Türkiye Kültür Yolu Festivalleri uzun bir yolculuğun ardından başladığı yere, İstanbul’a döndü. Beyoğlu’nda küçük bir festival olarak başlayan serüven, yıllar içinde kapsamını daha da genişleterek şehrin tamamına yayılan İstanbul Kültür Yolu Festivali’ne dönüştü. Geleneksel Sanatlar Derneği (GSD), her yıl olduğu gibi bu yıl da festivale zenginlik katan STK’lar arasında. Bu kapsamda GSD, Atatürk Kültür Merkezinde “Yaşayan Miras: Hüsn-i Hat Sergisi”yle paralel bir dizi “Yaşayan Miras Meşk Sohbetleri” düzenliyor. Ben de pazar günü fırsat bulup Atatürk Kültür Merkezindeki meşk sohbetlerinin konuğu Hattat Mustafa Cemil Efe’yi dinlemeye gittim.
Kendisini ilk kez dinleme fırsatı bulduğum Hattat Efe’nin, hat sanatını “Allah’ın rızasını kazanma” niyetiyle bağlayan ama aynı zamanda o niyetin sorgulanabilirliğine dikkat çeken “Bu sanatı Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığımızı iddia ediyoruz.” sözü çok çarpıcıydı. Buradaki “iddia” kelimesi sanki, kesin bir beyan değil; insanın kalbinden geçenin tam olarak Allah katında nasıl karşılık bulacağını bilemeyeceğine dair bir hatırlatmaydı. Hüsn-i hat, niyeti saf tutmaya çalışılan bir yolculuk; fakat bu çabanın kabulünü yalnızca Allah’ın bilebildiği bir yolculuk.
Tam bu noktada, 2022 yılında kendisiyle söyleşi yaptığım Hattat Muhammed Mağ’ın söyledikleri aklıma geldi:
Mustafa Cemil’e göre icazet almak bir son değil, yolculuğun asıl başlangıcı. “Asıl talebelik, icazet aldıktan sonra başlar. Talebe, artık alanında daha çok çalışmak zorundadır.” hatırlatması, öğrenmenin hiç bitmeyen bir teslimiyet olduğunun da işareti.
Talebe, gassalın önündeki ölü gibi olmalı
Efe’nin en çarpıcı benzetmesiyse “Talebe, gassalın önündeki ölü gibi olmalı.” ifadesi üzerinden talebe –hoca ilişkisiydi. Talebe, hocasının yönlendirmesine kayıtsız şartsız teslim olmalı; kalemi nasıl tut diyorsa öyle tutmalı, mürekkebi nasıl batır diyorsa öyle batırmalı, hatta harfi nasıl görmesi gerektiği söyleniyorsa öyle görmeli. Bu teslimiyetin sınırıysa keskin bir soruda gizli: “İnsan, düğün için cenazeyi terk eder mi?” Talebenin bir akrabasının düğünü bile olsa derse gelmemesi, kendi cenazesini terk etmesi gibidir. Bu yolda mazeret, öğrenmenin kapısını kapatır. Çünkü hocanın, kendisine müracaat etmiş, talepte bulunmuş kişiyi bir şeylerle bir hâle getirmesi gerekir.
Teslimiyetin yanında haddini bilmek de bu sanatın ayrılmaz parçası. Hattat Efe, “Doyduysanız sofradan kalkacaksınız. Talebenin –tabii hocanın da– haddini bilmesi gerekir,” diyerek hem öğrencinin hem hocanın sınırlarını hatırlattı. Sabırsız davranmak, vakti gelmeden eser imzalamak, talebeliğin ruhuna aykırıydı. Bütün bu talebe tasvirini, “Benim dünyamda talebenin olmasını istediğim hâl” olarak açıkladı.
Hüsn-i hat vadisinde bir şeyi temsil etmek için önce teslim olmak gerekirdi. Temsili takdir, yani Allah’ın yaratıcılığını takdir etmek takip etmekteydi. Mustafa Cemil, hüsn-i hat yolculuğunun beş adımının “talep et, teslim ol, takip et, temsil et, takdir et” olduğunu vurguladı. Bu beş adım, yalnızca yazının değil, insanın tüm hayatının özeti gibiydi.
Kalem devreye girdiyse mutlaka yazılacak bir şey vardır
Allah’ın takdiri tezekküre, yani zikre, yani hatırlamaya bağlıydı. Bu sebeple hiç hüsn-i hat eğitimi almamış bir öğrencinin hocasının yanına geldiği an ilk yapması gereken tezekkürdü; hatırlamaya çalışmasıydı. Bu da meşk esnasında, yazı yazmayı hatırlaması aşamasıydı. Eğer tezekkür yoksa, yani kişi neyi yazması gerektiğini hatırlamıyorsa, kalemin varlığı da manasını kaybeder; yazı, sadece şekilden ibaret bir çizgiye dönüşürdü. İşte bu gerekçelerle Mustafa Cemil hatırlama, zikretme ve içtenlikle düşünme olmadan hattat olunamayacağının altını çizdi. Hatta, imanın şartlarından birinin meleklere iman olduğunu hatırlatarak, melekesi olmayanın da hüsn-i hat yazmasının mümkün olamayacağını vurguladı.
Bu derinlik, onun diğer sözlerinde de yankı buluyordu: “Eğer Müslümansanız ölmek de güzel, doğmak da. Hat sanatı kişinin bazı şeyleri kolaylaştırmasını sağlar. Örneğin diğer dünyasını, tabii Müslüman olması şartıyla.”. Kalemin izini sürmek, bu dünyada olduğu kadar öteki âleme de bir hazırlık, bir arınma yolculuğuydu.
“Şekli övmeye gerek yok, manayı övün” diyerek son noktayı koydu Hattat Mustafa Cemil Efe. Önce ilim, sonra estetik… Çünkü hat, sadece göze değil kalbe ve akla hitap eden bir tefekkür sanatı. Hüsn-i hat, yalnızca harflerin estetiği değil sabrın, teslimiyetin ve hatırlamanın insanı olgunlaştıran bir yolu.
e-vren günlüğü sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



