e-günlük

İstanbul, âdeta bir yürüyen merdiven

Geçen hafta yarım bıraktığım yazıya devam etmeden önce güzel bir haber vereyim. Talim Terbiye Kurulunun onayıyla 2017 – 2018 Eğitim Öğretim yılında Lise 9. sınıfların Türk Edebiyatı kitaplarındaki Blog konusu içinde “2015 Günlüğü  – 2016 Hedefleri” yazımla yer alacağım. Blog yazarlığının lise ders müfredatlarına girdiğini ardından üniversitelerin ilgili bölümlerinde de konu olarak işlenmeye başladığını daha önce paylaşmıştım. Ankara’da Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapan Yavuz Mahmut Sürmeli Bey Ocak 2016’da bana ulaşarak 9. sınıflar için hazırlanan edebiyat kitabının Blog konusunda yukarıda paylaştığım yazıma yer vermek istediklerini iletmişti. Türkiye’de blog ve blog yazarlığı kültürünün -özellikle yeni nesilde- yerleşmesi / gelişmesi gerektiğine dair inancım, blogların ders kitaplarına kadar girmesiyle daha da güçlendi. 

Hüseyin’le İstanbul gezimizin ve üstüne Aydın ziyaretimin yorgunluğunu İstanbul’a döndükten sonra günlerce atamadım. Bu yorgunluk ise daha çok bedenen değil ruhen bir yorgunluk. Bunu hem teyzemle hem de annemle konuşurken ilk defa bu denli açıkça dile getirdim. Sebebini bilmediğim bir şekilde Aydın’a gittiğimde üzerime âdeta bir ölü toprağı seriliyor ve duygusallaşan, hareketleri yavaşlayan ve içine kapanan biri haline dönüşüyorum. Bu durumu, Aydın’la olan 32 yıllık yaşanmışlıkların duygusallığına bağlıyorum. Eylül 2012’de ayrıldığım memleketime her gittiğimde geride bıraktığım şeyleri tekrar hatırlıyor, benim yokluğumda değişen veya yaşanan her şeye -garip bir şekilde- dışarıdan seyrederek anlam vermeye çalışıyorum. Aydın’a her gidip gelişimde farkında olmadan İstanbul’a alışmış olduğumu anlıyorum.

Zaman, Aydın’da sanki yavaşlıyor. Şehir de yavaşlıyor; sokaklarda kimse koşuşturmuyor. Bir dükkana alışverişe girdiğimde esnaf da sanki ağırdan alıyor. Bulvarda herkes yavaş yavaş yürüyor ve hâlâ bulvarın çıkarken sağ, inerken sol tarafından kimse yürümüyor. Daha bir sürü ayrıntıya dikkat ediyorum her ziyaretimde. Aydın’ı çok seviyorum, hiçbir şehre değişmem. Aydın’da doğup büyüdüğüm için hep gurur duyarım. Okurken pek bir ayrıcalığını hissedemesem de Aydın Liseli biri olduğum için kendimi ayrıcalıklı hissederim falan filan. Ama niyeyse Aydın’a her gittiğimde İstanbul’a gönlüm ağırlaşmış bir şekilde dönerim. Geçmişe dair yaşadıklarımın bilinçaltımdaki kırıntılarının bunda payı olduğu kesin. İstanbul hızıyla, hengamesiyle daha ilk dakikalarında beni o melankoli ve sarhoşluktan çekip çıkarıyor.

5 yıldır yaşadığım bu muhteşem şehri, geldiğim ilk günlerden beri bir “yürüyen merdivene” benzetmemin sebebi de hep budur. İstanbul, tıpkı bir yürüyen merdiven gibi adımınızı attığınız an alıp sizi götürüyor. Bu şehirde yaşadıklarınızla ya daha yükseğe çıkıyor ya da daha aşağı iniyorsunuz; insan -istese de- olduğu yerde sayamıyor. Her ne durumda, her ne ruh hali içinde olursanız olun, İstanbul bunu umursamadan sizi alıp götürüyor. Dur durak yok. Üzülmeye, sevinmeye, oturup hesap kitap yapmaya, sorgulamaya, ağlamaya, sızlanmaya vakit tanımıyor.

Bu son yolculuğumda da öyle oldu. Atatürk Havalimanının ‘giden yolcu’ bölümüne doğru Hüseyin’le yürürken “Bir bakmışım kendimi ‘gelen yolcu’ tarafında bulacağım, zaman çok hızlı geçiyor.” dedim, öyle de oldu. Hüseyin’i annesine teslim edip ben de kendi annemle kucaklaştım ama her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu. Bir baktım 30 kiloluk valizimle Havalimanı – Yenikapı metrosundayım.

Salı öğleden sonra saat 3 gibi evdeydik. Güneşli ve sıcak bir hava vardı ki annem de balkonda bir masa hazırlamıştı. Kısır yemeyi çok özlediğimi söylediğim için bol yeşillikli bir kısır ziyafeti yaptık; bol bol tere (otu) yedim. Sonrasında “kısa kes Aydın havası olsun” deyimi gerçek oldu; İstanbul’a dönene kadar Aydın’a neredeyse kış geri döndü. Önceki gelişimde kitaplığımdaki kitapların büyük çoğunluğunu ADÜ’nün merkez kütüphanesine vermiştim. Bu defa dolabımda ne var ne yoksa tekrar elden geçirip valizi ağzına kadar doldurdum. Hal böyle olunca İstanbul’a ilk defa bu denli ağır bir valizle döndüm. Atılacaklar atıldı, kütüphaneye verilecekler ayrıldı ve notlarım, başucu kitaplarım, hatırlarım adına her şeyi İstanbul’a yanımda getirdim. Ziya’nın doğum günümde bana hediye ettiği daktilo (çok ağır, öyle böyle değil) ile yazılarımın yayımlandığı Aydın Life dergilerinin sayılarını bir sonraki gidişimde almak üzere bırakmak zorunda kaldım.

Annemin sağlık kontrolleri için her zamanki doktoruna gitmişken ben de tepeden tırnağa bir kontrolden geçeyim dedim. Doktor özellikle son üç aya yönelik tahliller istemişti; sonuçlar normal çıktı. Son üç aylık ortalamalarım da iyiydi. Sadece kilo almamam konusunda uyarıldım. Annemin bende gizli şeker ve kansızlık olduğu yönündeki yıllardır öne sürdüğü iddiası da böylece çürüdü ;) Ama ben acıktığımda sinirlenmeye ve elim ayağım titremeye devam ediyorum, o da ayrı bir mesele.

Uzun süredir işitme sorunları yaşıyordum. Bunun için de doktora gittim. Haftalar sürecek bir tedavi süreci gerektiğini öğrendim. Neyseki pansumancı Mehmet Abi, mesleğine 35 yılını vermiş usta biriyidi ve “sen İstanbul’a gidene kadar 2 günde seni iyileştireceğim.” dedi. İki gün üst üste hastaneye gittim ve her seferinde kulaklarımı iyice tıkadığı için Aydın’da tatilimin büyük çoğunluğunu kimseyi duymayarak geçirdim. Bu durumdan dolayı da görüşmek istediğim birçok kişiyi arayamadım, gitmek istediğim birçok yere gidemedim. Özellikle öğrencim Mehmet Ünal’ın ücretli öğretmenlik yaptığı okula gidip onun dersine girebilmeyi çok istiyordum. ADÜ’ye çıkıp hem kütüphaneye geri kalan kitaplarımı bağışlamayı hem de mezun olduğum fakülteyi dolaşmayı planlıyordum.

Neyse ki Aydın’daki ikinci günümde dedeme uğramışım ki onunla rahat sohbet edebildik. Dişleriyle ilgili sorunlarından dolayı artık katı şeyler yiyemiyor. Bu sebeple muzla arası çok iyi. Yanına uğradığımda ilk başta beni tanıyamadı sanki ama bu sorun sadece birkaç saniye sürdü. Yine ne iş yaptığımı, ne kadar maaş aldığımı, patronumun kim olduğunu sordu. Ben de her ziyaretimde olduğu gibi tek tek anlattım. Patronumu sorarken “Kumandanın kim?” diye sordu. Adını soyadını ve avukat olduğunu söyledim. “İsmini hiç duymadım, daha yeni demek ki?” dedi. “Dede, İstanbul’daki avukatı sen nereden tanıyacaksın” demedim. Çünkü en çok o konuşsun, aklında ne varsa anlatsın istedim. Yine mevzu evliliğe geldi, yaşımı sorup çok geç kaldığımı söyledi. Bu konu hep açılır ve biliyorum ki dedem “geç kalınmış” konusunda kesinlikle haklıdır. Artık bütün işlerden, dükkandan elini çektiğini anlattı ve sanki bu konuda hata yaptığını düşündüğünü hissettim. Yaşı 100’e yaklaşsa da işinin başında kendisi olmalı, dükkanı o yönetmeliydi gibi bir isteği, inancı olduğunu anladım söylediklerinden. Her geçen gün daha çok yaşlanmak, hareketlerin kısıtlanması ve eve daha çok mahkum olmak herkesi olduğu gibi dedemi de üzüyor, düşündürtüyordu. Portakal yediği ellerini ıslak bezle silmek istediğimde de “O kadar değil, o kadar değil” dedi, şaşırdı. Onun için hâlâ uzak bir gelecek, benim içinse sanki olması gereken bir ayrıntıydı o. Dedemin alattıklarını dinlerken gelişen teknoloji, yapay zeka, insansı robotlar, dronler, giyilebilir teknoloji, dijital dönüşüm konuları birer suni konuya dönüştü kafamda. O an benim için asıl gerçek dedem, dedemin yaşadığı gerçeklik ve anlattıklarıydı.

İstanbul’a dönüş uçağım Cumartesi akşamıydı ve annemle Cuma akşamından İzmir’e İbrahimler’e gidip orada bir gece kalmaya karar verdik. Yağmurlu bir akşam vakti annemi, yanımda dev gibi valizimle beni Abim ve Hüseyin uğurladı. Şehirler arası otobüse binmeyeli epey olmuştu. Bu zaman zarfında otobüslerin ne kadar konforlu hale geldiğini görünce gerçekten şaşırdım. Kuru bir metrobüste günde dört saatini harcayan biri olarak otobüsün gelişmişliği karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Annemle yan yana Aydın’dan İzmir’e yaklaşık 1 saat 10 dakikalık keyifli bir yolculuk geçirdik. Annemle en son neredeyse 2,5 yıl önce İstanbul’dan Aydın’a dönerken otobüsle seyahat etmiştik.

İbrahim’in yeni görevinden sonra taşındığı İzmir’deki yeni evlerine ilk ziyaretimdi. Gaziemir tarafında sakin, ferah ve etrafı yeşillik dolu bir muhitte oturuyorlar. Zeynep henüz konuşmaya başlamadığı için onunla iletişimimiz yine sınırlıydı. Hâlâ daha çok anne babasına ve oyuncaklarına odaklı. Konuşmaya başlamasını dört gözle bekliyorum çünkü ona harika bir hediyem olacak. Bundan sonraki ziyaretlerimde amca yeğen çok şey konuşacak ve paylaşacağız.

İbrahim’le cumartesi sabahı evlerinin arkasındaki ormanlık alana doğru bir yürüş gerçekleştirdik. Uzun süredir doğayla böylesi doğrudan bir temasım olmamıştı. Çam ağaçlarının mis gibi kokusunu ve dağ havasını solumak bana çok iyi geldi. Bu arada kulaklarımdaki pamukları da ancak İzmir’deyken öğleye doğru çıkarabildim. Artık daha iyi duyabiliyordum ama ne yazık ki İstanbul’a dönme vaktim de gelmişti.

En çok buralardayım: Instagram | Facebook | Twitter

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

18 Yorumlar

  • Yanıtla Muratcan Gümüş 22 Mart 2017 at 01:19

    Merhaba,

    biraz evvel sosyal ağlarda yapılan bir paylaşım vasıtasıyla öğrendim. Doğrusu ülkemizde böyle bir şeyin gerçekleşeceğini hiç tahmin etmediğimden biraz şaşırdım. Tebrik ederim.

    Selamlar

  • Yanıtla ELİF sarı 20 Mart 2017 at 09:45

    Arada sırada İstanbul’a mola vermek lazım kesinlikle. O bahsettiğin yavaşlama hissini iyi biliyorum. Bodrum’da yaşamamıza rağmen Hatay’a gittiğimde ben de aynı duyguyu yaşıyorum. Bana iyi geliyor esnafın rahatlığı, çay bardaklarıyla dolaşan kahveciler, bir şeylerin sürekli ikram edilmesi..

    Kulaklar için geçmiş olsun, duyma sorunları hayat kalitesini ne çok etkiliyor değil mi?

    Müfredatta yer alman harika bir haber, iyi şeyler de oluyor dedirtecek cinsten.

    • Yanıtla e-vren günlüğü 20 Mart 2017 at 11:25

      İnsanın neresi ağrıyorsa canı orada Elif; ben de Aydın’a ne zaman gitsem ya dişim ya başım illa bir yerim arızalanır ;) Ziyaretin ve katkın için teşekkür ederim.

  • Yanıtla e-vren günlüğü 19 Mart 2017 at 19:28

    Ben de bahsettiğin konuda “sosyal medya görgüsü” dersinin ve eğitimin öğrenci, veli, genç, yaşlı her internet kullanıcısına verilmesi gerektiğini her zaman dile getiririm.

  • Yanıtla semi 20 Mart 2017 at 09:56

    Kahve fikri güzel Evren, bir haber uçur yeter:) Düşüncelerinde haklısın, köy-kasaba meselesi değil elbette. Sadece İstanbul havası başka. Ona bakarsan İstanbul`da yaşayıp şehrin nimetlerinden zerre faydalanmayan insan çok. Orada böyle yaşayacağıma Bursa`da veya başka bir ilde yaşarım çok daha iyi. İstanbul besliyor doğru ancak bunu alıp doğru bir şekilde değerlendirebiliyorsan şahanesin.

  • 1 2

    Bir yorum yazın