ya öyle düzeltmese miydi acaba ya da o olamaz mı ya” falan, yani Merve olarak onu düşünüyorum ama sanatçı kimliğim işin içine girince dengelemek gerekiyor orada tabii ki. Üzüldüğüm taraflar oluyor, Karagöz keşke öyle yapmasaydın diye. Oluyor yani, olmuyor değil.

Biri anlatıyorsa o hikâyeyi, o benim

Hacivat ve Karagöz, halkın içinde dolaşmalı diyen Merve’nin, sokakta yürürken veya otobüste, kendini onlardan biri gibi hissettiği, onları da zihninde beraberinde taşıdığı hiç mi olmamaktadır? Ben cevabın evet olacağını, o karakterlerden birine büründüğünü bazen hissettiğini söyleyeceğini zannederken tam tersi bir cevap alıyorum: 

Kendimi tamamen bir karaktere adamışlığım yok. Daha çok ben kendim olmayı seviyorum çünkü ben kendim olursam tarafsız bir analiz yaparım ve ona göre hani orada bir konu varsa bir adam kavga ediyorsa karşı tarafı da dinlerim, karşı taraf ne diyor? Ya anlamadan dinlemeden konuşuyor tam da Karagöz gibi bir adam diyebilirim. O yüzden ben Merve açısından bakmayı tercih ederim.

Kendim olayım ona göre karakterleri eşit dağıtayım istiyorum fikir olarak da düşünce olarak da. O benim için daha iyi bence. Sadece Karagöz gibi düşünmek de  yorar insanı ya da sadece Hacivat gibi sürekli doğruyu düşünmek de yorar.

Karakter olarak ikisini de seviyorum, ikisini de dengelemeye çalışıyorum ama onun dışında o kitapta biri anlatıyorsa o hikâyeyi o benim galiba. Ben anlatıyorum yani. Hacivat’ı, Karagöz’ü anlatıyorum, orada ata binmiş giden Çelebi’yi anlatıyorum, onu anlatmam lazım çünkü hayali olarak amacım da o zaten, onu anlatmak, onu aktarmak. Evet yaşıyorsunuz, Karagöz gibi de Hacivat gibi de düşünmek, Bebe Ruhi gibi de çocuksu düşünmek zorundasınız. Ama onu öyle aktarabilmeniz için de o bir dünya ve siz onu biraz daha geriden bakıp da ne oluyor bu dünyada kim ne yapıyor diye de düşünmeniz gerekiyor. İyi bir Hacivat iyi bir Karagöz ya da herhangi bir karakteri iyi yansıtabilmeniz için.

Karagöz’ün bir büyüsü var

Karagöz, Hacivat’a göre halk arasında daha popüler. Bu, Google aramalarına bile yansımakta. Google’da Karagöz 13 milyon 800 bin, Hacivat 4 milyon 310 bin sonuç vermekte. Karagöz, atarlı giderli yapısı, hep yanlış anlayan ve bu özelliğiyle de seyirciyi güldüren taraf olması gibi özellikleriyle halk arasında sempati kazanırken; Karagöz’ü sürekli düzelten, her şeyin en doğrusunu bildiği izlenimi veren Hacivat’ın bu özelliğinden dolayı sanki seyirci onunla arasına görünmez bir mesafe koymakta. Öyle ya doğrucu Davutlar genelde pek sevilmemektedir. 

Bütün bir senaryo, bütün bir döngü Karagöz’ün yanlış anlayıp yanlış iş ortaya çıkarmasıyla başlar, ana malzeme o belki ama bence bugün günümüzde Karagöz, çocukları ya da insanları güldürdüğü için daha esprili daha… Çıkıntı karakter demek istemiyorum, çok bir çıkıntı değil Karagöz aslında ama bence Karagöz’ün bir büyüsü var. Sevmek ya da onun dediğini dinlemek perdede bambaşka, bazen tarifi olmayan şeyler olur ya bence Karagöz de ondan bir tanesi. Hani var, ortada, biliyorsunuz, seviyorsunuz, ilginizi çekiyor ama hani Karagöz’ün öyle bir büyüsü var ki bambaşka şey de var yaşayarak belki… Gerçekten çok büyük hayranı olarak anlayabileceğiniz bir şey. Karagöz’ün ince bir çizgisi var. 

Merve’nin Karagöz’ü tanımladığı bu sözler, aslında onun farkında olmadan Karagöz’ün tarafında olduğunun da kanıtı, ama en önemlisi Hayali Merve’nin bir anlamda kendine de itirafı gibidir. 

Röportaj sırasında hem Hayali Suat’tan hem Hayali Merve’den bizde kostümlü Karagöz olmadığı, kostümlü Karagöz’ün İran geleneğinde var olduğu; Hacivat ve Karagöz’ün sadece Bursa’yla sınırlandırılamayacak kadar her ile ait olduğu gibi birçok şey öğrendim. Edindiğim en önemli farkındalıksa Suat Hocanın ifadesiyle tek tek her Karagöz oyunun, belgeseli çekilecek, kitapları yazılacak kadar değerli; yaşanan ve yaşatılan şeylerin gerçek manadaki eserler olduğu.

Hayali Suat, Hayali Merve’yi, Merve yeni hayalileri yetiştirse de seslerinde, zihinlerinde, bedenlerinde Hacivat ve Karagöz’e 21. yüzyılda yeni yaşanmışlıklar kazandırsalar da endişe verici bir gerçek var: Türkiye’de bu zanaatı işleyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Öyle ki hayatlarını gölge oyununa vakfeden ustalar, yetiştirecek insan bulamamaktan şikâyetçi. Bu sebeple ne acıdır ki dünyanın “nasıl yapıyorsunuz?” diyerek hayranlıkla hücum ettiği gölge sanatımız, biraz da yok olmaya yüz tutmuş. Yüzyılları aşan geleneğe tabi bir sanat olsa da Karagöz ve Hacivat’ı yaşatmak, geleceğe aktarmak için onu güncel tutmak gerekiyor. Aksi hâlde “Karagöz yok oldu gitti” cümlesinin karşısında duramayız. Dünyadaki benzerlerinin aksine Türk gölge oyunu, çok renkli bir toplumun ışıyan gölgesi değil, gerçeğin ta kendisi. Hayal dünyası desek de bir o kadar gerçeği yansıtan gölge oyununun ışığına çok ihtiyacımız var. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir