e-günlük, Röportaj / Söyleşi

Blog benim için bir terapi – Banu Özkan Tozluyurt

banu_ozkan_tozluyurt-3

O; Duru’nun annesi, Naz ile Ozan’ın gezgin teyzesi ve Türkiye’nin ilk blog yazarlarından biri. banunundunyasi.com‘un mimarı Banu Özkan Tozluyurt‘la Blog Yazarları Söyleşisinin üçüncüsü için 30 Ekim 2016 Pazar günü Taksim’de bir araya geldik. Banu’yla sohbet çok keyifliydi çünkü eğlenceli ve enerjisi yüksek biri. Doğallığı ve alçak gönüllülüğü sayesinde kendisiyle rahat bir söyleşi gerçekleştirdim. Blog yazarlarıyla iş birliği yapan markaların ve özellikle de blog yazmaya başlamayı düşünenlerin dikkatle okuması gereken önemli şeyler anlattı Banu. İyi okumalar:

Blogundan ve sosyal medya hesaplarından takip ettiğimiz Banu’nun haricinde bize kendini nasıl tanımlarsın?

Aslında yönetim danışmanıyım. Şirketlere bir anlamda koçluk yapıyorum, şirket eğitimleri veriyorum. Uzmanlık alanım içinde öğrenen organizasyonlar, takım çalışması, yönetim eğitimleri bulunuyor. Bireysel koçluk sertifikam var ve şirketlerde genellikle çalışanlara yönelik koçluk yapıyorum. İktisat mezunuyum ama sayılarla hiç işim olmadı; zaten üniversiteyi bitirir bitirmez insan kaynakları alanında çalışmaya başladım.

Peki, 2005 yılında blog yazmaya nasıl başladın?

Kızım 9 aylıktı, Almanya’ya bir seyahate gitmiştim. Orada İstanbul’dan bir arkadaşımla internetten yazışıyorduk. ‘Blog diye bir şey var duydun mu? İnsanlar günlük gibi bir şeyler tutuyorlar. Ben açtım istersen bak.’ dedi. O zaman onun bloguna girdim, çok hoşuma gitti ve Almanya’da bir blog açtım. O zaman Blogspot vardı. O anda masanın üstünde lacivert bir örtü vardı, blogun adını da lacivert koydum. İlk blogum lacivert.blogspot.com’du.

O ilk blogun hâlâ açık mı?

Buraya (banunundunyasi.com) taşıdım. Oraya ilk kez, kızımla birlikte Almanya seyahatimi yazdım; 2005’in Ağustos ayıydı. O gün başladı bu blog maceram ve Türkiye’ye döner dönmez her gün bir şeyler yazmaya başladım. O zaman sosyal medya yok. Bloglardan, blog yazarlarından çok haberdar değilim. Kendi başıma yazıp kendi başıma okuyup birkaç insana anlatıyordum. Ama o günden beri haftada en az üç içerik koymaya devam ediyorum.

Banu’nun Dünyası ismi nasıl ortaya çıktı?

Aceleci bir yapım olduğu için çok tezcanlı davranıyorum. ‘Lacivert’e anlam yüklemeye başladım, sorduklarında ‘masa örtüsü’ demiyorum. Aslında ‘lacivert, coşkun bir denizi, içimdeki o heyecanlı Banu’yu anlatıyor.’ diyorum. Ama lacivert bir süre sonra beni çok tanımlamamaya başlayınca ‘Banu olmalı blogun isminin içinde’ dedim. Dünyamı, kızımı, işimi, seyahatlerimi yazıyorum. Benim dünyam olduğu için “Banu’nun dünyası” diye çok düşünmeden, karakterlerinin uygun olup olmadığına bakmadan içimden o an o geldi, bir anda “Banu’nun dünyası”na döndüm.

Profesyonel hizmet alıyor musun blog konusunda?

Evet blog konusunda bana destek olan birisi var. Özellikle birkaç proje yönettiğim için basında benimle ilgili çıkan haberlerin linklerini koymam blogumu çökertmeme sebep olabiliyor. Yanlış şeyler yapıp kaydırmalar yapabiliyorum. O nedenle bir profesyonel destek alıyorum. Yazıları, fotoğrafları, videoları kendim giriyorum ama teknik alt yapıda değişiklik yapılacağı zaman ellemiyorum. Beni hep bilen arkadaşlarım yönlendiriyor. 11 yıldır blog yazıyorum ama teknolojiyle hiç aram yok. 

2005’te Almanya’da yazmaya başladığın blog için ‘10 yıl daha yazarım sonra belki bırakırım’ diyebiliyor musun?

Yok, bırakmam. Aslında videoya döneyim dedim, yok onu yapamıyorum. Videoları çekiyorum, montaj yapıyorum, yazılarıma ekliyorum ama videoblogu (vlog) yapamıyorum. Bende blog yazıyla gidecek. Almanya’da seyahatle başladığım için benim blog ağırlıklı seyahat yazılarıyla devam ediyor. Benim blog, televizyon programına doğru gidiyor, blogdan böyle bir şey çıkabilir. Benim blogum yazarak kendimi ifade ettiğim bir blog olarak kalacak. Takip ettiğim bloglarda da daha çok okumayı seviyorum. Seyretmekten çok okuduğum yazılar bana daha etkili geliyor.

‘Blog, televizyon programına doğru gidiyor’ dedin, bunu biraz açar mısın?

O daha minik bir şey. Başlangıcı atıldı görüşmelerin. Onu şimdi söylemeyeyim ama gezilerle ilgili öyle bir proje var.

Blog yazarken nasıl bir hazırlık süreci içinde oluyorsun?

Yatarak, koltukta oturarak yazamam; mutlaka bilgisayarın başına oturuyorum. Gittiğim yerlerde sürekli notlar tutuyorum, ses kayıtları alıyorum, oralardan aldığım dokümanlar mutlaka masamda oluyor. Oradan aldığım bilgilerin doğruluğunu mutlaka internette araştırıyorum. Bu şekilde ön hazırlık yapıyorum. Çok çay içtiğim için çayım yanımda olur. Evimin salonunu kullanıyorum, başka hiçbir yerde yazamam. Bir de kitabımı yazdığım Anadolu yakasında bir kafe var, orada çalışıyorum. Bu iki yer abana acayip ilham veriyor. Direkt bloga, wordpress’in içine yazmıyorum çoğu şeyi. Mutlaka word’de yazıyorum, sonra bloga aktarıyorum.

Bunca yıldır blog yazmaktaki amacın nedir?

Bildiğim bir şeyi başkalarıyla da paylaşmak, benim blogun amacı bu. Çünkü bazen haberimiz olmuyor, bir yazarı bir blog sayesinde tanıyabiliyorum. Çok iyi okuyan kitap blogları var. Blogu bu şekilde kullanıyorum, yazılar da böyle çıkıyor. İlginç olan bir şey, benim konum olabilir ya da çok farklı bir şey tasarlamış bir kadın o an benim yazımın konusu oluyor.

banu_ozkan_tozluyurt-1

“Blog beni çok üretken yapıyor.”

Senin için blog tam olarak ne ifade ediyor?

Kesinlikle blog benim için bir terapi. Kendimi geliştirdiğim inanılmaz güzel bir ortam. Blog sayesinde gelişiyorum. Çünkü bloga yazarken oturup inceleme, araştırma yapıyorum; okuyorum. Bir konuda kendimi geliştiriyorum. Blog beni çok üretken yapıyor.

Çok tartışılan bir konu var: SEO’ya uygun içerik üretimi. Sen buna dikkat ediyor musun?

Son bir yıldır SEO’ya dikkat ediyorum ama SEO’ya uygun yazacağım diye yazmıyorum. Çünkü o beni çok kısıtlıyor. Başlığı hiç ona göre koymuyorum ama yazımın içeriğine, özellikle bazı cümleleri geçirmeye dikkat ediyorum. Ve ciddi oranda da dikkat ettikten sonra okunma sayısında artma olduğunu görüyorum. Şimdi çok bakıyorum, o gün en çok hangi yazıdan ne aranıp da benim bloga düşülmüş diye. Ama hedefim tamamen SEO’ya uygun yazayım değil, o zaman benim yaratıcılığımı engelliyor. İçeriklerimin kendimin yarattığı içerikler olmasına dikkat ediyorum.

Blog yazılarını yayımlarken saate, güne dikkat ediyor musun? Belli bir sistematiğin var mı?

Gündemde bir konu varsa ve o konuda ciddi bir araştırma yaptıysam onu pazartesileri girerim. Okuduğum kitap, film varsa veya hafta sonu gidilecek yerlerden yazdıysam cuma günleri yayımlarım. Kültürel ve sanatsal şeyler cuma, biraz daha ciddi ve ağır konular pazartesi. Mesela hiçbir zaman öğleden sonrayı yazıya ayıramam. Saat 14’e kadar yazıyı yayımlamam gerekiyor, 14’ten sonra hiçbir şekilde yayımlamam. Akşamdan yazıyorum ertesi güne programlıyorum. Çok vaktim varsa 3-5 yazıyı hazırlıyorum, onları da hafta içine programlıyorum. Yazdığım yazının çok insana ulaşmasını istiyorsam ekran görüntüsünü alıp Instagram’da paylaşıp linkini profilime koyuyorum.

Blog yazarlığında çok eskiden annene yazdığın mektupların etkisi var mıdır?

Tabi anneme yazdığım mektupların çok ilgisi var. Çünkü kızdığımda anneme yazarak anlatırdım; hiç konuşmam, duygularımı hep yazıyla aktarırım. O mektupların bende kesin etkisi var. Mesela birine hediye veriyorsam hiç boş vermem, mutlaka not yazarım. Belki onların etkisi olmuş olabilir. Zaten yazı hep hayatımda vardı.

11 yıldır bloga eklediğin herhangi bir yazıyı sonradan sildiğin veya güncellediğin oldu mu?

Özellikle bilgi veren, öneride bulunulan yazılara dönüp bakmak mı gerekiyor çözemedim. Bodrum’da bir kadının işlettiği kahvaltısıyla ünlü bir yeri yazmıştım, 5 yıl önce. Sonradan çok da popüler olmuş fakat son zamanlarda çok bozulmuş ve her giden inanılmaz kötü şeylerle dönüyor. Biri bana “En son ne zaman gittiniz? İsterseniz bir güncelleyin yazılarınızı.” diye yorum yapmış. Kadının müşterileri kovduğunu çok insandan duydum. Hatta o kadın işletmeciye telefon açtım; gelen yorumlardan ve yazıyı kaldıracağımdan bahsettim. Hakikaten aldığım yanıt da takipçinin yorumuna benziyordu, ters tepkiydi ve o yazıyı kaldırdım. Daha sonra da bana yorum yapanlara “Ben gittiğimde böyle değildi.” diye bir açıklama yaptım.

Örneğin “Alaçatı’da gidilecek kahvaltı mekanları” diye aratıldığında benim bloga düşülüyorsa ama o yer kapandıysa orayı benim kaldırmam gerek. Şimdi bunu düşünüyorum, mekan önerilerine tekrar döneceğim. Önerdiğim yer kapandıysa takipçilerime karşı onun sorumluluğunu da almalıyım.

Blog yazarının böyle bir sorumluluğu olmalı mı; bir mekanı paylaşıp onu yıllar sonra tekrar güncelleme gibi?

O konuda sorumluluk var mı diye ben de düşünüyorum. Blog güncellenebilir olduğu için en azından gördüğüm şeyleri düzeltme gereğinde olduğumu hissediyorum.

Okuyucuda da sorumluluk yok mu peki? Zaten bir yazının yıllar önce ,hangi tarihte yazdığın belli.

Evet, mesela yazıda mekanın telefonunu da veriyorum, yıllar önce yazılmış bir yazı deyip mutlaka telefon açıp gitmek gerek. Ama ben her konuda böyleyimdir, biraz fazla üstüme alıyorum. Şuraya mı geliyoruz acaba: Gelen yorumları dikkate alıp belki de yazımızın peşine düşmeliyiz. Gelen yorumları onaylamak önemli değil. Bence biraz sorumluluk almak gerekiyor. Birkaç tane düşündüğüm yazı var, geri dönüp bakacağım; kaldırabilirim.

Sen böyle söyleyince başka bir pencere de açıldı aslında. Blog hiçbir zaman sonu olmayan bir şey; hiçbir yazı tam anlamıyla tamamlanmıyor. Onu tamamlayan aslında altındaki yorumlar. Biz zaten yorumlara cevap verince o yazıyı güncellemiş de sayabiliriz. Bir yazıyı kaldırsam kendime ve bloguma ayıp etmişim gibi hissederim. Zaten bütün yazıların peşinde koşamayız.

Ben de hiç yazı kaldırdığımı hatırlamıyorum (Bodrum’daki kahvaltı yeriyle ilgili yazı özel bir durumdu, o yazıyı kaldırırken hiç rahatsızlık duymadım.) ama yazıları güncelleyebilirim. Şimdi düşünüyorum blogdan yazı kaldırırken bir uzvunuzu kaybetmek gibi bir şey; kesiyorsunuz onu. Gerçekten çok emek vererek yazıyoruz.

Ailenin blogunla ilgili değerlendirmesi nasıl, yazılarını okuyorlar mı?

Hiç okumuyorlar. (Gülüyor) Blog yazımı Facebook’ta paylaşınca onlar da hemen paylaşıyor. Gezi yazılarımı annem okuyor. Kardeşim kendini ilgilendiren konuları okuyor, çocukları var onun. Çok şey paylaştığım ve çok şey yaptığım için beni takip edemiyorlar. Okumuyorlar ama paylaşıyorlar.

Annenin yazılarına müdahale ettiği oluyor mu? Keşke bunu öyle yazmasaydın dediği…

Evet oluyor. (Gülüyor) Ben bir çalışan anne çocuğuyum. Bir gün; “En nefret ettiğim şey eve anahtarla girmektir. çünkü evde kimse yoktur. siz girip evi toplarsınız, sabah herkes aynı anda çıkmıştır halbuki annem kek kokusuyla karşılasaydı beni.” diye eve anahtarla girmenin ne kadar beni üzdüğünü anlatmıştım. Annem de yazının altına kendini savunan yorumlar yazmış. Annem ve babam üniversite mezunu; gerçekten emekleriyle para kazanan insanlar, memurlar. Biz çamaşır makinesi kullandık ama deterjan yeterliydi lükse kaçmadık. Bir yazımda “Hiçbir zaman yumuşatıcı kokusu duymadım. Çok ekonomik, tutumlu insanlardır. Paralarını ona buna harcamak yerine bizi güzel okullarda okuttular. Eğitim önemliydi” diye yazdım ama annemin tepkisi: ‘Ben her zaman yumuşatıcı kullandım Banu, niye öyle diyorsun?’ oldu. Her zaman böyle garip yorumları oluyor annemin, çok kişiselleştiriyor. Televizyona çıkacağımı haber veririm, hiçbir zaman seyretmezler. (Gülüyor)

Bir de kızın Duru var, özellikle ilk yazılarında ismini sıkça okuduğumuz. O ‘Benim annem blog yazarı’ diyor mudur arkadaş çevresinde?

Diyor diyor, “Annem blog yazarı” diye anlatıyor. Mesela dizi seyrediyoruz, “Anne sen bu çocukla bir röportaj yapsana blogunda.” diyor. Onun amacı o çocukla tanışmak. (Gülüyor) Dolayısıyla hoşuna gidiyor, seviyor. Hatta onun da blog açmasını çok istiyorum ama o sürekli hikayeler yazıyor. Henüz işin ciddiyetinde değil. Bir blog açmasını istiyorum, çok kuvvetli kalemi.

Peki, onun hakkında yazdığın yazıları okuduğunda tepkisi ne oluyor?

Şu dönemde Duru’yu yazmamaya çok dikkat ediyorum çünkü yazıyı paylaştığımda kendisi tepki gösteriyor. Zamanında yazdığım bir yazıyı görebiliyor, “Beni neden yazdın, hasta olduğumu o dönem neden herkese duyurdun?” diye tepki gösterebiliyor. Çocuklarını yazan blog yazarları için bunlar ileride biraz tehlike oluşturabiliyor. Çocuklarını yazan veya Instagram’da çocuklarının fotoğraflarını paylaşanlara ‘böyle yazmayın’ diye önerilerde bulunabiliyorum. Çünkü bu, ileride sorun olabiliyor. Paylaşıyoruz ama ileride onlar da dijital hayata girdikten sonra buna itiraz etme hakları doğuyor.

banu_ozkan_tozluyurt-2

“11 yıllık blog arşivimden 5 kitap çıkar.”

Blogunla ilgili sana en çok sorulan soru ne?

Bana en çok sorulan “N’oluyor yazınca? 11 yıldır yazıyorsun niye ünlü değilsin? İyi de para kazanıyor musun sonuçta? Nasıl konu buluyorsun? Nasıl vakit ayırıyorsun?” soruları oluyor ki bunun vakit ayırmakla çok bir ilgisi yok. Mesai harcıyorsun ama sevdiğin bir şey olunca bulunur vakit, her şeye bulunur vakit. Bir de bir yazı yazıyorum, “E hadi inşallah paraya döner?” deniliyor. Bu bazen beni sinirlendiriyor, yoruyor, ters cevaplar verebiliyorum. Çünkü her şeyin karşılığı artık para oldu, maalesef insanlar da her şeyi para karşılığı yaptıkları için bu noktaya geldik. Bazen öyle bir yazı yazıyorum ki “Bundan kim bilir kaç para almışsındır?” gibi bir tepki geliyor. Beni en çok sıkan şeyler bu para ve ünlü olup olmama konuları. İlla bana para versinler de yazayım diye düşünmüyorum hemen yazıyorum. Belki de başka bir işim olduğu için, belki ben blog yazarlığını iş olarak görmüyorum. Bir kere blog bana çok büyük bir arşiv. 11 yıllık bir arşivim var benim. 11 yıllık arşivden 5 kitap çıkar. Ki ilk kitabım Hayat Çocukla Güzel öyle çıktı. Blogu, kendime bir yatırım olarak, kendime bırakacağım bir arşiv olarak görüyorum. Belki iş olarak görmediğim için de blogdan para kazanmıyorum. Tamam para hiç kazanmadım değil ama blogla hayatımı geçindirmiyorum.

Blog, düzenli olarak içerik üretenler için çok kapı açıyor. Belki de o kazancı başka şekillerde getiriyor.

Çok kapı açıyor evet, ben kimsenin ulaşamayacağı çok insana ulaşıyorum bir telefonla.

Tam da bunu soracaktım: Blog sayesinde tanıştığın çok önemli isimler oldu mu?

Tabi çok var. Ana haber bülteni sunucularından tutun sanat camiasına kadar telefonlaştığım, Whatsapp’ta yazıştığım çok isim var. Ama onlarla tanışıp da hiçbir zaman bunu bir fırsat ve çıkar için kullanmıyorum. Onlar da bunu biliyorlar. Şöyle bir şey anlatayım: Blogumun onuncu yılı için Kanal D’deki Gün Ortası programından Şule’ye ‘vaktin olursa gelir misin?’ diye davet göndermiştim. O da ‘Blogunu hemen haberlerde anlatalım’ dedi. “Nasıl yani, nesini anlatacaksın?” dedim. “Olur mu öyle şey, blog dünyada ve Türkiye’de ne kadar önemli. Sen de bu işi ilk yapanlardansın.” dedi. Benim işimi bana öyle bir anlattı ki “Aa napıyor muşum meğer” dedim. Dolayısıyla çok seyredilen bir kanalın haberlerinde yayımlandı.

Bu blog sayesinde çok dostum oldu ama isim vermeyeyim; belki onlar o isimlerden olmak istemezler. Çünkü hepsi de son derece mütevazı insanlar. Blog bana çok kapı açtı, bir telefonla hemen birilerine ulaşabiliyorum, oturup sohbet edebiliyoruz. Şu anda yaptığım en güzel iş, Kadının Adı Var projesini Türkiye’nin en iyi habercisiyle yapıyorum. Bu da benim yazdığım yazılara, kişiliğime olan güvenle ilgili bir şey. O yüzden blog bana para anlamında değil ama manevi anlamda çok büyük güç katıyor.

Dünyada bloglar önemli bir yere sahip ama Türkiye’de blogların ciddiye alınmadığı görüşündeyim. Bu, özgün içerikler üretmeyişimizden mi ya da aslında kitap okumayan bir toplum olup yazmaya çabalamamızdan mı kaynaklanıyor emin değilim. Belki de Türkçe blogların bazı özelliklerinden kaynaklanıyor da olabilir. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Ben şöyle görüyorum; çok okumadığımız için yazılarımızın kalitesi düşük ve çok sığ yazılar yazıyoruz. Çünkü araştırmıyoruz. Kendi deneyimlerimizi tabi ki yazacağız ama onun yanında bir bilgi verirken ben inanmıyorum o bilgiyi araştırıp gerçekten bir emek harcayıp yazdıklarını. Gündem de yaratılmıyor. Çok araştırmadan, kaynak bakmadan yazıldığı için bana çok sağlam içerikler gelmiyor. Bir de çok idealist yazmaya çalışıyorlar, ya dikte eder gibi ya da ‘tek doğru vardır onu da ben yazıyorum’ der gibi; bu bana itici geliyor. Blog, benim anlayışımda “Bu benim görüşüm, senin de başka görüşlerin olabilir.” diyerek ucunu açık bırakmaktır. Biraz daha yumuşak yazıları seviyorum; çok sert, yönlendirici, dikte edici yazılar benim ilgimi çekmiyor. Blogdan para kazanılıyormuş, popüler olup bazı yerlere çabuk ulaşılıyormuş gibi bir mantıkla yalap şap yazılar yazıldığında içerikler bana zayıf geliyor.

“Vaktim var, birkaç konum var, haydi blog açayım.” diyenler çok arttı. Açıkçası basından bazı insanlarla karşılaştığımda blog yazarları için “Aman bana blogger deme!” diyorlar. Çünkü bazı arkadaşlarımız kendilerini gazeteci gibi görüp havalara giriyor, hakikaten ben çok karşılaşıyorum. Çok acayip istekler, sanki tek otorite onlarmış gibi yaklaşımlar ya da yalan yanlış yazılar… Mesela benim kızım şu anda 3-4 yaşında olsa, anne – çocuk blogu takip etsem bunalıma girerim. Girerim çünkü her şeyi mükemmel yapıyorlar. Paylaşımları da öyle. Çocuklar çok uslu, çok uyumlu, onlar her şeye yetişiyorlar. Bir bakıyorum çocuğıyla günde 5 etkinliğe gidiyor. Aaa çocuğa bak ne uslu, benim kızım pusette durmuyor, dolayısıyla bunalıma girerdim. Benim kız kardeşim var, ikinci çocuğu oldu ve anne – çocuk bloglarını takip etmiyor çünkü “Kendimi yetersiz, eksik hissediyorum; o yapabiliyor.” diyor. Halbuki öyle değil, gerçek taraflarını biliyoruz. Dolayısıyla basında ve pek çok firmada masanın öteki tarafında oturan arkadaşlarımdan şunu çok sık duyuyorum: “Aman bana blogger deme!” Aslında hep beraber kaybediyoruz. Herkesin bunu görmesi lazım. Bana hep “Blog yazarıyım deme, sanki o küçültüyor o şeyi” diyorlar; hayır tam tersi tabi ki blog yazarıyım ama maalesef her şeyi olduğu gibi bunu da çok çabuk tüketiyoruz. Şunun farkına varmak lazım böyle olunca hep beraber kaybediyoruz. İnsanların inancı kayboluyor. Ben gerçekten kendi yağımla kavrulmayı tercih ediyorum. Çok fazla ortada görünen bir blog değil zaten ama bana yetiyor.

Blog kavramının boşaltılmaya başladı. Amaç farklı oldu. Bu firmalarda da oluyor, mesela bakıyorum çok önemli bir geziye -o konuda yazdığım çok iyi yazılar olmasına rağmen- davet edilmemişim. Davet edilenlere bakıyorum, takipçi sayısı yüksek diye davet ediliyorlar. Tabi ki doğrudur, 20 bin takipçisi varsa kalkıp 8 bin takipçisi olan insanı çağırmayabilir. Ama o yazılarla kimlere ulaşılıyor bunlara bakılması gerekiyor.

Aslında markaları da bu konuda biz bilinçlendirmeliyiz. Sonuçta popüler olmak veya sayılar kalitenin bir ölçütü değil.

Bunu, ben bizzat konuşarak yapıyorum. Tanıdığım, bana bu konuda fikir danışanlara bu durumu anlatmaya çalışıyorum. En azında bizim gibi düşünen insanlar her fırsatta çok net anlatarak firmaları da bilinçlendirebilirler. Zaten bu böyle gitmez ki. Blog, şu an çok revaçta ama çok çabuk tüketirsek bunun zararı herkese olacak.

Diğer sosyal ağlara baktığımızda bence blogların ömrü daha uzun olacak gibi. Blogun ciddiye alınacak bir uğraş olduğunun anlatılması da bizim elimizde. Blogun yarınını, bloglarımızda atacağımız adımlar şekillendirecek. Ama bir blog yazarı kaprisi var. Tecrübelerimden öğrendiğim blog yazarlarıyla ortak bir iş aslında zor yapılıyor. Yanılıyor muyum?

Etkinliklerde çok görüyor, duyuyorum; “Nerede yapılacak, kimler geliyor, ben hangi arabayla alınacağım?” diye soran blog yazarları var. Bunlar gerçekten duyduğum ve gördüğüm şeyler. Bunların konuşulması bile bana çok enteresan geliyor. Bugün bunu yazıyor, yarın tam onun karşıtı bir şey yapabiliyor. Ego olayına zaten hiç girmiyorum. Ben şunu çok net gördüm: Bir davette masalar bile popülerlik derecesine göre A, B, C diye ayrılıyor. Gelenler boş yer olduğu halde oraya oturmuyor. Buna bizzat şahit oldum. Blog yazarlarının kendi içlerinde de böyle bir ayrımda olduğunu biliyorum.

Bu blog yazarları nerede, kim onlar gerçekten?

Var var, çok var böyle blog yazarları. Her konuda her şeyi bilen blog yazarlarımız var. Çok havaya girdiler hakikaten, çok enteresan.

banu_ozkan_tozluyurt-4

“Ben blog takip etmiyorum.”

Her yerde gördüğümüz popüler blog yazarlarını bir kenara bırakırsak, blog denince aklına ilk gelen Türkiye’den isimler kimler?

Ben blog takip etmiyorum. Linki gördüğüm zaman merak edip açıyorum; ‘Bu iyi yazmıştır’ dediğim birkaç isim var, onların yeni yazıları postama düştüğümde okuyorum.

O zaman buradan “Bir blog yazarının farklı blogları takip etmesine onlardan beslenmesine gerek yok” gibi bir sonuç çıkarabilir miyiz?

Bence öyle. İlham veriyor okuduğumda ama o kadar. Bence gerek yok.

Blog yazarının aslında toplumsal bir sorumluluğu ve toplumu da harekete geçirme gibi bir etkisinin olduğu çok açık, benimle hemfikir misin bu konuda?

Tabi tabi, kesinlikle. Zaten blogda ‘sosyal sorumluluk’ diye de bir köşem var. En çok dikkat ettiğim konulardan biri bu. Araştırıyorum ve yazılarda hepsine destek olmaya çalışıyorum. Blog yazarlarının duruşu da yaptıkları da o yüzden önemli. Çünkü siz bir yazınızla pek çok insanı bir araya toplayabiliyorsunuz. Belediyenin yapamadığı bir toplantıyı biz bir blog yazısıyla yapabiliyoruz. Belediye çağırdığında insanlar siyasi anlayabiliyor ama “Banu Tozluyurt da buna çağırıyorsa tamam” diyor. Blog yazarının böyle çok ciddi bir etkisi var ama biraz da duruşla alakalı. Her blog yazarına gider misiniz siz, çağırdı diye. Blog yazarının amacı çok önemli. Bazısı sosyal sorumluluk diye çıkıyor ama gene orada kişisel yıldız oluyor; o çok kötü işte. Ben çok projeye gidiyorum ama bir bakıyorum yine o sosyal sorumluluk bir kişinin bireysel yıldızlığına dönüşmüş. Sosyal sorumluluk, kendi kişisel çıkarımızın önüne geçmemeli; bu konuda hassas olmamız, egolarımızdan sıyrılmamız gerekiyor.

Yeni bir kitap hazırlığında olduğunu ve yakında yayımlanacağını yazmıştın. Son durum nedir?

Kitap, yayınevinde artık, 2017’nin Şubat ayında çıkacak inşallah. Benim ilk roman deneyimim, tamamen kurgu. Bir Türk ailesinin hikayesi.

Romanın ismi belli oldu mu?

Daha ismi belli değil, ismini bir türlü bulamadım. Yayınevi bana bırakıyor ama onlardan da öneri istedim. Tabi ki son karar benim olacak ama bir türlü bir isim yakıştıramadım.

Peki blog yazmak mı daha zor kitap yazmak mı?

Kitap yazmak öyle blog yazmaya benzemiyormuş, çok kolay yazacağımı düşünüyordum. Yazarlık atölyesine gitmiştim, donanımım da iyi. Kafamda da her şey net ama yazarken yeni karakterler çıkıyor, akış başka bir yere gidiyor. Yazıyorsunuz, sonra 3 – 4 gün başına oturamıyorsunuz. Bir daha oturduğunuzda eski yazdıklarınızı unutuyorsunuz, haydi tekrar onları okuyorum. Çok kolay olacağını düşünmüştüm, kolay olmadı. Çok zorlu bir süreçti. İlk deneyimim, mutlaka eleştiri alacak ama benim içime çok sindi. Hep yapmak istediğim bir şeydi.

Her ikisini de deneyimlemiş biri olarak kitap yazarlığı ile blog yazarlığı arasında nasıl bir fark var?

Belki kendi hayatımı yazsaydım bu kadar zorlanmazdım çünkü zaten yaşadığım şeyler. Blog da öyle değil mi, kendi yaşadığımızı, gördüğümüzü yazıyoruz, daha kolay. Çünkü her şey hazır. Kurguda 80’li yılları yazarken bilgisayardan cep telefonundan bahsetmemeniz gerekiyor. 80’li yıllardaki haberleri, hangi filmler vardı, onları düşünmeniz gerekiyor. Bir şeyi yaratıyorsunuz, o yüzden keşke biyografi gibi kendi hikayemle başlasaydım. Çünkü çok kolay yazılabilir.

Sana kitap yazarlığını getiren blog yazarlığı oldu diyebiliriz değil mi?

Evet, blog yazarlığından kitaba… Bizim üç projemiz var: İmza Kızın, İmza Karın ve İmza Ben. O üç kitapta yazarken kendim de bizzat yer aldım. Artık kendi kitabımın çıkması gerekti. İlk kitabım blog yazılarımdan derlenmişti, Duru ile hikayelerimi yazdım. Diğer üç kitap da bir derlemeydi. Artık bu beşincisi kendimin yarattığı bir şey olmalıydı. Bir de yaratıcı yazarlık atölyesine gitmiştim, onun da bir meyvesini alayım dedim. Korkuyorum gelecek eleştirilerden, belki de hiç yazmayacağım. 2017’de kafamda iki kitap projem var. Bundan sonraki bir seyahat kitabı olabilir.

“Ülkemi ciddi anlamda çok seviyorum.”

Bazı yazılarını okurken vatanına, yaşadığı topraklara bağlı bir kadın canlandı gözümde. Bu konuda neler söylemek istersin?

Ben mahallemden ayrılamıyorum, ev değiştiremiyorum. Çok geziyoruz, çok ülke, şehir görüyoruz ama şu ana kadar ‘şurada keşke yaşasam’ dediğim bir yer olmadı. Amerika’ya gittim, hep şunu düşündüm ‘oh ülkeme döneceğim.’ Çok güzel oralar, gezerken bayılıyorum ama hiçbir zaman dönüp uçaktan indiğimdeki mutluluğu oralarda bulamıyorum. Orada gezerken mutlu olmamın sebebi de yine ülkeme dönecek olmam. Anadolu’ya gittiğimde yurt dışında gezdiğimden daha çok keyif alıyorum. O kadar çok şey öğreniyorum ki kendimize, medeniyetimize ait. Nereden geldiğimizi ve aslında nasıl topraklarda yaşadığımızı görünce ülkenin değerini daha çok anlıyorum. Ne olursa olsun benim insanım. Mesela trafikten sıkılmıyorum, gerçekten çok zorlanıyorum, bunalıyorum; ama burayı da böyle kabul ediyorum. İstemiyorsan gideceksin. İnsanlardan çok şikayet duyuyorum ama ben seviyorum ülkemi. Başka yerde yaşamak düşüncesini düşünmek bile beni çok üzüyor. Ama gelecek ne getirir, gerçekten bilmiyorum çünkü bir kızım var. Türkiye’de kız çocuğu olmayı hem doğuda hem batıda gördüm. Her çeşit insanla, her yaştan, her sosyo ekonomik durumdaki kadınla iç içeyim. Çok üst düzey bir kadın yöneticiyle de beraber oluyorum; doğuda okuma yazma bilmeyen, evinin kapısından çıkmayan kadınla da konuşuyorum. Aslında iki kadının da çoğu şeyde duyguları, kaygıları, korkuları benzer. Dolayısıyla bir kız çocuğu yetiştirmekten ürküyorum açıkçası. Ama özellikle daha doğuya ve ücra köşelere gittikçe aslında bu ülke için daha çok şey yapmamız gerektiğini ve daha çok burada kalmamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemi, ciddi anlamda çok seviyorum. Ülkeme haklı oldukları halde bir şey söyledikleri zaman çok saldırgan olabiliyorum ki biliyorum aslında söyledikleri şeyler doğru. İstanbul’dan da başka bir yerde yaşayamam. bu da yanlış anlaşılmasın çünkü ben doğup büyüdüğüm yerleri seviyorum.

Bu söyleşiyi okuyacak yeni blog yazarları adaylarına ne gibi önerilerde bulunabilirsin.

Ben geçekten kağıt kalemle geziyorum. Çünkü blog için ‘ne yazsam’ derdi olmamalı. Gördüğüm, duyduğum bir şeyi, bir cümleyi not edip daha sonra blog konusu yapabiliyorum. Metroda konuşan iki gencin konuşmasını not alıyorum ve oradan içerik çıkarıyorum. Blog yazmak istiyorlarsa dışarıya çok açık ve iyi bir gözlemci olmaları gerekiyor. İstikrarlı olmalılar. Bugün blog açıp bir ay sonra yazı girmekle olmaz. Pazartesi şu konularda, çarşamba bu konularda yazacağım derlerse, bu bir disipline sokuyor insanı. Blogda yazmak için bir disiplin gerekiyor. Tek doğru vardır onu da ben bilirim şeklinde değil de biraz esnek olunmalı. Seyahat mi, anne – çocuk mu hangi konuda yazacaklarına en başında karar verebilirler. Çok reklam kokan şeyler yapmasınlar. Güzel görünmüyor ve bana çok inandırıcı gelmiyor. Bu işte para varmış, bedava şuraya gidiliyormuş hayalleriyle blog yazmaya başlamasınlar çünkü çok çabuk gider o blog.

banu_ozkan_tozluyurt

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

15 Yorumlar

  • Yanıtla Yorumhane 14 Kasım 2016 at 17:41

    Sonuna kadar okudum sanırım sorulardan biri; “Dünyada bloglar önemli bir yere sahip ama Türkiye’de blogların ciddiye alınmadığı görüşündeyim. Bu, özgün içerikler üretmeyişimizden mi ya da aslında kitap okumayan bir toplum olup yazmaya çabalamamızdan mı kaynaklanıyor emin değilim. Belki de Türkçe blogların bazı özelliklerinden kaynaklanıyor da olabilir. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?” demişsiniz.Cevabı soruda mevcut biz okumayan bir toplumuz ondan pek rağbet görmüyor.Yeni yeni sosyal medyada görselliğin ve tüket at mantığının işlediği daha kolay görsel ve videolar popüler olmaya başlıyor.Kimsenin uzun uzun okumaya tahamülü yok bu ülkede.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 14 Kasım 2016 at 18:13

      Tespitlerinde haklısın ve bunlar bizim de yazılarımızda, katıldığımız etkinliklerde zaman zaman dillendirdiğimiz konular. Blogun kendine has bir kültürü ve yapısı var. Pratiklik belki teknik ve yazılımsal yeniliklerle çözülebilir. Ama diğer taraftan da 140 arakterlik ve tek sayfalık bir gazete, ne kadar gazetedir diye de düşünmeden edemiyorum. Her şeyi bu denli özet hale getirmek, kısaltmak ve videolaştırmak mümkün mü? Daha doğrusu gerekli mi?

  • Yanıtla Ece Evren 14 Kasım 2016 at 17:12

    Evren oğlum. E-mail üyeliği yaptım. Yazıların gelsin diye. Blog yazarlarıyla yaptığın son iki söyleşiyi okudum. Çok bilgiler edindim kendi anlayışıma göre. Kendilerini kutluyorum azimle devam ettikleri için. Sana ise; bizi böyle değerli sohbetlerle buluşturduğun için teşekkür ederim. Devam edeceğini sanıyor ve merakla bekliyorum. Sevgilerimle Evren :)

    • Yanıtla e-vren günlüğü 14 Kasım 2016 at 17:25

      Ne kadar naziksiniz Ece Abla, çok teşekkür ederim. Her blog yazarları söyleşisinden ben de çok şey öğreniyorum. Hepimiz farklı deneyimlere ve pratiklere sahibiz. Söyleşileri yapmaya devam edeceğim vaktim ve enerjim el verdiği sürece. Zamanla belki biraz daha video – söyleşi haline dönüşebilir. Desteğiniz ve katkınız için teşekkür ederim.

  • Yanıtla Ramazan 14 Kasım 2016 at 01:11

    11 yıl önce arkadaş tavsiyesi üzerine açılan bir blog , kafede kaleme alınmış bir kitap , şubat 2017 ‘ de çıkacak olan roman , yakında bir televizyon programı. İşte bu BAŞARIDIR. Bu başarıya herkesin ulaşabilmesi için sadece makale içeriğinin dikkatli okunması yeterli olacaktır diye düşünüyorum. İçerisinde neler gizli neler.Kendimi şu saatten sonra toparlıyorum , bi hale yola koymam gerek.

    Biz başarının hikayesini sayende öğrenen insanlarız. Yine her zamanki gibi bir Evren klasiği , çok başarılı bir söylesi olmuş. Banu ablayı bu zamana kadar nasıl olurda takip etmem ben diye bir içimden geçmişlik var. İki güzel insan ve ikinize de ayrı ayrı teşekkür ederim. Emeğinize sağlık.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 14 Kasım 2016 at 09:07

      Dikkatinden ve kıymetli yorumundan dolayı çok teşekkür ederim Ramazan. Sizden gelen böylesi değerlendirmeler sayesinde doğru bir şey yaptığımızı daha iyi görebiliyorum.

  • Yanıtla feray 13 Kasım 2016 at 21:02

    çok etkilendim, iyiki dediğim bir röportajla karşılaşmış oldum bu aksam ve sizi tanıma fırsatı buldum.. çok teşekkürler

  • Yanıtla Mavianne 13 Kasım 2016 at 19:20

    Çok aydınlatıcı bir röportaj olmuş
    Gerçekten de Banu çok özel bir kadın
    Surekli ureten ve topluma faydalı olmaya çalışan kadınlardan
    Kutluyorum

  • 1 2

    Bir Cevap Yazın