2. Medya Okuryazarlığı Forumundan Notlarım

Medya Okuryazarlığı Derneğinin, Habitat Derneği ve Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi desteğiyle Facebook İstasyon’da bu yıl ikincisini düzenlediği Medya Okuryazarlığı Forumunu takip ettim. Forumda sırasıyla İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Ümit Sarı, İstanbul Aydın Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı Doç. Dr. Deniz Yenğin, Uluslararası Sosyal Medya Derneği Başkanı Said Ercan, Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Başak Gezmen ve YouTube’daki Soramazsın video serisinden tanıdığım Su Sonia Herring medya okuryazarlığını uzmanlık alanları ekseninde ele aldılar.

Dr. Öğr. Üyesi Ümit Sarı

Alfa kuşağı, daha çok göz önünde bulundurulmalı

Forumda ilk söz alan Ümit Sarı, gençlerin önüne gelen görüntüyü/haberi, doğruluğunu sorgulamadan paylaşarak bir anlamda kötü niyetli o içeriğin yayılmasına alet olduklarına dikkat çekip yapılan paylaşımların doğruluğunun sorgulanması noktasında farkındalık sahibi olmanın önemini vurguladı. Gençlerin yapılan paylaşımların mutlaka teyide muhtaç olduğunu bilmeleri gerektiğini söyleyen Sarı, alfa kuşağının biraz daha göz önünde bulundurulması gerektiğinin altını çizdi. Ümit Sarı’nın konuşmasından notlarım şu şekilde:

Yetişkinlerin dijital medya kullanımıyla ilgili sorun söz konusu. Bugüne kadar ebeveynlerimiz en iyi eğitimi almamız, doğru iletişim kurmamız noktasında hep üzerimizde durdular ama artık gençlere şöyle de bir görev düşüyor: Kendi anne babalarının veya orta yaştaki insanların içeriği doğru kullanmasıyla ilgili sorumlulukları var. Çünkü orta yaş ve orta yaş üstü insanlar gençler kadar teknolojiye hâkim olamayabiliyorlar. Paylaşılan içeriklerin ne kadarının doğru ya da yanlış olabildiğiyle ilgili muhakeme yetenekleri olmayabiliyor.

Artık alfa kuşağından bahseder olduk. 2013 sonrası doğumluları kapsayan alfa kuşağı teknolojiyle birlikte doğan bir kuşak olarak karşımızdalar ve artık bizim biraz daha alfa kuşağına da odaklanmamız, onlar üzerine çalışmaların artırılması gerekiyor. Çünkü yapılan araştırmalar ve öngörülere göre tamamen toplumdan soyutlanmış, asosyal bireyler olarak, robotlarla daha iletişim içerisinde bir yaşam sürecekler. Önümüzdeki yıllarda toplumsal hayata ve iş hayatına katıldıklarında teknolojinin içinde doğmuş olmanın getirdiği avantajları kullansalar da teknolojiyi bizim kullandığımız ölçüde kullanmadıklarını daha farklı kullandıklarını göreceğiz. 

Sadece iş alımlarında değil ilk defa girdiğiniz bir ortamda bile tanıştığınız insanlarla ilgili olarak arkadaşlığını devam ettirip ettirmeme noktasında onların sosyal medya hesaplarını, daha önce neler yazıp paylaştıklarını bakıyoruz. Bu anlamda dijital ayak izleri önemli. İnternette yaptığı bu tarz dolaşımları daha sonra silerek, bilgisayara format atarak kaybedeceğini düşünen bir kesim de var maalesef. 

Çocuklara teknolojiyi kullandırtma konusunda bilinçli ve kontrollü olmayız ama bunu yönetirken de çok dikkatli olmalıyız. Çünkü sadece evde kontrol etmemizin ötesinde onların okul, sokak, sosyal hayatında da kontrollü olmalıyız. Tamamen yasakçı bir zihniyettense denetimli kontrollü bir şekilde bu süreci yönetmek lazım. Zaten bu çağın içerisindeyiz, bunun karşısında durumayız.

Bugünler yine iyi günlerimiz. Nesnelerin interneti kavramı sürecinden sonra önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde çok daha farklı bir yöne gidecek; biz hâlâ dijital okuryazarlık ve bunun farkındalığını konuşurken bambaşka bir duruma maruz kalabiliriz. Bu gerçekle yüzleşmeli, yaklaşan yeniliği karşılama noktasında hazırlıklı olmalıyız.

Doç. Dr. Deniz Yenğin

Geleceğin önemli hastalığı: Dijital hastalık

Deniz Yenğin, paneldeki konuşmasında çok önemli bir konu halini alan medya okuryazarlığının artık dijital okuryazarlığa evrilmesi ve bu alandaki çalışmaların anaokul seviyelerinden başlaması gerektiğini vurguladı. Nomofobi, fomo (haberlerden geri kalma korkusu), sürekli maillerimi kontrol etme hastalığı, siberhondrik (hasta olduğumuzda internetten doktora gitmeden teşhisini koymaya çalışmak), tıkınma izleme gibi hastalıkların birer dijital hastalık örneği olduğuna değinen Yenğin, İnternet bağımlılığını tanımlayan ve bunu hastalık olarak kabul eden Dünya Sağlık Örgütü’nün dijital hastalıkla ilgili henüz bir tanım yapmadığına dikkat çekti. Yenğin’in konuşmasından öne çıkan satırlar şu şekilde:

Dijital hastalığın henüz bir tanımı yok. Gerçeği tam olarak anlamlandıramadan dijital bir dünyada bulduğumuz bu dünya içerisinde uzun vadede yaşadığımız sorunların karşılığındaki çıktılarla alakalı olarak biz dijital hastalığı tanımlamaya çalışıyoruz.

Dijital hastalık esasında geleceğin önemli hastalıklarından biri olacak. Dijital hastalığı, iletişim sürecinde kullandığımız ortamın uzun vadede getirdiği sorunlar ya da semptomlar olarak görmemiz gerek. Uzun vadede farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz klasik veya konvensiyonel iletişim kurma biçimi dijitalleşerek bizi kendi içine çekmekte. O iletişim araçları bizim için başlangıçta bir araçtı ancak yavaş yavaş bir amaca dönüştü.

Artık hepimiz online yaşıyoruz, çevrim içi bir toplum olduk. Elimizden cep telefonu düşmüyor. Cep telefonuyla sürekli bağlantılı olarak bir paylaşım yapmaya, bu paylaşımlarla ilgili insanları takip etmeye ya da dünyadan bilgi almaya çalışıyoruz. Önce bağlı, sonra bağımlı arkasından da bu yavaş yavaş hastalığa dönüşüyor. Biz bunu davranışsal bağımlılıkla ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Kısa vadede bir sorun görünmüyor. Kısa vadede kullanıyoruz, kendimizi huzurlu hissediyoruz. Kendimizi o kadar dijital dünyanın içine entegre etmişiz ki oradan gelen paylaşımlara göre yaşıyoruz veya oradaki paylaşımları takip ederek yaşıyoruz.

Gündelik hayatınızda kendi yayın akışınızı belirliyorsunuz. Televizyon seyretmiyorsunuz ama cep telefonundan ya da uygulamalar üzerinden kendi dizilerinize istediğiniz zamanda erişebiliyorsunuz. Bu, yeni neslin ortaya çıkardığı, yeni uygulamaların beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümü ifade ediyor. Arka arkaya seyrediyoruz ama bunlarla ilgili sağlık anlamında ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağız? Bunun tam olarak farkında olmadan, tüketip kullanıyoruz. Oysa bunların farkında olmalıyız.

Kendimizi kontrol etmek zorundayız. Eskiden evde anahtarımızı unutmamak için mücadele ederdik ama cep telefonu artık bizim vazgeçilmezimiz oldu. Dünyadaki 7,5 milyar insanın 5 milyarının elinde mobil telefonu olduğunu, bu 5 milyar insanın da 4 milyarının mobil üzerinden sosyal ağlara girdiğini düşünürsek ciddi anlamda bağlı olmaktan çıkıp bağımlı olduğumuzu düşünüyorum.

Çocuğumuzun 2-3 yaşlarındayken iPad kullanmasını üstün bir başarı olarak düşünüyorduk. Ben kullanamıyorum ama çocuğum kullanıyor, çocuğum ne kadar zeki, muhteşem bir şey, diyorduk. Halbuki bununla hiç alakası yok. Dokunmatik bir sistem, bunu verdiğiniz zaman çok rahatlıkla öğrenmek, kullanmak, o fikre ulaşmak çok basit. Çünkü her şeye dokunarak hükmetmeye çalışıyor. Daha sonra biz bunu dijital bir susturucu olarak verdik çocuğa, maalesef bunu kullandık. Çocuğumuza ayıracağımız zamanı çocuğumuzdan çaldık.

Siber zorbalık, evet siber ama zorbalık hep vardı. Biz de ortaokul, lise dönemlerinde o zorbalıkla hep karşı karşıya kaldık. O zaman bu siber değildi ama fizikseldi, psikolojikti, okul içinde yaşardık, anne babamızın bunlardan haberi olmazdı. Ama sosyal medya öyle bir sınıf atlattı ki anne babamız d artık yaşanmış olan bu olayları, paylaşımları görebiliyor ve ona göre sizin adınıza bir savunma üretmeye çalışıyor. Farkındalıklar bu bağlamda oluşmaya başladı.

Ben de yirmi yıllık dijital vatandaşım. Çünkü bizler dijital göçmeniz, teknolojiyle sonradan tanıştık, televizyon çocuğuyuz. Çocukluk dönemimle benim çocuğumun dönemi arasında pek fazla şey değişmedi. Değişen sadece teknolojinin kendisi oldu. Kaynaktan hedefe iletinin bir yolculuğu var. Bu ileti, yolculuk yaparken sadece aracı değiştiriyoruz. Araç kimi zaman yazıydı, matbaaydı, kitaptı, kimi zaman telgraftı, telefondu, televizyonu ama şimdi dijital medya. Geleneksel, konvansiyonel olan dijital oldu. Bu dijitalle nasıl mücadele etmemiz gerektiğiyle ilgili kendimize bir önlem planı yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü bize de bir kılavuz verilmedi. Biz esasında çok ciddi anlamda bir kültür bozukluğu da yaşadık farkında olmadan ama bir şekilde kendimizi güncelliyoruz. Kendimizi yıpratmadan yolumuza devam etmeye ve çocuklara da doğru bir şekilde bilgi vermeye çalışıyoruz.

Artık telefonu değil telefondaki uygulamaları kullanıyoruz. Aileler, çocuklarını teknoloji bağımlılıktan korumak için nitelikli zaman geçirmek, alternatif etkinlikler üretmek, ailece etkinlikler yapmak zorunda. Daha da önemlisi çocuğunuzun ne yaptığını bilmek, onu gözlemlemek, onunla doğru bir iletişim kurabilmek. Ceza ve engelleme daha çok pekiştirici oluyor, engellediğin zaman o fikri daha çok ayakta tutuyorsun.

Dijital mecraları kullanmakla ilgili kendinize şu soruyu sorun: Sabah kalkar kalmaz telefonu elime alıyor muyum? Biri size telefonu çok fazla kullandığınızı söylediğinde savunmaya geçiyor, böyle mutlu olduğunuzu söylüyorsanız esasında biraz bağımlısınız. Geleceğin önemli sorunlarından biri dijital obezite olacak. Kullanmış olduğunuz alanlara, kullandığınız sürelere dikkat etmeli, zamanı daha dikkatli harcamalısınız. Dijitalden biraz daha kısmalı, hayatımızı küçültmeli , çok değil az şeyle mutlu olabileceğimiz ortamı oluşturabilmeliyiz. Tüketimin önüne geçmeli, biraz daha yaratıcı olabilmeliyiz. Dijital kapitalizmin şu an denekleriyiz. Bugün dijital dediğimiz her şeyin gelecekte artık dijital olarak ifade edilmeyeceğinin; geçmişte medya deyip bugün yeni medya olarak ifade ettiklerimizi ilerleyen dönemlerde tekrar medya olarak tanımlamayacağımızın farkında olmalıyız. Bugünün yenisi yarının eskisi, bugünün teknolojisi geleceğin eski teknolojisi olacağının; yarın da başka başka teknolojilerle karşılaşacağımızın bilinciyle yaşayıp buna göre tüketelim.

Said Ercan

Dijital hepimizi huzursuz yaptı

Çocukların değil asıl ailelerin bağımlı olduğunu söyleyen Said Ercan, gençlerin sosyal sorumluluktan empati kurma yeteneğine kadar çok iyi olduklarını ancak dijital göçmen olan ebeveynlerin daha önce görmedikleri dijital dünyanın imkanları karşısında birer bağımlı haline geldiklerini anlattı. Çocukları yaşadıkları ortamda ebeveynleri tarafından huzursuz yapıldığını ve bir anlamda robotlaştırıldığını dile getiren Ercan, bugün gelinen dijital bağımlılık noktasında çocuklara vefa borcumuz olduğunu ifade etti. Dijital dönüşümün her şeyi dönüştürdüğüne, televizyonun kendini yeniden tanımladığına; bugün artık Holywood’dan değil dijital platform Netflix’ten bahsedildiğine dikkat çeken Ercan, bütün eleştirilerimizin dijital dünyadan çıkalım oradan kimse kalmasın hepimiz düzelelim gibi algılandığını oysa dijitali verimli kullanmak koşuluyla orada olmamız gerektiğini vurguladı. Said Ercan’ın konuşmasından aldığım notlar şunlar:

Şu an dijitalde büyüyen dil, bizim dil değil başka bir dil. O dile sahip çocukları yakalayamıyoruz. 

Aslında dijital herkesi huzursuz yaptı.Instagram’a, Facebook’a girdiğiniz zaman herkes çok mutlu, herkes çok iyi giyiniyor, erkekler çok yakışıklı, kızlar çok güzel, dünya çok güzel. 

Çocuklar bağımlı değil, anne baba bağımlı. Mynet’teki tavla oyununa, Facebook’taki okey oyununa bağımlı, anne sabah şekerlerine, Whatsapp’taki yemek grubuna bağımlı. Çocukla kim ilgilenecek? Bağımlı olan dijital göçmenler. Çünkü daha önce görmediği imkanlarla karşı karşıya. 

Türkiye’de internet kullanımı ortalama 7,5 saat, sosyal medya 3, televizyon 3, müzik 1, dijital oyun 2 saat. Topladığınızda 14 saatimiz dijitalde geçiyor. Bu bağımlılık değil, artık ihtiyaç. Ben bir paylaşımda bulunduğumda o paylaşımın geri dönüşlerini, bildirimlerini görmek benim için ihtiyaç. Eğer orayı dürtersen, oraya bakmak istersin. Bu, bağımlılık değil. 

Çocukların bağımlı olduğunu değil, kötüye kullanım kurbanı olduğunu düşünüyorum, Çocukları biz çağırdık da gelmediler mi? İstanbul’da veliler biraz daha bilinçli ama Anadolu çok kötü durumda, Baba hâlâ kahveye gidiyor, o kahveleri bir türlü bitiremedik. Ailemize vakit ayırmayı unuttuk. Ailemize dijitalde de vakit ayırmayı bilmemiz lazım. Hangi anne bana çocuğuyla arkadaş? Biz arkadaş olmayı da unuttuk. Çocuğumuza en iyi telefonu, tableti alırsak en iyi anne baba biziz. Babalık, annelik ve çocukluk kavramının yeniden yazılması lazım. Altımızda çok eski bir kamyon var, son model arabayla yarışmaya çalışıyoruz.

İnternet kafelerin yetiştirdiği bir nesil var, oralarda bir nesli mahvettik. Bu çocuklar kabinlerde ne seyrediyor? Ne devletin ne STK’ların, ne büyük yazarların gündemine geldi, bunu hiç kimse umursamadı. Şu kabinde çocuk o yaşta seyretmemesi, görmemesi gereken şeyler gördü. Sigara dumanıyla, çetelerle tanıştı, babasından arkadaşından para çaldı, 5 dakika daha oyuna devam edebilmek için ilk defa yalvardı. Şimdide bağımlılıktan bahsediyoruz, çocukları bizim zoraki bağımlılığımızla mahvediyoruz. 

Çocuk, bir YouTuber görüyor, o youtuber da büyük ihtimalle proje. Biri makyaj yaparak ünlü oluyor sonra çocuklara hayatı anlatıyor. Biri hile videolarıyla ünlü oluyor, hayatı anlatmaya başlıyor, filmler çekiyor insanlar kuyruğa giriyor. Artık, o düşük kalite hayata mecbur oluyoruz.

Her şeyin başına dijital zorbalık, dijital vatandaşlık, dijital çocuk gibi “dijital”i koyarken bir süre sonra bunu koymayacağız. Zorbalık deyince aklımıza sadece dijitaldeki zorbalık gelecek.

Çok hızlı gidiyoruz, gerçekten ruhumuz geride kaldı. O ruhla birleştiğimiz zaman bir şeyler yapabileceğiz. Bütün çabamız o ruhla birleşme çabaları.

İnternet için insanoğlunun nereye gideceğini bilmeden ürettiği tek şeydir, derler. Birileri İnterneti bir yere götürmek istiyor, biz sadece maruz kalan olarak kendimizi bu selden korumaya çalışıyoruz.

Dr. Öğr. Üyesi Başak Gezmen

Siber zorbalığa maruz kaldığımızın farkında değiliz

Başak Gezmen de konuşmasının ilk kısmında siber zorbalık tanımında bulundu ve sanıldığının aksine siber zorbalığın sadece hakaret, iftira ve alay etmekle sınırlı olmadığını; kişilere sosyal ağlarda beğenme, takip etme, yorum yapma, bazı paylaşımlarda bulunma gibi baskılarda bulunmanın da siber zorbalığa girdiğini söyledi. Siber zorbalıkla ilgili daha çok ses ve farkındalığa ihtiyaç olduğunu vurgulayan Gezmen’in konuşmasından öne çıkan satırlar şu şekilde:

Yirmi dört saatimizin büyük bir kısımını medyayla iç içe geçiriyoruz. Bu kadar fazla zaman fazla geçirdiğimiz bir yerde, medya iletilerimize nasıl maruz kaldığımızı ve bu medya iletilerinin içeriğiyle ilgili neler bildiğimizi sorgulamalıyız. Zaten medya iletilerinin içeriğini de tam olarak bilmediğimiz için gelen iletileri de sorgulayamıyoruz. Siber zorbalığa uğruyor muyuz, siber zorbalıkla ilgili herhangi bir ileti aldık mı bunlar üzerine düşünemiyoruz.

Siber zorbalık bir mağduriyet alanı. Geleneksel zorbalıktan farklı olarak yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle beraber özellikle sosyal medya mecralarında sıklıkla rastladığımız, siber – dijital bir alanda sıklıkla karşı karşıya kaldığımız zorbalık davranışları. Bunların içerisine neler giriyor? Çok masum gibi görünen birçok davranış modeli, günümüzde siber zorbalık olarak değerlendirilebilir. Siber zorbalık kapsamında sahte (fake) hesap açma, herhangi birinin profilinden fotoğraf alıp bunu kendi kimliğiymiş gibi canlandırma, her türlü hakaret ve kınama, ağır eleştiri, argo, küfür gibi söylemlerde bulunup birtakım iletilerin gönderilmesi, bunun dışında iftira, dedikodu gibi birtakım iletiler, bunların hepsi siber zorbalık örneği. Yapılması gereken temel şey, bu alanla ilgili farkındalık oluşturmak. Siber zorbalığa uğrayan kişi, gerçekten de bir zorba tarafından herhangi bir iletiyle karşı karşıya kaldığını çözümleyebiliyor mu? Çünkü masumane gibi görünen bir görsel bile aslında bizim birer siber zorbalığa uğradığımızın göstergesi. 

Hatta medya ortamında -özellikle gençlerin sürekli kullandığı Instagram ortamında- paylaşılan medya iletilerinden sonra arkadaş gruplarında, bireylerin üzerinde “Beni beğenir misin, beğendiğin mi ya da paylaşımının altına birtakım şeyler paylaşır mısın?” gibi sürekli baskı oluşturuluyor. Bunlar aslında masum gibi görünse de birer siber zorbalık alanı.

Dijital çocuk nasıl bir alanda, ne bekliyor, nelerle uğraşıyor esasında bunlara bakmak gerekir. Nitelikli vakit paylaşımının yanında korumacı bir yaklaşım ve ceza usulüyle değil de çocuğun eleştirel gözünü açıp değerlendirmesini, irdelemesini, tartışmasını, üretici yönünü geliştirmesini sağlamalı. Yeni nesil çocukların bizden çok farklı olduğunu bilmeliyiz. Yeni dijital çocuk, bizim gibi değil. O yüzden bu çocukları tanımaya çalışmalı, onların alanlarına da dahil olmaya çalışmalıyız. Bunun için de dijital okuryazarlığın işaret ettiği en önemli noktalardan biri dijital göçmenler olarak bizim de dijital beceriyi kazanmamız gerektiği. Onlarla beraber çevrim içi iş birliği ve içerik kontrolü de yapmalıyız.

Medya okuryazarlığı dersleri, sosyal bilgiler öğretmenleri tarafından veriliyor. Ancak medyaya maruz kalmak, medyaya karşı filtreleme alanı oluşturmak, savunma mekanizması – bakış açısı geliştirmek, eleştirel bir göz kazandırmak gibi bütün bu kazanımlar medyadan çok iyi anlayan, medya iletilerini çözümleyebilen, bunun eğitiminden geçmiş kişiler tarafından yapılabilir. Bu alanda eğitim alan, medya okuryazarlığı dersini alan iletişim fakültesi mezunlarının bu dersleri vermesi; en azından bu dersleri vereceklerin ciddi anlamda bir eğitimden geçmeleri gerekmekte. Çünkü yirmi dört saatimizin büyük bir bölümünü geçirdiğimiz, artık uzvumuz olarak belirttiğimiz medya araçlarından, sosyal medya mecralarından bahsediyoruz. Bu savunmacı gözü, filtrelemeyi, neyin gerçek neyin kurgu olduğunu, gerçeklerin altında yatan subliminal olguları çözümleme yeteneğini sadece eğitimli kişiler verebilir.

Su Sonia Herring

Dijital okuryazar olmakla ilgili anahtar kelime: Farkında olmak

Su Sonia Herring ise konuşmasında daha çok dijital vatandaşlık ve dijital hijyen kavramları üzerinde durdu. Dijital vatandaş olmak için teknolojileri kullanmanın yeterli olmadığını, sorumlulukların ve hakların farkında olunması gerektiğini; dijital izler bırakırken de bilinçli hareket edilmesinin önemine vurgu yaptı. Su Sonia’nın konuşmasından aldığım notlar şu şekilde:

Ne offline’da ne dijitalde sadece var olmak, sadece bu teknolojileri kullanmak ya da bu ülkede yaşamak vatandaşlık tanımı için yeterli değil. Kullandığınız teknolojiler, yaşadığınız ülke size ne sunuyor, sizin yaşadığınız ülkeye karşı vergi ödemek, oy kullanmak gibi hangi sorumluluklarınız var? Siz bunu kullanıyor olabilirsiniz ama bilerek veya bilmeyerek ne alıyorsunuz ne veriyorsunuz. ne alıp ne verdiğinizin farkında olmak. Her şeyden önce haklarınızın farkında olmanız gerekir. Burada dijital haklar devreye giriyor.

Çok fazla şeyi hepimiz farkında olmadan yapıyoruz. Gizlilik ve mahremiyet alanında çalışıp kendi telefon ve bilgisayarında 1234 diye şifre kullanan insanlar tanıyorum. Bilmek yeterli değil, farkında olmak ve uygulamak önemli. Neyi ne kadar ve nasıl tükettiğimizin, bunun üzerimizde nasıl etkiler bıraktığının farkında olmalıyız. Instagram, Facebook, Whatsapp veya Twitter, bunlarda ne kadar vakit geçirdiğiniz ve bu vakit geçtikten sonra kendinizi nasıl hissettiğiniz önemli. Başlamadan önceki halinizden kendinizi daha mı iyi daha mı kötü hissediyorsunuz? Birinin sizin hakkınızda yorumunu okurken, sokakta biri gelip bunu yüzünüze söylemiş gibi gerçekten ciddiye mi alıyorsunuz yoksa muhtemelen yüz yüze gelse bunu yüzünüze söyleyemeyeceğinin ne kadar farkındasınız? Dijital okuryazar, dijital vatandaş, genel olarak iyi, düzgün bir insan olmakla ilgili anahtar kelime bence “farkında olmak”. Neyi neden yaptığınızın, bunun sizde ve dışarıda etkisinin farkında olmak. Gerçek hayatta da dijitalde de bu kural değişmiyor.

Dijital teknolojilerin ve gelecek yeni teknolojilerin insanların doğasında olmayan bir şeyleri sıfırdan yarattığını düşünmüyorum. Olan şeyleri artırıyor, azaltıyor, şöyle ya da böyle derinden etkiliyor ama olmayan şeyleri yaratmıyor. 

Dijital bağımlılık ama televizyon da ilk çıktığında koca bir nesil on saat boyunca onun önünde büyüdü. Çünkü anne babası çalışıyordu, bakıcıya verecek parası yoktu ve bu en rahat yöntemdi. Ebeveyn değilim, çocuğum yok ama olsa muhtemelen bir noktada çocuğumun eline bir tablet ben de vereceğim. Çünkü günün sonunda insanız, herkesin bir sabrı var ve bu kolay bir yol. Bu, dijital teknolojilerle ilgili değil, ondan önce de tahta oyuncak veriliyordu çocuğun eline.

Dijital zorbalıktan önce de okulda zorbalık vardı. Şişkosun, kısasın, gözlüklüsün, annen fakir, baban fazla zengin gibi herkes herkesle dalga geçiyordu. Tek fark, bu tarz zorbalıklar şu an daha rahat yapılıyor. Siber zorbalık gençlerin, çocukların psikolojisini nasıl etkiliyor bilmiyorduk, şimdi daha fazla araştırma yapıyoruz. Ama o dönemde gerçek dünyadaki zorbalık yüzünden kaç çocuk depresyona girdi, kaç genç intihar etti çok detaylı bilmiyoruz.  Bence bu da oturtmamız gereken önemli bir bakış açısı. Dijital, gökten zembille inip bir anda kimyamızı değiştirerek bizi canavarlaştırmadı ya da yüceltmedi. Hepimizin zaten içinde olan iyi veya kötü şeyleri ortaya çıkarmamızı sağladı.

Dijital dünyada arkanızda bıraktığınız izlerin farkında olmalısınız. Telefonunuzun lokasyonunun açık olması ve ayarlarınız sayesinde nerede gezdiğinizi, gün boyunca neler yaptığınızı, kaç adım attığınızı, ne yediğinizi ne içtiğinizi birçok şirket biliyor. Sosyal medya, kullandığımız cihazlar ve ayarlarımızı bir araya getirdiğimizde masada duran bu telefon gün boyu ne yaptığımızı ve muhtemelen ne yapacağımızı anne babamızdan, en iyi arkadaşımızdan daha iyi biliyor. Bu iyi mi kötü mü tartışılır. İnternetteki, sosyal medyadaki hareketlerimle nasıl ayak izleri bırakıyorum, bu farkındalıkla ilgili.

Facebook’un gizlilik ayarlarına girdiğinizde o sayfayı, muhtemelen okulda aldığınız dersten daha çok çalışmanız lazım. Çünkü dipsiz bir kuyu, okumanız gereken çok fazla detay var. 50-60 sayfadan oluşan kullanım şartlarını zaten kimse okumuyor. Kimsenin bunu yapmaya vakti de yok. Ayrıca avukat değiliz, oradaki dilin çoğu anlaşılmıyor. Bunların basitleştirilmesi, daha rahat anlaşılır hale getirilmesi için çalışmalar var.

Dijital gölge, dijital ayak izi de denilen dijital hijyen, “İnternette ne yapıyorsunuz ve bu yaptıklarınızdan kim haberdar, isterse çok kolay bir şekilde kim haberdar olabilir.”in farkında olmakla alakalı. Sıradan vatandaşlar olarak bizim bile bir başkasını stalklamaya (gizlice takip etmek) karar verdiğimizde ne kadar çok bilgi elde edebildiğimizi; bir de teknik bilgisi çok derin bir insanın ya da büyük bir şirkette çalışıp etik duygulara sahip olmayan birinin neler keşfedebileceğini düşünün. Bir şeyler paylaşırken, içerik üretirken ve tüketirken bunları her zaman kendinize hatırlatmaya çalışın. 

İnternet, öncesinde hiçbir şeye benzemediği ve merkezi bir sistem olmadığı için yönetimi de hangi devlet hangi şirket istediği kadar uğraşırsa uğraşsın tek bir merkezden yapılamaz durumda. Sadece Facebook’un, herhangi bir devletin ya da sadece STK’ların tek başına bir şey yapması da yeterli değil.

Beni, Instagram‘dan da takip edebilirsiniz.

Bir önceki Serdar Kuzuloğlu: Dijital yayıncılık, her yerde var olmak değildir. başlıklı yazımda Kiğılı Talks ve serdar kuzuloğlu hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir