
Kitaplarını hâlâ kaplayan biriyim. ‘Hâlâ’ diyorum çünkü öğrencilik yıllarımda kitapların ve defterlerin kaplanıp etiketlenmesi zorunluydu. Belki o yıllardan kalma bir alışkanlıktır kitaplarımı alır almaz jelatinle kaplıyor olmam.
Bugün nasıl kitap okuduğumu yazmak istiyorum. Yıllardır kaybetmediğim bu alışkanlığımın yıllar sonra değişime uğrayıp uğramadığını anlamak için de özellikle buraya yazıyorum. Örneğin 5 – 10 yıl sonra kitap kaplamaktan vazgeçecek miyim; hatta kaplayacak kitap almak yerine tamamen e-kitaba mı yöneleceğim?
Üniversite yıllarımda ayda birkaç defa kargo, internetten sipariş ettiğim kitapları getirirdi; annem de bazen ‘Dolaplarda kitap koyacak yer kalmadı hâlâ kitap alıyorsun.’ diye söylenirdi. Haklıydı da. Yan yana dizdiğim kitapları, raflarda yer kalmayınca üst üste dizmeye başladım, bu da yetersiz kalınca depo olarak kullandığım dolabın en üstünü de kitaplarımla doldurdum. Artık arada bakmak istediğim bir kitap olunca kolayca yerinden alıp inceleyemiyordum. Yeni bir kitaplık alma veya kitaplarıma yeni bir yer açma gibi imkanım olmayınca bir prensibimden vazgeçmeye karar verdim. Kitaplığımdaki hiçbir kitabı asla birisine geri almamak üzere vermez, satmaya kalkmaz veya bir kütüphaneye bağışlamazdım. Bütün kitaplarımın gözümün önünde, elimin altında her an lazım olacaklarmıış gibi hazırda beklemeleri gerektiğini düşünürdüm. Yaşanan yer sıkıntısı bu katı kuralımı yumuşatmamı sağladı. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken hocalarımızın aldırdığı bütün kaynak kitapları Adnan Menderes Üniversitesi’nin merkez kütüphanesine bağışladım. Aynı kitaptan eski ve yeni baskıları olmak üzere iki tane olanları, bazı romanları ve edebi yönden zayıf bulduklarımı da il halk kütüphanesine verdim. Sonrasında da İstanbul’a taşındım, Özdemir Asaf’ın bütün şiir kitapları ile birkaç başucu kitabımı gelirken yanımda getirdim. Dolaplar dolusu kitaplarım hâlâ Aydın’da ve bazılarını tatile gidip geldikçe İstanbul’a taşıyorum. Fakat buradakilerin de sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor. Yaklaşık 15-20 kitabı daha kütüphaneye bağışlamak üzere ayırmış durumdayım. Artık bir kitabı okuduktan sonra onun kitaplığımda mı kalacağına yoksa bir kütüphaneye mi bağışlayacağıma karar vererek ayırıyorum. Bu arada şiir kitapları konusunda oldukça seçiciyimdir ve hiçbir şiir kitabımı kitaplığımdan eksiltmeyi düşünmedim; bazı kitaplarım (ki yüzlercedir) için de bu katı kuralım geçerliğini korumaya devam ediyor.
Uzun yıllardır kitaplarımı internetten sipariş ediyorum. Kitabevinden kitap aldığım ender görülür ama bu kitapçıları dolaşmadığım anlamına gelmiyor. Özellikle yeni kitaplar keşfetmek adına kitabevlerini önemsiyorum ve orada huzur buluyorum. Yeni bir kitap keşfettiğimde de telefondaki uygulamadan barkodunu okutup online kitap satın aldığım sitedeki listeme otomatik olarak ekletiyorum. (Aynı kitabın internet fiyatı ile kitabevi fiyatı arasında gerçekten ciddi bir fark oluyor. “Kargo beklemek istemiyorum, kitabı hemen alıp okumaya başlamak istiyorum” diyorsanız size birkaç kitap birden sipariş etmenizi ve son kitabı okumaya başlarken diğer yandan yeni kitaplar için sipariş vermenizi öneririm. Her ay 50 liranızı kitap için ayırdığınızda internetten bu limitle kargo ücreti de ödemeden en az 3 kitap alabilirsiniz.)
Yeni bir kitap aldığımda ilk işimin onu jelatinle kaplamak olduğunu söylemiştim; kaplamazsam okurken kitap zarar görecek, yağmurda ıslanacak, yıpranacak vs diye tedirgin oluyorum. Ayrıca kitap okurken yanımda mutlaka önemli yerleri işaretlemek için bir kalem bulunduruyorum. Bir kitabı not alarak veya işaretleyerek okumamak; çok tarihi ve güzel bir mekandan geçerken cep telefonunuzla ilgilenip tüm o güzellikleri kaçırmak gibi geliyor bana. Yazarın bana söylediği önemli yerleri vurguluyorum ki kitap bittikten sonra tekrar dönüp oraları okuyarak bir özet geçmiş ve kitabı iyice sindirmiş oluyorum. Bunun için de yöntemim her zaman o bölümleri fosforlu kalemle vurgulamak.
Normalde otobüste, metroda, metrobüste ayakta yolculuk yaparken kitap okumanın kitaba haksızlık olduğunu savunurum. Ulaşım ve yaşam şartlarım bakımından kitaba bu haksızlığı yapmak zorunda kalanların başında kendim geliyorum. Günde ortalama 3 saati metrobüs ve metroda geçen biri olarak bu ölü saatleri kitap okuyarak verimli kılmaya çalışıyorum. O yüzden bir kitap bittikten sonra son okumayı mutlaka evimde akşam kahvemi demleyip özellikle de yol boyunca işaretlediğim yerleri yeniden okuyarak gerçekleştiriyorum. Şiir kitaplarını okuduğum tek yer evimdir; hatta enstrümantal müzik eşliğinde şiir okumayı daha çok tercih ederim. Şiirin ruhunu uygun müziklerle daha çok hissediyorum.
Söz uçar yazı kalır; okuduklarınız, kitapların arasında kalırsa da unutulur gider. Ya zaman zaman açıp işaretlediğiniz yerleri yeniden gözden geçirerek o kitapta anlatılanları zihninizde canlı tutacaksınız ya da her kitabın sonrasında ister bir deftere ister blogunuza notlar düşeceksiniz. Eskiden kitap fişleri vardı; hâlâ tutan var mı bilmiyorum. Ben okuduğum ve bende iz bırakan; başkalarının da okuyup faydalanmasını istediğim kitaplarla ilgili notlarımı blogumda paylaşıyorum. Bu benim için yazılı hafızayı da oluşturuyor.
İnternetteki sınırsız bilgi akışına, dijital medyanın sunduğu imkanlara rağmen bizi zengin kılan asıl şeyin kitap olduğunu savunuyorum. Gazeteleri, dergileri, köşe yazılarını, blogları okumak -aslında başlı başına okumak- çok kıymetli bir eylem. Ancak hiçbiri kitap okumanın yerini tutmuyor.
Evren’i Sosyal Ağlarda Takip E+
