Hayatımda ilk kez, 44 yaşında pasaport edinerek yurt dışına çıktım. Türkiye sınırları dışında adım atmam gereken ilk yer aslında Avusturya’nın Bregenz kentiyken ayak bastığım ilk şehir İspanya’nın üçüncü büyük kenti Valensiya oldu. Bregenz meselesini belki başka bir yazıda anlatırım.
8–12 Aralık tarihleri arasında, dört gece beş gün Valensiya’da kaldım. Açıkçası bu yolculuğa büyük bir hevesle çıktığımı söyleyemem. Kendi adıma zor, keyifsiz bir döneme denk gelmişti. Hatta daha gitmeden, bir an önce İstanbul’a dönmeyi istiyordum. Arkadaşlarımın hafta sonunu İspanya’nın farklı şehirlerinde geçirme yönündeki ısrarlarına da bu yüzden kulak tıkadım. Buna rağmen, son günümde içime beklenmedik bir hüzün çöktü. Çünkü İstanbul’u adım adım yürüyerek dolaştığım gibi, Valensiya’yı da beş gün boyunca yürüyerek keşfetmiş, şehirle sessiz bir bağ kurmuştum. Valensiya’yla hikâyemi yarım bırakarak döndüm. Ama biliyorum ki bu hikâyeyi tamamlamak üzere, bu kez tek başıma, yeniden oraya gideceğim. Üstelik bunun için şimdiden can atıyorum.
İlk kez yurt dışına çıkmak, benim için hem tedirgin edici hem de gerçekliğine inanmakta zorlandığım bir deneyimdi. Uçaktan inip havalimanında yürümeye başladığım anda bile etrafımdaki her ayrıntıyı dikkatle izledim. Zaman zaman, “Gerçekten başka bir ülkede miyim?” diye düşündüğüm oldu. Doğduğumdan beri Müslüman bir ülkede, ezan sesleriyle yaşadıktan sonra farklı bir dinin egemen olduğu bir coğrafyada bulunmak da bana tuhaf hissettirdi. Muhtemelen ileride daha fazla ülke görürsem, şu an şaşırdığım pek çok şeye şaşırmayacağım :)
Valensiya beni palmiyeler, çam ve turunç ağaçlarıyla karşıladı. Aydınlı biri olarak bu bitki örtüsüne fazlasıyla aşinaydım. Bu sebeple bir Avrupa şehrindeymişim hissinden çok, Antalya ya da İzmir’deymişim duygusunu yaşadım. Arkadaşlarım “medeniyeti hissediyorsun değil mi?” diye sorduğunda, beklenen türden bir şaşkınlık yaşamadığımı söyledim. Beş günün sonunda da aynı noktadayım. Elbette Türkiye’de gördüğüm şehirlerle Valensiya arasında belirgin farklar var; ancak Avrupa Birliği standartlarının yalnızca Valensiya’dan ibaret olmadığının da farkındayım.
Şehir planlaması açısından Valensiya oldukça ferah. Geniş caddeler, büyük meydanlar, çok sayıda park ve yeşil alan var. Nüfusun görece az olması sayesinde sokaklar sakin. En merkezi noktalarda bile insanlarla dip dibe yürümemek büyük bir konfor sağlıyor. Şehir neredeyse tamamen düz; yokuş yok denecek kadar az. Yürümek bu yüzden son derece rahat.
Bisiklet ve scooter kullanımı oldukça yaygın. Buna paralel olarak bisiklet yolları da şehir hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş. Ancak bu yolların büyük bölümü taşıt yolunda değil, kaldırımların üzerinde. Bu durum yayalar açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Siz kaldırımda güvenle yürüdüğünüzü düşünürken yanınızdan hızla bir bisiklet ya da scooter geçebiliyor. Özellikle küçük çocuklar için tehlikeli bir tablo. Bu deneyim bana şunu net biçimde gösterdi: Medeniyet göstergesi olarak sunulan bisiklet yolları, yanlış konumlandırıldığında yayanın alanından çalıyor. Oysa kaldırım yalnızca yayalara ait olmalı.
Valensiya’nın çok temiz bir şehir olduğunu söyleyemem. Avrupa şehirleri için sıkça dile getirilen o “pırıl pırıl sokaklar” algısını burada yaşamadım. Düzen var; fakat genel olarak bazı bölgelerde ağır bir koku hissediliyor. Özellikle bazı sokaklarda, alışveriş merkezlerinde ve mağazalarda belirgin bir lağım kokusu vardı. Yerlerde sigara izmaritleri görmek mümkün. Bizdeki gibi her köşe başında ATM yok; ancak onların yerini alan, estetikten oldukça uzak, devasa çöp konteynerleri var. Çoğu yerde kaldırımın neredeyse tamamını kaplayacak şekilde yan yana dizilmiş durumdalar.
Binalar genellikle yüksek, büyük ve simetrik. Kırmızı tuğlayla örülmüş yapılar oldukça yaygın. Bu mimari tarzın daha çok Almanya’ya özgü olduğunu sanırdım ama Valensiya’da da fazlasıyla hoşuma gitti. Site mantığı var; ancak bizdeki gibi şehirden kopuk değil. Yüksek duvarlar, güvenlik kulübeleri yok. Bu şehirle bütünleşme hâlini Valensiya Üniversitesinde de net biçimde hissettim. Kaldırımda yürürken bir anda kendinizi üniversitenin bir fakültesinde bulabiliyorsunuz. Güvenlik yok, X-ray yok, “siz burada ne arıyorsunuz?” diye soran yok. Aynı durum AVM’ler için de geçerli.
Valensiya’da sokak hayvanlarına neredeyse hiç rastlamadım. Tasmalı köpeklerini gezdiren çok sayıda insan var; ancak sokak kedisi ya da köpeği görmedim. İstanbul’daki martıların yerini burada beyaz güvercinler almış.
8 Aralık günü Valensiya’da resmî tatildi. Bu nedenle birçok yer kapalıydı. Bazı mağazalar açıktı; ancak KFC gibi büyük markaların bile kapalı olduğunu gördüm. Akşamları da şehir erken kapanıyor. Saat 22.00’den sonra, en merkezi bölgelerde bile açık kafe bulmak zor. Akşam yemek yeme kültürü yaygın; pizza ve ağır yemekler için seçenek var. Ancak “bir kahve içeyim, bir tatlı yiyeyim” dediğinizde alternatifler oldukça sınırlı.
Centro Comercial Bonaire ve Factory Bonaire olmak üzere iki ana bölümden oluşan, açık hava konseptli bir AVM’ye gittik. Şehrin oldukça dışında yer alıyor. Factory Bonaire, açık hava olmasına rağmen şimdiye kadar gördüğüm en eski ve en özensiz AVM’lerden biriydi; üstelik ciddi şekilde kötü kokuyordu. Hemen karşısındaki Centro Comercial Bonaire ise nispeten daha yeniydi. Şehir içinde bizdeki gibi adım başı market yok. Daha çok küçük, birbirine benzeyen bakkaldan bozma küçük marketler var ve büyük çoğunluğu Pakistanlılar tarafından işletiliyor. Bundan dolayı hangi ürünün helal olup olmadığını rahatlıkla sorabiliyorsunuz. Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde ayrıca ilgi gösteriyorlar. Şehirde Venezuelalılar ve Hindistanlılar da çoğunlukta.
Valensiya’nın nüfusunun yaklaşık 800 bin olduğu söyleniyor. Buna rağmen, insanların vakit geçirebileceği parklar ve küçük meydanlar şehrin her yerine yayılmış durumda. Hangi sokağa girseniz, bankların olduğu küçük bir nefes alanıyla karşılaşıyorsunuz. Her yerde yürüyüş yolları, bisiklet yolları ve yeşil alanlar var. İnsan sayısı az, park sayısı çok. Bu tabloyu görünce, 20 milyonluk bir şehirde ne kadar sıkışıp kaldığımızı daha net fark ettim. Üstelik pek çok ağaç öyle süs olsun diye dikilmemiş; onlarca yıldır orada kök salmış, yaşanmışlığı olan ağaçlar.
İlk iki gün pizza yemek için aynı mekâna gittik. Farklı çeşitlerde pizzalar denedik. Hamurun kıvamı, bildiğimiz ince hamur anlayışının ötesindeydi; pizza gerçekten pizzaydı. Bu mekânda yan masalardaki insanların, ne yediğinizi merakla süzdüklerini fark ettim. Buna karşın sokakta kimse sizinle göz teması kurmuyor. Herkes kendi hâlinde. Kimsenin umurunda değilsiniz hissi baskın. İspanyolca bilmiyorsanız, İngilizce bir şey sorsanız bile çoğu zaman duymazdan geliniyorsunuz. Yardımseverlik konusunda biz Türklerle asla kıyaslanmazlar. Hizmet sektöründe de benzer bir mesafe var. Garson, masadaki çöpünüzü almak yerine, hemen arkanızdaki çöp kutusunu işaret edebiliyor.
Karşıdan karşıya geçtiğimi çoğu zaman fark etmeden geçtim. Kaldırımla yolun iç içe olması ve sürücülerin yayaya gösterdiği dikkat bunda etkiliydi. Yaya geçidini gördüklerinde, yeşil yanıyor olsa bile yavaşlıyorlar. Kırmızı ışıkta yol boşsa hem yayalar hem araçlar beklemiyor. Bu esneklik dikkatimi çekti.
Valensiya Üniversitesinde ilk kez fark ettiğim bir başka detay da kaynak kullanımına dair yaklaşım oldu. Tuvaletlerdeki musluklar sensörlü değil; üzerine bastığınızda belirli bir süre akıyor. Işıklar da aynı şekilde. Sürekli açık kalan bir sistem yok. Belli bir sürenin ardından ışık sönüyor ve yeniden yanması için düğmeye basmanız gerekiyor.
Valensiya’nın ve orada yaşayan insanların genel hâli mütevazı, sakin ve gösterişten uzak olması. Şehri neredeyse tamamen yürüyerek gezdim. Otelle üniversite arası bir saatten fazlaydı ve iki gün boyunca bu yolu yürüyerek gidip geldim. Şehrin düz yapısı, geniş kaldırımları ve sakin trafiği bunu mümkün kılıyor.
Polis ve polis aracıyla yalnızca bir ya da iki kez karşılaştım. Gece geç saatlerde bile ne merkezi yerlerde ne de ara sokaklarda belirgin bir güvenlik varlığı hissetmedim.
Valensiya’ya gelmeden önce YouTube’da 7–8 farklı gezi videosu izlemiş, gezilecek bazı yerleri not almıştım. Ancak şehirde dolaşırken fark ettim ki her yeri ilk kez görüyormuş gibiydim. Videolar aklıma bile gelmedi. Haritaya bağlı kalmadan, rastgele yürüdüm. Sanırım bu yüzden benim deneyimlediğim Valensiya, YouTube’daki gezginlerin anlattığı Valensiya’dan oldukça farklıydı. Hatta bu deneyimden sonra, bir yere gitmeden önce orayla ilgili YouTube videoları seyretmemeye karar verdim.
Turunç ağaçlarıyla dolu bir şehirde, bu kadar kötü kokuya maruz kalmak beni şaşırttı. Çünkü Aydın da turunç ağaçlarıyla doludur ve mis gibi kokar. Valensiya’daysa bu tezat, aklımda kalan en çarpıcı ayrıntılarındı. Denize kıyısı olmasına rağmen şehir de deniz kokusu da yoktu. Belki de bu yüzden Valensiya’da deniz olduğunu bilerek gittiğim hâlde orada beş gün boyunca deniz aklıma gelmedi. Gerçekten de şehirde bana denizi hatırlatacak hiçbir şeyle karşılamadım. Deniz duygusu uyandırmayan bir şehir. Bu bakımdan Aydın’a benzettim :) Çünkü harita üzerinde Aydın, denize kıyısı olan bir şehirdir ancak Aydın’da deniz yoktur :)
Neden bilmiyorum üçüncü gün canım birden baklava çekti. Sanki İstanbul’da her hafta düzenli baklava tüketen biriydim de oraya gidince ilk özlediğim şey oldu :) O an gurbetçilerin niçin Türkiye’ye tatile geldiklerinde Türk yemek ve tatlılarıyla bu denli hasret giderdiklerini daha iyi anladım. Eskisi kadar çok içmeyip yerine yeşil çayı tercih etsem de siyah çay da en çok özlediğim şey oldu. Sallama çayları var ama tatları da kokusu da farklı. İstanbul’a döner dönmez iki gün boyunca çay demleyip içtim. Ancak henüz baklava yemedim, nasıl olsa güvenli alandayım :)
Türkiye dışına çıkmak benim için büyük bir adımdı. Yurt dışına çıkma ve orada vakit geçirmeye dair çok fazla kaygım vardı. Endişelerimin yersizliğini döndüğümde daha iyi anlayabildim. İngilizce ve İspanyolca bilmeden -tabii dil bilen arkadaşlarımın da etkisiyle- rahat beş gün geçirdim. Tek başına dolaştığım zamanlarda da dile neredeyse hiç ihtiyaç duymadım. Çoğu yerde yapay zekayı kullanmak internetin yavaşlığından dolayı pek işime yaramadı. Asıl iletişimi beden ve işaret dili, hatta jest ve mimiklerle sağlayabildiğimi fark ettim.
e-vren günlüğü sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



































