e-günlük, Röportaj / Söyleşi, VideoBlog

Atıf Ünaldı Söyleşisi + Vlog

atif__unaldi_1

İlk Türkçe Bloglar listesini yayımladığımda listede yer alan blog yazarlarıyla söyleşi yapmaya başlayacağımı da belirtmiştim. Atıf Ünaldı‘nın blogu, 7 Eylül 2004 tarihli ilk yazısı ve hâlâ güncellenen içeriğiyle listenin ilk sırasında yer alıyor. Söz verdiğim gibi çalışmanın yayımlanmasından sonra Blog Yazarları Söyleşisinin ilki için kendisinden randevu talep ettim. Görüşme isteğimi olumlu bir şekilde hızla cevaplayan Atıf Hoca ile 14 Temmuz Perşembe günü iki saate yakın bir süre sohbet ettik. Şu ayrıntının da altını çizmekte fayda var: Ünaldı’nın görüşmeyi kabul etmesi bir anlamda bundan sonraki Blog yazarları söyleşilerinin de yolunu açtı. 

Samimiyeti ve güler yüzünden dolayı Atıf Ünaldı‘ya; söyleşinin fotoğraflarını çeken Pelin Avcı‘ya, ses kayıtlarını yazıya döken Nurhan Karanfil‘e emeklerinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Keyifle okuyacağınıza inandığım şöyleşiye dair blogda bahsetmediğim ayrıntıları da yazının sonundaki vlogda seyredebilirsiniz.

atif_unaldi_2

“İnternetle ilgili her şeyin içinde bulunan biriyim”

Katıldığınız programlarda bazen mesleğiniz farklı yazılıyor. Sizi ve yaptığınız işi en doğru şekilde tanımlayan ifade nedir?

Ben 1991 yılında internet işiyle uğraşmaya başladım; o dönem internet işiyle uğraşan kimse yoktu. 1992 yılında radyolar yükselmeye başlayınca internet ve teknoloji konusunda bir program yapma fikri ortaya çıktı. 1993 – 1994’te “Kim yapar? Hadi Atıf yapar.” denildi; böylece radyoculuk başladı. Arkasından Doğan grubunda .Net dergisi kuruldu. Önce yayın yönetmenliği teklifi yaptılar. Ben hayatımda bırakın genel yayın yönetmenliği yapmayı lisede kompozisyon yazmayı bıraktıktan sonra hiçbir şey yazmadım. “Editör ya da yayın yönetmeni değil de gerçekten yazar olarak orada bulunayım” dedim; böylece dergicilik başladı. 2000 yıllarında internet – teknoloji üzerine bir televizyon programı yapılabilir mi konusuyla ilgili Ahmet Çelenk’e gittim. Türkiye’nin ilk -bir yandan bilginin bir yandan eğlencenin olduğu- infotainment tarzı programlarından biri ortaya çıktı. Bir yandan televizyoncu gibi oldum; televizyonculuk kanıma giren alanlardan biri oldu. Çoğunlukla medyanın içinde bulundum ama hep de konum internetti. Şimdi de dijital dönüşüm danışmanlığı yapıyorum. Aslında yaptığım şey internet ve internet teknolojilerinin insanlar tarafından anlaşılmasını sağlamak.

Kendi misyonumu tek cümleyle “internet ile ilgili her şeyin içinde bulunan bir insan” olarak tanımlıyorum. Bu biraz garip görünebilir ama aslında internette diğer hobilerimi harmanlıyorum; köşe yazarlığı, televizyon programı, radyo programı gibi medyaya olan ilgimi harmanlıyorum. Tek cümleyle söylemek gerekirse internetle ilgili olan medya ve yönetim içinde bulunan her türlü konunun içinde bulunan biriyim.

“Benim blogumdan daha eskisi olduğuna ihtimal vermiyorum”

Hazırlanan “İlk Türkçe Bloglar” listesinin en üst sırasında yer aldığınız için sizinle şu an bu görüşmeyi gerçekleştiriyoruz. Hâlâ güncellenen ve tarihi sizinkinden daha eski olan başka bir Türkçe blog çıkar mı?

Çok iddialı gelecek ama çıkmaz diye düşünüyorum. Çünkü 90’ların sonlarında zaten Boğaziçi Üniversitesi Fizik bölümünden kaynaklı olarak yazılım da yapıyordum. Önce 1994 – 1995 senesinde HTML’le başladım; arkasından ASP öğrendim; visual basic zaten biliyordum. Dolayısıyla bir yandan da web sitesi yapmayla ilgili bir hevesim de vardı. 2000’li yıllarda da son interaktif ajansımı kurdum ama ondan önce de birkaç tane interaktif ajansı da kurmuştum ve bu interaktif ajanslar döneminde de birçok markanın web sitesini yapma imkanına sahip oldum. Onları yaparken de şunu fark ettim; o zamanlar siteler statikti (durağan). İnsan programcı olunca duramıyor; “Bu böyle olmamalı, bunun arka tarafında bir veri tabanı oluşturmak, o veri tabanıyla bağlantısını kurmak lazım” diyor. Ben veri tabanıyla bağlantısını kuracağım ama bir güncelleme geldiği zaman müşteri bunu kendisi yapabilsin derken ortaya content management sistem dediğimiz o zaman için hiç kimsenin elinde olmayan yapıları oluşturma imkanı buldum. 2000’li yılların sonlarına doğru XML tabanlı sistemler ortaya çıktı. Bir web sitesinin arka tarafında bir veri tabanının olması gerektiğini, o veri tabanının üzerine yazıların yazılması gerektiğini ve yazı yazan insanın veri tabanıyla ilişkisinin ya da web sitesini yapan kişiyle ilişkisinin olmaması gerektiğini o dönemlerde kavramıştım. O yüzden de benim yaptığım şey biraz eskilerden bir iş. Daha eskisi var mıdır? Daha eskisi olabilmesi için adamın hem HTML biliyor hem de yazı yazıyor olması lazım. Çünkü ondan önceki dönemde gerçekten sadece HTML üzerinden çalışan bir sistem vardı. Bunu da yapan kişiye çok fazla denk gelmedim. Ben blog yazdığım zaman blogun ismi blog muydu; değildi. İsimlerini koymamış olabilirim ama el yordamıyla en hızlı, en erken bulanlardan biriyim. Daha eskisi var mıdır; ben çok ihtimal vermiyorum ama tabi ki Hello World’lerle başlayan bir dünya var o tarafta. Bilgisayarcı, programcı tarafında hem HTML yazıp hem de yazı yazmaya alışık olan birinin yapmış olma ihtimali de tabi var. Ama olsaydı da herhalde denk gelirdik çünkü o zaman çok büyük bir dünya yoktu. Şimdi öyle değil; internet dünyası artık herkesin kullandığı, herkesin bağlandığı, önemsediği bir şey haline geldi.

O halde kendinizi bir blog yazarı olarak görüyorsunuz değil mi?

Ben görüyorum.

“Kendimi hiçbir zaman blog yazarı olarak tanıtmadım.”

Peki kendinizi “Blog yazarı” olarak tanıttığınız oluyor mu?

Hiç olmadı. Niye hiç olmadı? Blog yazarlarının şöyle bir tanımı oluştu: Markalarla ilişkiler kuran, yazılarını markalarla ilişkilendiren bir şeymiş gibi tanıtıldı. Ben öyle iş modelini, öyle bir hayat şeklini tercih etmedim. O yüzden de ben kendimi hiçbir zaman blog yazarı olarak tanıtmadım. Aslında yaptığım iş, bilişimle çok alakalı değil; internet daha ağır basıyor benim hayatımda ama bilişim uzmanı diyenlere bir şey diyemiyorum. Şu da ilginç bir şey; arkadaşlarımın büyük bir kısmı bana “sen internet stratejistisin” dediler. Özellikle medya sektöründe olanların bunu söylemesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Benim kafamda “internet stratejisti” tanımı biraz daha oturuyor. Blog yazarıyım deme ihtiyacı duymadım ama blog yazan biriyim. Sosyal medyada da yazıyorum ama sosyal medya fenomeni de demiyorum kendime. O taraflarım biraz hobi gibi çalışıyor; onu bir iş, hayat şekli ya da pozisyon haline getirmedim.

Blog yazarlığı bir meslek midir sizce?

Bence meslek olmalı. Bütün dünya için söylüyorum, genel olarak bakıldığında blog yazarlığı zor bir iş. Neden zor bir iş? 1996’dan beri mutlaka bir yerlere yazı yazıyorum; en azından ayda bir tane yazı yazıyorum; blogda ve web sitesinde yazdıklarımı hiç saymıyorum. İster istemez içerik üretme alışkanlığı oluştu. Ama medyada yazdığınız zaman biri sizi arıyor, “yazın nerede kaldı?” diyor; bu insanın üzerinde bir baskı oluşturuyor. Blogda şöyle bir sıkıntı var; size bunu yapan kimse yok. Oturup kendiniz yazmak zorundasınız ve bu bir disiplin meselesi. İnsanın hayatında bir sürü değişiklikler, çalkantılar oluyor. O çalkantıların arasında bunlardan vazgeçen insanların sayısı oldukça fazla. Dünyada da böyle. Blog yazarlığının meslek olması durumu, o devamlılığı yakalayabilenler için geçerli. Mutlaka periyot koymak gerekmiyor ama bir periyodu olmasa bile belli aralıklarla yazı yazıyor olmak gerekiyor. O disiplini blog tarafında kendi içimde sağlayabildiğimi düşünmüyorum. Meslek olması için de bunun gerçekten böyle çalışıyor olması gerekiyor. Dünyada da bütün bloglara baktığımız zaman 3 – 4 yıldır hiçbir yazı girilmemiş bir sürü blogun olduğunu biliyorum. O tarafından bakıldığında da blog orada tam olarak meslek değil. O zaman o da benim gibi hobi olarak yapıyor.

Blog deyince Türkiye’den aklınıza ilk gelen kimler var?

Benim biraz da teknolojiye olan merakımdan kaynaklı çok okuyorum ama okuduğum çoğu şey aslında teknoloji tarafında oluyor. Neredeyse Türkiye’deki blog yazarlarının birçoğuyla sosyal medya üzerinde dostluğumuz var; çoğunun bloglarını takip ediyorum. Ama ilk anda hurriyet.com.tr yazar gibi blog adresi yazıyorum dersem yanlış olur. Ya sosyal medyada ya başka bir yerden görüyor olmak ve gerçekten içeriğinin önemli olduğunu kabul ediyor olmak koşuluyla takip ediyorum. 

Şu anda Webrazzi‘de çalışıyor, Fırat Demirel var mesela; onun yazdığı yazılara bakıyorum. Fırat anlatım şekli, bakış açısı anlamında biraz da bana yakın galiba. Çoğunlukla sulandırılmışlıktan ziyade daha hayatın içinde olan şeyleri seviyorum. İlginçtir, bunu sen yapıyorsun diye söylemiyorum ama senin blogunda da böyle şeylere çok denk geliyorum. Senin blogunu belli zaman aralıklarında takip ettiğimi fark ettim. Bazı insanlar var, mesela Erkan Saka, çok uzun zamandır tanıyorum, biliyorum ama hiç bloguyla ilgili bir şey okuduğumu hatırlamıyorum; çok ilginç. Hamza Şamlıoğlu, Teakolik; teknoloji yazdığı halde onun da bloguna hiç denk gelmedim. Biraz okuduğun üslup da önemli. Severim de (Hamza) birçok yerde karşılaşırız, dostluğumuz var, bir problem de yok ama blogunu okumak için belki uslübuna alışmak, aynı şekilde düşünüyor olmak gibi şeyler ciddi şekilde bağlıyor.

Bir dönem epey bir videoblog yayımlamışsınız ama sonraları bir azalma var. Artık daha az videoblog çekmeniz, blog yazmaya göre daha zahmetli geldiği için mi?

Aslında videoblogu içime daha çok sindiriyorum. Sebebi de şu: Montajla vesaire çok uğraşmıyorsanız bir video içeriği üretmek daha kolay. Bir köşe yazısını yazmak için harcadığınız zamana baktığınızda aynı bilgiyi, aynı içeriği ben çok daha kısa zamanda 3 – 4 dakikalık bir videoda verebilme imkanına sahibim. Fakat videoblog işinin de bir disiplin meselesi olduğunu unutmamak lazım. Youtube’da çok güzel kanallar var, ben de bir kısmını seyrediyorum; o da başlı başına bir iş. Bir dönem video sayısı daha fazlaydı, son dönemde ister istemez azaldı video konusu. Çünkü video için de şöyle bir sıkıntı var; yazı yazarken başka bir yere bırakıp gidebiliyorsunuz ama videoda böyle bir şey yok. Oturup gerçekten 3 – 4 dakikayı ayırıp yapmak gerekiyor.

atif_unaldi_4

“Blog yazmayı hiçbir şekilde bırakamam.”

“Yazmaktan artık yoruldum” deyip bir gün blog yazmayı bırakır mısınız?

İçerik üreten bir insanım, dayanamıyorum; hiçbir şekilde bırakamam. Mutlaka içerik üretmek zorundayım. O içeriğin bir kısmı yazılı, bir kısmı video, bir kısmı ses kaydı olacak. Daha önceden yaptığım işlere baktığım zaman gazetelerde, magazinlerde, web sitelerinde yazdım; televizyonlarda, radyolarda programlar yaptım. Dolayısıyla bunlardan birini mutlaka yapıyor olurum diye tahmin ediyorum. Eğer başka bir ‘karşı tarafa iletme yöntemi’ çıkmazsa.

“Bloglar daha değerli olacak.”

“Başka bir karşı tarafa iletme yöntemi” derken, blogun yerine daha farklı bir şeyin çıkacağına dair bir öngörünüz var mı?

Mesela mikroblog olayı, sosyal medya dünyayı biraz farklılaştırdı. Ama insanlar çok yazı okumuyorlar diye konuşulmaya başlandı. Videolar ve canlı yayın ortaya çıkmaya başladı; çok ilginç bir konu çünkü canlı yayın da aslında başlı başına bir içerik üretme yöntemi. O da insanların ilgisini çekebiliyor. Belki herkes eğlencesine kullanıyor ama bir olay olduğunda o canlı yayının çok ciddi bir mesele olduğunu düşünüyorum. Hatta Amerika’da polislerin siyahi vatandaşları vurması, arkasından siyahilerin polisleri vurması gibi olayları acaba Periscope azaltabilir mi üzerine ciddi makaleler var. Periscope’un böyle bir yararı olup olamayacağı konusunda insanlar tartışıyorlar. İçerik üretimi durmaz diye düşünüyorum. Ben içerik üretecek bir mecra mutlaka bulurum; ulaşmaya çalıştığım insanlara bu mecradan bir şekilde ulaşırım. Blogun geleceğini nasıl görüyorum? Disiplinli çalışan insanlar kendi bloglarını götürecekler, bence bloglar bundan sonra daha değerli olacak.

O halde “Bloglar daha popüler olacak” diyebilir miyiz?

Popüler olur mu bilmiyorum ama daha değerli olacağını söyleyebilirim. İki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Benim için bir milyon kişiye ulaşmış yarım yamalak bir metinden ya da hiçbir içeriği olmayan blogdan, videoblogdan ziyade 10 – 15 kişiye ulaşmış ama gerçekten içinde ciddi bir bilginin olduğu blog daha önemli. Markalara da bunu tavsiye ediyorum çünkü markalara ‘bloglar var, bloglarda içerik üretilebilir’ denildiğinde akıllarına hemen ‘kaç kişiye gidecek?’ sorusu geliyor. Aslında ‘kaç kişi’ hiçbir şey ifade etmiyor; orada çok ciddi bir problem var. Bu insanların çoğu medya teorisi almış olsa şunu görecekler: Magazin dünyası dediğimiz bir dünya var. İlk çıktığı zaman magazinde sadece Newsweek ve Times vardır; milyonlarca insan bunları okuyordu. Şu an gidin bir dergiciye erkek ağırlıklı teknoloji dergisi diye bir kırılım var; toplasanız kaç kişiye denk gelir? Hem magazin okuyacak hem erkek üzerine olmasını hem de teknoloji üzerine olmasını tercih edecek küçük bir kırılımdan bahsediyoruz. Ama etki alanı geniş, etkisi güçlü, o önemli. Blogların, niş alanlara çok daha fazla kayacağını düşünüyorum. Genel olarak hayatın içinde bir şeylerden bahsedip de milyonlarca kişiye ulaştığını iddia edip ama kimsenin tüketici hareketini tetiklemeyen bir şeyden ziyade çok niş alanlara ulaşan, o niş alanlarda içerik üreten ama o ürettiği içerikle tüketicinin hareket etmesini sağlayan bloglar daha önemli olacak.

Medium projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Medium gerçekten ilginç bir alan, iyi bir proje, iyi bir fikir gibi görünüyor. İçerikle ilgili her şey son dönemde Google’a ve Google üzerinden SEO’ya odaklanmış durumda. Bakıyorsunuz, “acaba kendi sitemde ingilizce bir yazı koyarsam mı daha fazla insana ulaşırım yoksa medium’da mı? Evet, Medium’da daha çok insana ulaşırım” diye düşünüyorsunuz. Gerçi ben Medium’da yazmaktansa yine ResearchGate gibi sırf akademisyenlerin bulunduğu bir ortama iddialı bir makalemi koymayı daha çok tercih ederim. Medium biraz daha özel bir alana gitmediği ya da içeriğini premiumlaştırmadığı sürece uzun sürede ne kadar etkili olur bilemiyorum. Ama çevremdeki birçok insan, özellikle internet teknolojilerine uzun zamandır aşina olanlar Medium üzerinden birçok şeyi okuyorlar, gündemi Medium üzerinden takip ediyorlar. Bir konuyla ilgili gerçekten insanların, uzman kişilerin ne düşündüğünü merak ettikleri zaman Medium’u takip ediyorlar.

“Blog benim veri tabanım, hayatım, en önemli parçam.”

Medium, sanki bog kavramının tekrar gündeme gelmesini sağladı. Çünkü 2005 – 2006 döneminde bloglar çok popülerdi, sonra arka arkaya Facebook, Twitter, Instagram çıkınca bloglar internet kullanıcılarına biraz daha vasat gelmeye başladı. Çünkü sosyal medya bizi daha pratikliğe alıştırdı. Medium’la birlikte yazmayan bile yazmaya, blog yazarı olmayanlar da blog yazarı olmaya başladı. Bu anlamda sanki daha da canlandırdı, yeni bir nefes kattı. Ama bana yine de kiracılık gibi geliyor, yanılıyor muyum?

Çok önemli bir konu, tam da bunu söyleyecektim. Ne olursa olsun, sosyal medya da dahil olmak üzere hepsi içeriği başkasına verdiğiniz ortamları oluşturuyor. Ama blog öyle bir şey değil. Hatta ben seninle konuştuktan sonra “ya bir dakika benim şurada da yazılarım vardı” diye şimdi oturacağım, teker teker eski yazılarımı toplayıp onları da sitemin içine atacağım. Çünkü o benim veri tabanım, o benim hayatım, en önemli parçam. Facebook’da da çok ilginç bilgilerim var ama onları alıp başka bir yere aktarmak ister miyim o ayrı bir konu. Twitter’da da Linkedin’de de Medium’da da bir sürü şey yazdım, çizdim. Ama ne olursa olsun herkesin en güzel yeri kendi evi galiba. Blog kendi evin oluyor, onu atlamamak lazım.

atif_unaldi_3

“WordPress ortada yokken ona benzer bir projeyi KOSGEB’e sunmuştum”

Siz de WordPress kullanıyorsunuz. WordPress’in yerini alacak daha iyi bir blog sistemi çıkar mı?

Denemeler oldu. Mesela bir dönem Tumblr’a geçmeye niyetlenmiştim ama şimdi bakıyorum WordPress yine de daha doğru yerlerden biri. Ben hiçbir zaman Blogspot’ta bulunmadım, orada bir iki blog açtım ama asıl yazılarım her zaman WordPress üzerindeydi.

WordPress’e çok inanıyorum. WordPress daha çıkmamıştı, KOSGEB’e proje olarak WordPress’e benzer bir proje önerdim. Çünkü bir sürü markalarla web sitesi anlaşması yapıyorduk; hepsine ayrı hosting alıyoruz, veri tabanı oluşturuyoruz. Veri tabanını SQL üzerinden bağlamaya çalışıyoruz, content management sistemini oturtmaya çalışıyoruz ve o dönem bunların hepsi zaman alıyor. “Öyle bir şey olsa ki altta çok büyük bir veri tabanı olsa, ondan sonra üzerinde yazılımlar olsa ve her domain (alan adı) farklı farklı çalışıyor olsa” dedim. Ondan sonra bunu projelendirip Avcılar İTÜ KOSGEB’e sundum; proje hiç beklemediğim bir şekilde çok hızlı kabul edildi. Gerçekten kabul edeceklerini zannetmediğim gibi anlatabileceğimi de zannetmedim; o dönemin KOSGEB müdürü anladı ve kalkıp “Teşekkür ederiz, çok güzel bir proje hazırlamışsınız” dedi. 200 bin liralık karşılıksız bir hibe vardı, “alabilirsiniz ama bankadan 200 bin liralık teminat mektubu getireceksiniz” dediler. “Teminat mektubu nedir?” dedim. “Halkbank’tan alınıyor.” dediler, Halkbank’a gittim. Banka müdürü bizi karşıladı, projemizi anlattık; teminat mektubu istediğimi söyledim; “Tamam, evinizi mi ipotek edeceksiniz?” diye sordu. “Teminat mektubu için sizin karşılığında aynı miktarda bir şey vermeniz lazım” dedi. Evime ipotek koyduracak olsam zaten projeye inanıyorum; gider evimi satar projeye yatırırım. Sonra zaten KOSGEB o yapıyı değiştirdi ama o dönem böyle bir şeye denk geldik. Birincisi bu sebepten WordPress’i her zaman sevmişimdir; ikincisi de ben o kadar iyisini yapabilir miydim bilmiyorum? Çünkü gerçekten çok iyi bir koddur o; kod okuyabildiğim için Worpress’in bütün kodunu okudum. WordPress’in altında “Code is poetry (Kod şiirdir)” yazar. Gerçekten şiir gibi kod yazmışlar.

O halde doğru yerdeyiz?

WordPress inanılmaz bir alt yapı; Google’ın blogspot sisteminin öyle bir alt yapısı olup olmadığından çok emin değilim. Onlar da çok güzel bir kod yazmış olabilirler ama Worpress’inkini biliyorum. Açık kaynak kodu biliyorsunuz ve her satırını okudum; keyifle okuduğum bir koddur. Hiçbir harfi bile boşa yazılmamıştır. WordPress gerçekten yazılmış en iyi kodlardan biridir.

Size göre bir blogun olmazsa olmaz özelliği nedir?

Benim için blogda olmazsa olmaz, ‘iletişim bilgileri’dir; kimle karşı karşıya olduğunuzdur. Çoğu insanın blogu benim bildiğim kadarıyla kendi isimleri üzerinden değil, hatta bir kısmı isim yerine blogun ismini kullanmayı tercih edebiliyor. İlk başta çok mantıklı ve güzel görünüyor ama bir yerden sonra şöyle bir sorunla karşılaşıyorsunuz: Eğer o bir şirket değilse, oluşturduğunuz şey bir şirketleşme statüsüne geçmediyse iş hayatı içinde o isim olarak üzerinize yapışabiliyor. O da şizofrenik bir durumu ortaya çıkarabiliyor. Kişinin ismi yerine blogunun ismiyle seslenilen bir insan ortaya çıkıyor. Ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. İnsan, insandır; blog, blogdur. Blog, bir iş modelidir ve o orada bir marka olarak bulunabilir ama insandan uzak olmalı, onu yapan kişi başka. Mesela ‘Teokolik’ diyoruz, ‘Hamza’ diyoruz. Sonuçta Hamza kendini ‘Teakolik’ diye tanıtmıyor; o olmamalı.

‘Blogda asla yazmam, paylaşmam’ dediğiniz bir şey var mı?

Belli dönemlerde belli konulara çok fazla eğildim; çoğunlukla teknoloji ve internet ağırlıklı yazdım ama çocuk olduğu dönemlerde, çocuğum hakkında yazdım. Blogunun bir ismi olup da o ismi kendi üzerine almış birisi olmadığım için belki de şu rahatlığım var: Atıf Ünaldı diye bir insan var; özel hayatı da var; özel hayatını da blogunda paylaşıyor. Hatta birçok insana çok garip geliyor. Sosyal medyada da hayatımla ilgili birçok özel şeyi paylaşabiliyorum. Niye; çünkü benim takip ettiğim, beni takip eden insanların büyük bir çoğunluğunun benim çevremde olan ve benimle iyi ilişkileri olan insanlar olduğunu düşünüyorum. Yazmam dediğim bir şey var mı? Söylediğiniz şeyi yanlış anlayabilecek ve yanlış algılayabilecek insanların olabileceğini göz ardı etmemek lazım. Bu sebeple hiciv sanatına çok girmemeye çalışıyorum çünkü birinin hiciv olarak algıladığı şeyi başka biri gerçek olarak algılayabilir. Bu da bir problem doğurabilir; ya saldırabilirler ya da yanlış anlayabilirler. Kötü duygularımı çok fazla söylememeye çalışıyorum. Ben blogda da çok ağır ve kötü ya da “çok mutsuzum, depresyondayım” gibi şeyleri yazmamak gerektiğini düşünüyorum. Öyle olduğum dönemlerde de yazmamaya ve mümkünse cep telefonunu ya da yazacağım her şeyi kendimden uzaklaştırmaya özen gösterdim.

atif_unaldi_5

Para kazanmak için blog yazmaya başlayanlar var; bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben ona karşı değilim. Blog yazmakta da yazmaya başlamakta da para kazanma amacı olabilir ama samimiyet önemli. Para kazanmak için de yapıyorsanız bunu para kazanmak için yaptığınızı söyleyebilmek çok önemli. Para kazanmak için yapıp sonra bir markanın projesini sanki kendiniz çok içtenlikle sahiplenmişsiniz gibi anlatmak bana biraz ters geliyor. Mesela blogumda çok ilginç bir ev projesi -ne projenin sahibini tanırım ne herhangi bir ilişkim var ama- hoşuma gitti yazdım. İnsanlar meslek olarak yapmaya başladıkları zaman işte orada takılıyorlar. Para almadığı bir şeyi yazmak istemiyor ama bir yerden sonra içerik üretemeyecek duruma gelebiliyor. Samimiyet olmadığı zaman iş orada bilboarda dönüşüyor; bunu da yapmamak lazım.

“Bloga reklam alınca trafiğim düştü.”

Para kazanma amacıyla blog yazmak, bloga reklam almak okuyucuların gözünde “blog yazarının samimiyete” gölge düşürüyor mudur?

Çok ilginç, bloga çok kısa bir dönem bir banner reklam aldım; trafiğim düştü. Biriyle ilişkim olduğu hissi rahatsız etti. Halbuki aynı markayla (Türk Telekom) reklam almadığım dönemde de ilişkilerim vardı, şu anda da var. Onunla ilgili bir şey olduğu zaman yazıyorum; çok uzak olamadığım bir marka, yıllardır ilişkilerim var. Ama reklam ilginç bir şekilde çoğu insanı rahatsız etti. Sırf reklam alınır mı alınmaz mı onu algılayabilmek için yapmıştım. Bu benim tek tecrübemdir ve o tecrübeden sonra bloga reklam almak gibi bir çabanın içine bir daha girmedim. Markalar blog yazarlarına nasıl, basın mensuplarına nasıl bakıyor; sektörü bir parça biliyorsanız şunu görürsünüz: Bir blog yazarının çok yüksek paralar kazanması mümkün değil. Basın mensuplarının da kazanması mümkün değil çünkü basın mensupları markalardan kişisel olarak destek alıyorlar, parasal destek alamıyorlar. Blog yazarlarında şöyle garip bir durum oluyor: Blog yazarlarının bir kısmı sırf muhabirlerin yaşadıklarını yaşayabilmeyi istiyor. Bu da parasal anlamda iş modeli oluşmasına engel oluyor. Ama ben Webrazzi gibi kurumsal blog yapılarının da oluşması gerektiğini düşünüyorum. Bunun önünde de şöyle bir engel var: Bir kişi blog yazıyor ama tamamını acaba kendisi mi yazıyor; üslubu değişmeye başladı? Editör çalıştırsa böyle bir problemle karşılaşıyor ve bu ilgiyi, sempatiyi azaltıyor. Her durumda bu işi iş olarak yapan için de kişisel olarak yapan için de samimiyetle yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Sosyal ağlar bizi içerik tüketmeye, başkalarının hayatını seyreden taraf olmaya alıştırdı. Blog yazarlığını, içerik üretmemizi sağladığı için çok önemsiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’nın lise müfredatlarına Blog Yazarlığı konusunu eklediğini de duydum. Özellikle gözünü Snapchat‘ten ayıramayan genç nesillerde blog yazarlığını nasıl cazip hale getirilebilir?

İnternet üzerinde Türkçe içerik konusu gerçekten ciddi bir problem. İçeriğin yeterli olmadığını düşünüyorum. Türkçe Vikipedi içeriği gerçekten komik miktarlarda düşük. İçerik üretme konusunda Türkiye’de zaten çok ciddi bir problemimiz var. Gerçekten dataya, bilgiye, enformasyona, sisteme dayalı bir kültürümüz yok. Doğulu tarafımız buna engel oluyor; o yüzden de internet üzerinde Türkçe içeriğin yeterli olmadığını düşünüyorum.

Blog yazarlığı konusunun liselerde bir müfredat konusu olması beni sevindirdi; doğru bir şey gibi görünüyor. Yeterli mi, yeterli değil. Ama Türkler içerik üretmeyi ne kadar biliyor; biraz o tarafından da bakmak gerekiyor. Ne kadar kitap yazıyoruz, ne kadar köşe yazıyoruz, yeteri kadar gazetemiz var mı? Bu taraflarından bakıldığı zaman içerik konusunda biraz sıkıntılı bir yapımız var. İnternet üzerinden de bu, kabak gibi yansımış durumunda. Daha güçlendirmek, daha önemsemek için ne yapılabilir? İşin her kısmı ticaretten geçiyor ama o ticareti de doğru şekilde tanımlamak lazım. Bir dönem internet üzerinde bir gazete çıkaralım, köşe yazıları olsun; insanların yazısı kaç harf okunmuşsa o kadar harfin karşılığı telif ödeyelim gibi işi çok matematikselliştiren bir yapıya büründürelim diye düşünmüştüm. Belki böyle bir şeyler yapılması doğru olabilir. Kitleleri doğru şekilde tanımlayıp bir araya getirmek doğru olabilir. Mesela öğrencilerin olduğu ortamları doğru şekilde tanımlayıp onların internet üzerinde de bu tip içerikleri üretebilecekleri platformları oluşturmak doğru olabilir.

“Bloglarda Google’ın istediği yazılar yazılır hale gelindi.”

Popüler blogların çoğunda yazı başlıkları bile SEO kurallarına göre atılıyor, içerik buna göre oluşturuluyor. Ben, canım sıkıldığı zaman bir şey yazabiliyorum ama SEO odaklı düşünen arkadaş iPhone’un son çıkan modeliyle ilgili yazı yazmanın getireceği trafiği hesaplayabiliyor. Blogların SEO üzerine inşa edilmesini ne kadar sağlıklı buluyorsunuz?

1990’lı yıllarda internetle ilgili konularda seminerler ve konferanslar vermeye başladım. İlk söylediğim şeylerden biri “Meta Tag’lerinizi doğru yazın, key word’lerinizi mutlaka bulundurun, HTML sayfalarınızın içinde bunların olması lazım, yoksa Google sizi indekslemez.”di. O dönemde herkes flash siteler yapıyordu. “Flash site yapmayın, metinlerinizi çoğaltın çünkü metin daha önemli ve Google onları indeksliyor” diye söyleyen biriyim. SEO’ya karşı değilim. Türkiye’de kötü bir dijital dünya oluştu. Mesela bir anda sosyal medya moda oluyor; “ben sosyal medya danışmanıyım” diye birtakım insanlar ortaya çıkıyorlar. O insanları daha önceden tanımıyorsunuz; onlar böyle bir güruh oluşturuyor. Sonra bir sürü “Ahmet, sosyal medya danışmanı oldu, bilmem kimden ayda kaç bin dolar para alıyormuş.” dedikoduları dolaşmaya başlıyor. Ne kadar doğrudur yanlıştır bilmiyorum ama böyle bir dünya var. Arkasından blog yazarları çıkıyor, blog yazarlarıyla ilgili böyle şeyler olmaya başlıyor falan filan. Şimdi de SEO tarafında aynen böyle birtakım insanlar çıktı. Bakıyorsunuz SEO dediğimiz şey, böyle atla deve bir şey mi; değil. Ama şuna da dikkat etmek lazım; Google indekslerken her seferinde şunu söylüyor: “Samimi olun, samimi yazılar yazın, samimi yazılarınızı zaten indeksliyoruz.” Şu kelimeyi yazarsan daha fazla SEO alır diye o kelimeyi yazmaya çalışan birtakım insanlar oluşmaya başladı. Yazılarını tamamen bunun üzerine inşa ediyorlar. SEO dediğimiz şey öyle bir noktaya geldi ki Google bizi görsün, daha rahat indeksleyebilsin mantığıyla yapılması gerekirken Google’ın istediği yazılar yazılır hale gelindi. Bu da gerçek bir yazı değil. İki gün sonra yapay zekanın teki çıkar SEO’da çok başarılı olacak algoritmayla milyonlarca yazı üretir. Bir anda sizi de bir sürü insanı da geçer. Bu bir yere varmaz.

Yapay zekanın ileride blog yazacağına dair bir öngörünüz var demek ki?

Tabi tabi. Yapay zekanın girmeyeceği alan yok. Medyadaki birçok şey aslında matematiksel. Dolayısıyla yapay zekanın yapamaması için hiçbir sebep yok. Medya sektöründeki birçok muhabirin, editörün yaptığı şeyler son derece matematiksel işler; onların da ciddi bir yapay zeka tehdidi altında olduklarını düşünüyorum. İçerik üretmek, mesela bir bülteni alıp habere çevirmek bir matematiksel işlem. Son derece kolay yapılabilecek bir şey. Bunun için yapay zekaya ihtiyaç olmadan algoritmik olarak da yapmak çok mümkün ama algoritmada “ruhu oturmuyor” falan deniliyor. Oysa yapay zekayla birlikte o ruhu daha oturulabilir hale de geliyor. Son derece matematiksel bir şey ve bunu yapmaması için hiçbir sebep yok.

“Bloglar, kişisel medya halini almaya doğru gidiyor.”

Bloglar için “kişisel günlük, elektronik günlük veya kişisel dijital medya” gibi tanımlar tam bir karşılık mıdır?

Ben şöyle bakıyorum: Blog, kişisel günlükten medyaya doğru giden yol üzerinde ortalarda bir yerde duruyor. Ne kişisel günlük ne tam bir kişisel medya. Ama kişisel medyaya doğru gidiyor. Mesela sen de yazmıştın, kimin bloguydu hatırlamıyorum ama “bu bir blog yazısıdır” yazmış. O, tam kişisel blogun dibi. Şimdi yeni dünyada aynı adam ya da başka biri blog yazmaya kalksa büyük ihtimalle “bir marka oturtayım, önce bir domain alayım, güzel bir domain olsun” falan filan der. O adamın böyle endişeleri yoktu; şimdiki adamın tamamen böyle endişeleri var. O noktada değiliz artık ama bir kişisel medya haline geldi mi? İşin içine medya girdiğinde medya bir iştir; o işin arkasında reklam geliri vardır; marka, sponsorluk, etkinlik ilişkileri vardır; bunların hepsi de kendi içinde bir iş modeli ortaya koyuyor. O noktaya da daha tam gelmediğimizi düşünüyorum. Böyle kişisel blogdan başlayıp iş modeli oluşturmuş ve 5 – 10 kişi çalıştıran bir yapıya ben şu ana kadar denk gelmedim.

atif_unaldi_6

Eklemek istediğiniz son sözleriniz nelerdir?

Çok teşekkür ederim. Güzel bir iş yapıyorsun, yaptığın işin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu da röportajların sonunda çok teşekkür ediyorum demek için değil gerçekten senin yaptığın şeylerin doğru olduğunu düşündüğüm için söylüyorum. Türkiye’de indeksleme, gerçekten değerli bilgiyi ortaya koyabilme ve bunları sıralayabilme konusunda başarısızlıklar var. Çok ilginç bir şekilde birisi bunu yapmaya başladığı anda etraftan çok ciddi bir şekilde defans görmeye başlıyor. Onlara aldırma ve yaptığın işi yapmaya devam et; çok güzel bir şey yapıyorsun.

Atıf Ünaldı Söyleşisinin Blogda Yer Almayan Ayrıntıları:

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

4 Yorumlar

  • Yanıtla internet günlüğü 2016/48 - e-vren günlüğü 05 Aralık 2016 at 14:01

    […] Bilişim Derneği (TBD) 18. Bilimkurgu Öykü Yarışması sonuçları açıklandı. Jürisinde Atıf Ünaldı‘nın da yer aldığı yarışmada birincliği Kadri Kerem Karanfil’in “ExTube” adlı […]

  • Yanıtla ayinaydinlikyuzu 28 Kasım 2016 at 15:34

    Evren, ben bu söyleşiyi atlamışım. Ne güzel olmuş. Dolu dolu. Selamlar.

  • Yanıtla İnternette kral olmak -internet günlüğü 2016/47 28 Kasım 2016 at 13:35

    […] ‘Blog Yazarları Söyleşileri’nin ilkini kendisiyle geçen aylarda yaptığım Atıf Ünaldı; ağzımıza sakız olan ‘yapay zeka’ kavramını çok güzel açıklamış, karmaşaya nokta koymuş: […]

  • Yanıtla Hakan KARA 27 Temmuz 2016 at 14:19

    Ben tatil yoğunluğunda ancak okuyabildim. Güzel sorular, samimi cevaplar… Teşekkür ediyorum ikinize de. Umarım Türkiye’de blog yazarlığı profesyonelleşir ve daha değerli bir hale gelir.

  • Bir Cevap Yazın