Her blog, arkasında yazarının yalnızlığını barındırır

Kişisel bloğum e-vren günlüğü, 27 Temmuz’da on yedi yılı devirdi. Bu vesilesiyle yazıyı İstanbul’da yazmayı planlıyordum ancak dönüp dolaşıp Aydın’da, e-vren günlüğü’nün de doğduğu şehirde yazmak nasip oldu. İlk yedi yıl Aydın’dan yazdığım yazıların son on yıldır yaşadığım İstanbul’dan yazılıyor olduğu gerçeğini de buraya not düşeyim.

“Her blog, arkasında yazarının yalnızlığını barındırır” sözüyle elbette kastettiğim “kişisel” bloglar. Kişisel blog yazarlarının birçoğu, kendini ifade etmek veya buraya yazdığı yazılarla yalnızlığını gidermek için blog tutuyor. Zaten yazmak -tıpkı okumak gibi- tek başına yapılan bir eylem. Ben de duygu, düşüncelerim ve yaşanmışlıklarımın kişisel bir arşivini tutma amacıyla bloğumu on yedi yıldır canlı tutuyorum.

Blog: Kendimizle yeniden karşılaşma

Günlükler, nasıl ki geçmişte unuttuğumuz kendimizle yeniden karşılaşmaysa blog da -eğer hakkıyla tutuluyorsa- geçmişte unuttuğumuz kendimizle, anılarımızla yeniden karşılaşma. Hatta çoğu zaman, hatırlamadığımız geçmiş duygularımızla bile yüzleşme. e-vren günlüğü, on yedi yıllık içeriğiyle sadece kendimle karşılaşmamı değil hayatımdaki birçok insanın da kendisiyle karşılaşmasını sağlıyor. Aynı durumu, benim gibi birçok kişisel blog yazarı ve onun hayatındakiler eminim yaşıyordur.

Blog: Mezuniyeti olmayan okul

Lise son sınıfa kadar on bir yıl, üniversite ve yüksek lisans için de beş yıl okudum. Dijital okuryazarlık ve içerik yazarlığı okulu olarak gördüğüm blogdaysa bütün bu örgün eğitimde harcadığım sürenin daha fazlasını geçirdim. Üstelik blogla deneyim kazanmaya, öğrenmeye ve blogda üretmeye devam ediyorum. Blog benim için son sınıfı, mezuniyeti olmayan muazzam bir okul. Daha iyi yazabilmeyi, daha nitelikli okumayı, editörlüğü öğrendiğim; Türkçemi, dijital okuryazarlığımı ve daha pek çok yeteneğimi geliştirdiğim bir mecra burası.

On yedi yıllık blog yazarlığı yolculuğumda bu konuyla ilgili sayısız mesaj ve soru aldım. YouTube, Instagram ve TikTok’ta içerik üretimi ve tüketimi inanılmaz hızla artsa da blog yazarlığıyla ilgili bana ulaşanların sayısında azalma neredeyse hiç olmadı. Hangi kuşaktan olursak olalım çoğumuz, sosyal ağlardaki kaosun ortasında tamamen bize ait olan sakin ve güvenilir bir liman arayışındayız. Trendlerden, etiketlerden, söz konusu dijital platformun yaptırımlarından, sosyal ağlardaki linçlerden arındırılmış bir mecraya ihtiyaç duyuyoruz.

Hatta tüm yayın sürecine bizim karar verdiğimiz bir mecra arayışındayız. Son bir yıldır birkaç edebiyat dergisine öykülerimi gönderdim. Hiçbir e-postama olumlu-olumsuz cevap gelmedi. Telefonlarda bilgi verilmedi, iki ayda bir yeni sayıları kontrol etmem istendi. Basılı medyadaki bu ağır aksak yöntem, iletişim kuramama, bilgi alamama blog teknolojisinin ve bloğumun kıymetini daha iyi anlamamı sağladı.

Neyi ne zaman yazmak ve yayımlamak istiyorsam, bütün bu yayın süreci tamamen benim kontrolümde. Yazdıklarımı istediğim kadar kişiye ulaştırabilme kabiliyeti de tamamen bana bağlı. Blog abonelerinin yanında yeni yazıyı sosyal hesaplardan duyurmak, gerekirse reklam vererek daha çok kişiye ulaştırmak benim tercihlerime kalmış.

Ama çoğunlukla sessizce yazımızı yayımlayıp bilgisayarı kapatırız. Kahvemizi yudumlarken okumakta olduğumuz kitaba devam ederiz. Her yeni blog yazısıyla; gelecekte karşılaşmak üzere kendimizi kaydeder, “şu an”ı gelecek için arşivler ve yalnızlığımızla yüzleşiriz.

4 Comments

  1. Alıntıladığın tivitteki hataya ben çok yapıyorum Mustafa. Karşımdaki kişinin benden bir çözüm, bir yadım eli veya bir adım atmamı beklediği hissine kapılıyorum. Sonrasında “senden tavsiyede bulunmanı istemedi ki” deyip kendi kendime kızdığım çok oluyor ;) Diğer yandan blog, zihni ve sosyal hayatı kalabalık birinin pek de vakit ayıracağı, ihtiyaç duyacağı bir uğraş gibi gelmiyor bana. YouTuber veya TikTok videoları çekip var olan kalabalığına yeni kalabalıklar (takipçiler, hayranlar, aboneler) ekleyebilir biri, Instagram vb platformlar bu imkânı sağlıyor olabilir ama blog sanki pek de öyle değil.

    Okunsun ve zihinlerde onaylansın diye de yazıyor muyum? Sen böyle yazınca, durup düşündüm ama sanırım ben okunsun, onaylansın tarafında pek değilim. Öyleyse niçin yazıyorsun? sorunun cevabı da büyük ihtimal bu on yedi yılda gizli. Ama temelinde derin bir yalnızlık duygusunun olduğu kesin :)

  2. Az önce bir tweet okudum. Demek ki senin bu yazını okuyup yorumuna yazmam ve ikisi arasında bağlantı kurmam için karşıma çıkmış.

    Özetle şöyle diyordu;
    “Bir dahaki sefere birisi size hayatında bir problemle geldiğinde, onu çözmeye çalışmayın. Sadece dinleyen bir kulak olun ve empati gösterin. Kimse sizden süpermen olmanızı beklemiyor. Sadece sorunlarının duyulmasını ve onaylanmasını istiyorlar.”

    Belki de bu yüzden blog yazıyoruz bizler. “Her blog arkasında yazarının yalnızlığını barındırır” cümlesi de biraz bana bunu anımsattı. Dediğin gibi “yazmak da okumak gibi yalnız yapılan bir eylem” ve aslında bu yüzden yalnızlığımızı barındırıyor bu bloglarımız. Bir çözüm beklemiyoruz yazarak. Okunsun ve zihinlerde onaylansın istiyoruz yaşadıklarımız, düşündüklerimiz.

    Seneye blogun reşit olacak madem. Güzel bir kutlama yakışır. :)

  3. Her blog arkasında yazarının yalnızlığını barındırır ifadene şerh düşüyorum:) Muhtemeldir ki çıkış orasıdır. Belki bir iç döküş, bir teselli arayışının gizli saklı bir mecrası olarak sığınılır -kısmen- başlangıçta. Ama sonra bu dünyanın kalabalıklığı ile birlikte hiç de yalnız olmadığını anlarsın. Ve tıpkı sahici hayatındaki gibi yıllarca coştukça coşar ve akıp gidersin ve de bu iki dünyanın yolları birleşir, tek olurlar, o zaman da yalnızlık uçar gider. Diye düşündüm okurken yazını:) Velhasıl güzel mecradır ve iyi ki vardır. Yoksa bu kadar güzel insanı birarada nerede bulabilirdik:)

  4. Tam da bunun için başladım bu yolculuğa. Henüz çok yeniyim. Daha öğreniyorum. Burası benim için dijital günlük gibi olacağını hissediyorum. Umarım düşüncelerimi paylaştığım gibi insanlarında benimle paylaşımda bulunduğu bir yer olur. Size daha uzun seneler diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.