e-günlük

Down sendromlu çocuklar blog yazabilir mi?

Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Aslında cevabı öğrenmek için girişimlerde bulundum. Özellikle genç neslin blog yazması konusundaki hassasiyetimi beni az çok okuduysanız biliyorsunuzdur. Yine bu hassasiyetle “Down sendromlu çocukları da blog yazarı yapabilir miyiz?” sorusunun cevabını öğrenmek için ulaştığım Down sendromu merkezli bir vakıf ve bir dernekle yaşadığım iletişim kazası yüzünden bu sorunun cevabını hâlâ öğrenemedim. Eğer hayatınızda veya çevrenizde Down sendromlu herhangi biriyle temasınız varsa lütfen bu yazıyı okumaya devam edin.

Kendisi de bir zamanlar blogcu.com’da bir blog sahibi olan ancak yıllar önce blog yazarlığını bırakmış sevgili Feriştah, şubat ayında beni aradığında Down sendromlulara destek olmak için maratonda koştuğunu, çalıştığı şirketteki iş arkadaşlarını farklı desteklerde bulunmaları için organize ettiğini anlattı. O anlattıkça benim heyecanım daha da arttı ve epeydir bilinçaltımda dönüp duran fikir su yüzüne çıktı. “Feriş, down sendromlu çocuklara blog yazdıramaz mıyız?” dedim; ben de onlara belki bu şekilde bir katkı sağlayabilirdim. Destek verdiği derneğe bu blog fikrimizden bahsetmesini ve onlarla beni tanıştırmasını rica ettim. Aradan haftalar geçti (1), Feriştah’tan ses çıkmayınca kendisine tekrar hatırlattım (2); “Aklımda arayacağım” demesinin üzerinden yine günler geçince “İnternet çağındayız, ben iletişim için neyi bekliyorum ki?” deyip söz konusu derneğe aklımdaki projeyi anlatan bir e-posta gönderdim.

  • (1) Çıkardığım ders: Bir arkadaşınız bir konuda sizden yardım / destek rica ediyorsa onu sıcağı sıcağına çözmeye çalışın; ötelemeyin.
  • (2) Çıkardığım ders: Bir girişimde bulunmak istiyorsan asıl muhatabına doğrudan kendin ulaş; aracı kullanma. Bir tanıdık kapıyı aralayabilir ama kapıyı asıl açacak sensin.

Yazdığım e-postada farklı projelerle çalışma hayatına dahil edilen Down sendromlu gençlerin dijital dünyada da varlık göstermeleri, blog açarak tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi internette de kendilerini ifade edebilmeleri mümkün müdür; eğer mümkünse bu konuda elimden gelen desteği sağlamak istediğimi belirttim. Bugüne kadar hiç Down sendromlu biriyle tanışmadım, neler yapıp yapamadıkları konusunda -basında çıkan haberler dışında- sağlıklı bir bilgiye sahip olmadığımı; bu sebeple Down sendromlularla ilgili hem bir oryantasyona ihtiyacım olduğunu hem de blog yazarlığı projesini kendileriyle yüz yüze konuşmak istediğimi vurguladım. E-postama yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından “projenize çok sevindim” benzeri bir cevap geldi. E-postamın altına özellikle telefon numaramı da eklememe rağmen gelen cevabın devamı “Şu an yurt dışındayım beni pazartesi arayın.” şeklindeydi. (3)

  • (3) Çıkardığım ders: Biri e-postanın sonunda telefon numarasını yazıyorsa muhtemelen kendisini aramanız içindir. Burada iki sorun daha var: Bir STK yetkilisinin sosyal sorumluluk bilinciyle kendisine ulaşan kişinin “istek ve heyecanını” sıcağı sıcağına değerlendirmek yerine iki gün sonraya ötelemesi ve ona “beni arayın” deme kabalığında bulunması.

Bana cevap yazan kişinin o an “yurt dışında” olduğu ayrıntısı açıkçası beni ilgilendirmiyordu. E-postam “genel”e atılmıştı ve muhtemelen dernekte görevli birkaç kişiye daha ulaşmıştı. Yurt dışında olan kişi iki gün sonra kendisini aramamı istemek yerine yetkili başka bir arkadaşının aynı gün benimle iletişime geçmesini sağlayabilirdi. Yıllardır farklı sivil toplum kuruluşlarıyla temas halinde olup onların gönüllülük tarafında işlemeyen yönlerini üzülerek gördüğüm için bu ayrıntıya takılmayıp (ki eskiden çok takılırdım) pazartesi günü söz konusu kişiyi aradım. İlk arayışımda telefon açılmadı, ikinci arayışımda meşgule verildi ve nihayet geri aranarak epey ayrıntılı bir telefon görüşmesi gerçekleştirdik.

Telefonun diğer ucundaki kişinin sesinden memnuniyetini ve projeye duyduğu alakayı anlayabiliyordum ama arada geçen “Bizim piarımız (PR) için de çok iyi olur” cümlesini duyduğum an “gönüllü olarak baktığım şeyin STK tarafındaki hesabı”nın bu olmaması gerektiğini düşündüm. Karşı taraf, 21 Mart Down Sendromlular günü yaklaştığı için çok yoğun olduklarını, gençlere yönelik eğitim veren merkezlerinin de mayıs gibi eğitim – öğretim yılını sonlandıracağını anlatıp önümüzdeki yıl için bu projeyi konuşabileceğimizi söyledi. (4)

  • (4) Çıkardığım ders: Eğer bir gönüllü, bir proje fikriyle size geliyorsa onun o heyecanını ve enerjisini sıcağı sıcağına yönlendirin, değerlendirin. Günler, haftalar, aylar sonraya ertlenen fikirler soğurken, gönüllüde ilk günkü istek ve arzuyu yakalayamayabilirsiniz. Bence yapılması gereken 21 Mart hazırlıklarını ve eğitim – öğretim yılının sona ermesini bahane etmek yerine beni derneğe davet etmeli, projeyi en azından yüz yüze konuşup fikrin planı, yol haritası kâğıt üzerine dökülmeliydi.

Ben rahatsız olduğum bu durum ve kafamda oluşan soru işaretlerine rağmen nezaketimi bozmayıp renk vermedim. Hiçbir zaman da rahatsız olduğumu dile getirmeyecektim ama bu görüşmenin hemen ardından Feriştah’ın arayıp “Derneğin kurumsal iletişiminden sorumlu arkadaşıma senden ve projenden bahsettim, hemen kendisine bir e-posta atmanı bekliyor.” dedi. Feriştah, kurumsal iletişimden sorumlu arkadaşına ulaşıp projemden bahsetme konusunda oldukça geç kalmıştı, ben çoktan farklı bir yoldan derneğe ulaşmayı denemiştim ama bu son gelişmeden çıkaracağım bir ders daha vardı. Bu isteğin üzerine söz konusu kişiye bütün bir süreci tekrar özetleyen oldukça sert bir e-posta gönderdim. (Aslında abartıyor olabilirim, sadece bana göre gönüllülerle iletişim konusundaki sıkıntılarını vurgulamaya çalıştım.) Ve ne oldu biliyor musunuz? Tahmin ettiğim gibi “kurumsal iletişim” sorumlusu e-postamı, ilk yazıştığım yönetim kurulu üyesine yönlendirmiş olacak ki kendisinden “teessüf” dolu ve ufaktan suçlandığım bir yanıt aldım. Peki kurumsal iletişim sorumlusuna ne oldu? Beni muhatap almadı. Ne o gün ne de bugüne kadar görevi “iletişim” olan o kişi bana ne telefonla ne de e-postayla dönüş yaptı. Görevini, benim e-postamı yönetim kurulu üyesine yönlendirmekle yapmış olmanın huzuru içinde olduğunu düşünüyorum ama benim onlara uzattığım eli, proje fikrimi niye havada bıraktı onu merak ediyorum. (Merak etmiyorum aslında.)

Merak etmiyorum çünkü onlara son cümlem şuydu: “Sizinle en azından böyle bir fikri paylaştım. Başka blog yazarlarıyla bu projeyi hayata geçirebilirsiniz; harika da olur. Ama gönüllü insana ulaşmak çok zorken kapınıza gelmiş birini kaçırmak, yapacağınız onlarca PR çalışmasıyla, gönüllü kazanma etkinlikleriyle telafi edilebilecek bir durum değil. Lütfen gönüllülerle “vakit kaybetmeden”, “sağlıklı” ve “doğru” iletişim kurmak için kurum içinde bir fikir birliğine varın.”

Bu olayla neredeyse eş zamanlı olarak Down sendromlularla ilgili bir vakıfla da yine e-posta aracılığıyla temasa geçmiştim. Hatta e-posta atmadan önce vakfı arayıp bir yetkiliyle görüşmek istemiştim; telefona bakan kişi, sekreterin de herhangi bir yetkilinin de o gün vakıfta olmadığını söylemişti. Vakfın internet sitesi bana pek güncel gelmediği için e-postanın da yabana gideceğinden endişeliydim; endişemi telefonun ucundaki kişinin yanıtları daha da artırdı. Ben yine de yazdım ve e-postamın onlara ulaşmama ihtimalinden dolayı 11 gün sonra vakfı aradım. E-posta trafiğinin vakıfta nasıl işlediğini, telefon ahizesini birkaç kişinin eline alıp bana bir türlü istediğim cevabı verememelerinden az çok anladım. En nihayetinde telefonu vakfın müdürü olduğunu söyleyen kişi aldı. “Evet biliyorum blog yazarlığıyla ilgili e-postanızı gördüm.” dedi; ama üslup o kadar rahattı ki “E-postadan haberiniz var ve 11 gündür yanıtsız mı bıraktınız?” deyince karşı tarafta sinirler gerildi. Müdürümüz bana önce blogun, blog yazarlığın tanımını yaptı; “Ne var 11 gün cevap vermediysek?” dedi ve asıl can alıcı soruyu sordu: “Amacın ne? Niye biz?”

Aslında haklı olabilir. Otistik çocuklarla ilgili de düşünebilirdim bu projeyi veya bir engelliler derneği ile iletişime geçebilirdim. Müdür bana bunları sorgulatırken öyle yüksek perdeden konuşuyor ve çatışma dili kullanıyordu ki o an gerçekten “keşke telefonum ses kaydı alıyor olsaydı” diye içimden geçirdim. Tam bir skandaldı; telefonda dakikalarca resmen azarlandım ve suçlandım. Zaten her şey ayrıntılı bir şekilde e-postada yazıyordu ama ben yine de neyi, niçini izah etmeye çalıştıkça bağıran, azarlayan müdür karşımda yüksek duvarlar örüyordu. Acaba onu o kuruma müdür olarak koyanlar kendisine bunun için mi maaş veriyor bilmiyorum ama büyük bir hayal kırıklığıyla “güzel bir şey yapmaya çalıştım ama bu tavrınızla her şeyi batırdınız.” diyerek telefonu kapattığımı çok iyi biliyorum. (5)

  • (5) Çıkardığım ders: Para verip kurumunuzda çalıştıracak kişiyi rahatlıkla bulabilirsiniz ama parayla gönüllü bulmanız imkansız. Özellikle sosyal sorumluluk alanında bir sivil toplum kuruluşuysanız -bana göre- müdürünüzden çaycınıza kadar kurumunuzda çalışan hiçkimsenin gönüllülerle ve potansiyel gönüllülerle ufak da olsa bir münakaşa yaşama, onlara sinirlenme lüksü olamaz. Gönüllüler, genellikle daha alıngan ve işleyişi daha çok sorgulayan bir yapıya sahiptir. Üstelik sosyal sorumluluk bilincine sahip kişileri bulmak bu denli zorken STK’ların gönüllülere yönelik kıymet bilmez tavrı akla ziyan bir durum. 

Bu kadar bahsettim; projenin tam olarak ne olduğunu da yazayım. Her iki STK’nın gönüllü iletişimindeki talihsizlikleri yüzünden detaylandırılamayan proje aslında oldukça basit:

Down sendromlu çocukların / gençlerin de blog açarak blog yazarı olabileceğini düşündüm. Gerçek hayatın içinde yer almaları gerektiği gibi dijital dünyada da yer almaları açısından bloga sahip olmaları önemli bir farkındalık oluşturacaktı. Dijital ortamda da kendilerini ifade edebilmeleri açısından blog açmaları önemli bir adım olabilirdi. Aklımdan geçen gönüllü blog yazarlarından oluşan bir ekip kurmaktı. Eminim iletişim halinde olduğum hangi blog yazarına çağrıda bulunsam seve seve projeye dahil olurdu. Down sendromlu gençlerden kimlerin blog yazarlığı eğitimi alabileceğini STK belirlerken diğer yandan Down sendromlularla sağlıklı iletişim kurabilmemiz için bizi bir eğitim sürecinden geçireceklerdi. Sonrasında haftalık bir takvim belirlenecek ve her hafta bir blog yazarı arkadaşımız, blog yazarlığı üzerine konuşmak için gençlerle bir araya gelecekti. Ya ortak bir blog açıp her gence ayrı bir yazar hesabı verilecek ya da her gence özel bir blog açılacaktı. Her bir Down sendromlu kardeşimiz ile bir blog yazarını eşleştirecektik. Böylece eğitim sürecinde ve sonrasında herkes sorumlu olduğu Down sendromlu gencin yazılarının kontrolü, yayımlanması, düzenlenmesi konusunda ona rehberlik edecekti. Aynı zamanda hepimiz yazılan her yeni yazıya yorumlarımızla destek olacak, onları motive etmeye devam edecektik.

Projenin özet hali bu şekilde; dileyen bunu geliştirebilir uygulayabilir. Belki de gerçekleştirilmesi çok mümkün değildir; bunu gerçekten hâlâ bilmiyorum. Ben iki girişimde bulundum ama duvara tosladım. Bu yazıyı okuyan ve bu fikrin mümkün olduğuna inanan duyarlı birileri varsa ne âlâ. Bu konuda elimden gelen desteği sağlamaya, gönüllü olarak böyle bir uğraşın içinde yer almaya her zaman hazırım. Belki bir gün gerçekten olur, gerçekten.

  • (6) Çıkardığım ders: Etrafımda Down sendromlu biri veya yakını olan hiç kimseyi tanımadığım için ya bir vakıf veya bir dernek aracılığıyla bu teması kurmanın daha kolay olacağını düşünmüştüm. Meğer öyle değilmiş. Feriştah’la telefonda konuşurken “Down sendromlu gençlerin çalıştığı bir kafe varmış acaba oraya mı gidip onlarla tanışsam, aklımdaki bu fikrin ne kadar mümkün olup olmadığına orada onlarla mı karar versem?” dediğimde bana gönüllülük yaptığı dernek aracılığıyla bunu yapmanın daha sağlıklı olacağını söylemişti. Ya o yanıldı ya ben ilk düşündüğümü yapmalıydım.
  • (7) Çıkardığım ders: Sadece bu olayda değil geçmiş yıllarda başka sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerim sonrasında anladım ki en güzel gönüllülük bireysel gönüllülük. Herhangi bir kuruluş bünyesinde gönüllülük yapma fikrinden artık iyice uzaklaşmıştım ki son yaşanan olay bu yöndeki önyargılarımı daha da pekiştirdi. Sosyal sorumluluk alanında faaliyet gösteren STK’lar için “bağış yapan” gönüllünün makbul olması gibi bir durum var Türkiye’de. Bedenen, zamanını harcayarak, becerilerini kullanarak gönüllü desteği sağlamak isteyenlere STK’ların ağız burun kıvırdığını bizzat biliyorum. Türkiye’deki STK’lar düzenli bağış yapan gönüllü önceliğinden/arayışından vazgeçmeyi deneseler ne güzel olacak.
  • (8) Çıkardığım ders: Dijital çağda yaşamamıza ve mobil cihazlarımıza bu denli gömülmemize rağmen kurumlarda e-posta kültürünün yerleşmemesi (2017’yi yarılamak üzereyken bile) ne acıdır. En büyük sorun, e-postaları kontrol etme, cevaplama görgüsünün hâlâ kazanılmamış olması. Diğer bir sorun da genele atılan e-postaların kurumda yetkili herkese dağılmaması; yazışma trafiğinin takip edilmemesi. Yönetim kurulundan herhangi biri veya müdür tayin ettiğiniz kişi vereceği cevapla, vermediği cevapla (hatta geciktirdiği cevapla) önemli bir kayba sebep olabiliyor. Bu durum çoğunlukla telafi edilemiyor. Karşı tarafın heyecanı gidiyor, kuruma karşı önyargısı oluşuyor veya en basit ihtimalle “vazgeçiyor.”.

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bir önceki Sen mi sanal zorbasın ben mi sanal mağdurum? başlıklı yazımda Alaattin Ciminli, e-communication bullying ve electronic bullying hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

6 Yorumlar

  • Yanıtla Muratcan Gümüş 30 Mart 2017 at 13:10

    Evren hocam merhaba,

    yazını gerçekten beğenerek okudum ve bu konudaki düşüncelerimiz 100% örtüşmekte.

    Ülkemizde gönüllülük kavramı maalesef pek gelişmiş değil ve gönüllü olarak çalışmak isteyen insanlara -özür dileyerek söylüyorum- aptal gözüyle bakılmakta. Müdürün telefonda dediği gibi ‘niye biz?’ ya da ‘neyin peşindesin?’ tarzından gereksiz soruları cevaplamak zorunda kalmakta işin bir diğer boyutu. Ne de olsa insan maddi bir karşılık beklemeden bir iş yap(a)maz, yapmamalı da..

    Refah düzeyi yüksek ülkelerde her bir birey yaşadığı topluma karşı sorumlu olduğu fikriyle yetiştirildiğinden, çocuğundan yüksek mertebelerdeki insanlarına kadar hepsinin konuya bakış açısı bizden çok daha farklı. Millet olarak bu konuda katetmemiz gerek uzun bir yol var önümüzde.

    Selamlar

    • Yanıtla e-vren günlüğü 01 Nisan 2017 at 11:19

      Üniversite yıllarımdan beri farklı sivil toplum kuruluşlarında gönüllülük yaptım, dünden bugüne “zihniyet” anlamında değişen pek bir şey olmadığını görüyorum Muratcan. Her şeye rağmen “burası Türkiye” diyenlerden olmayacağım çünkü gönüllülük tecrübelerim dahilinde “eleştirme değiştir” inancına sahip oldum. Kişisel girişimimlerim de bu yazı da bazı şeyleri “değiştirme” adına bir adım.

  • Yanıtla özlem 30 Mart 2017 at 08:43

    Ne güzel bir düşünce ama ne çok baltalayan olmuş…
    Down sendromluların çalıştığı o cafe geldi benim de aklıma ilk olarak, tebessüm cafeyi diyorsun galiba. Onu önerecektim ki yazının son kısmında zaten sen de bahsetmişsin. Dilerim her şey istediğin gibi ilerler bundan sonra.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 01 Nisan 2017 at 11:21

      Bahsettiğin ve medya çokça haber olan o kafeye zaten mutlaka gitmeyi çok istiyorum Özlem. Birkaç işgüzar yüzünden hayallerimizden vazgeçmek bize yakışmaz ;)

  • Yanıtla Handan 30 Mart 2017 at 06:38

    Ama art niyetin neydi Evren, durup dururken kimse iyilik yapmak istemez! :)

    Bunu düşünen insanın orada neden oturduğu bellidir bana göre.

    Yazık. İnsanda ne heves ne enerji bırakan bu kişiler kim bilir ne fırsatları yok ediyorlardır.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 01 Nisan 2017 at 11:24

      “Dünyayı sen mi değiştireceksin be adam” zihniyetindekilerin benim bu girişimimi art niyetli algılamasına şaşırmıyorum zaten Handan. Üzüldüğüm tek şey, bu kişiler önümde duvar olduğu için asıl Down sendromlulara ulaşamamış olmam. Belki bu yazı bazı güzel şeylere vesile olur; bugün olmasa bile yarın mutlaka olur.

    Bir yorum yazın