Podcast #5: Dijital arınma – Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca

Işıl’la yaptığımız bir önceki podcastte teknoloji bağımlılığını konuşmuştuk.Teknoloji bağımlılığı dijital kirlenmeyi de beraberinde getiriyor. Dijital kirlenmeden konuşurken bu kirlilikten nasıl arınabileceğimizi de konuşmamız gerekiyordu. “Dijital arınma” ile ilgili araştırma yaparken Prof. Dr. Mustafa Zihni Tunca‘nın yazdığı makaleye ulaştım ve kendisiyle iletişime geçerek bu konu üzerine podcast yapmak istediğimi söyledim. Mustafa Zihni Bey, büyük bir nezaket gösterip yayın yapmayı kabul etti, kendisine tekrar çok teşekkür ederim.

Dijital arınmaya dair neler yapıyorum?

Prof. Dr. Tunca’nın dijital arınmaya dair söylediklerini özetlemeden önce çevrim içi mecralarda içerikler üreten bir dijital aktör olarak hayatımda dijital arınmayı nasıl gerçekleştirmeye çalıştığımdan kısaca bahsedeceğim.

Evimde televizyon uzun süredir yok, televizyon seyretmemek de benim için dijital arınma yöntemi. Netflix üyeliğimi iptal ettim çünkü film ve dizi seyretmenin bana pek de bir şey katmadığını, kitap okuyacağım süreden çaldığını fark ettim. Çünkü işten yorgun gelip kafamı meşgul eden bazı sıkıntılar varsa benim için peş peşe dizi seyretmek çok daha kolay ve keyif veren bir etkinlikti. Onun yerine YouTube’da ilgi duyduğum alanlara dair videolardan oluşan oynatma listeleri oluşturdum (ki elbette Netflix içerikleri ile YouTube içerikleri bambaşka türde) ama onları da istediğim veya uygun olduğum zamanlarda seyrediyorum. Bu oynatma listeleri çoğunlukla edebiyat sohbetleri, yazar söyleşileri, TED tarzı ilham veren konuşmalardan ve dijital medyaya dair uzmanlık videolarından oluşmakta.

Bir dönem kullandığım akıllı saatten kurtuldum. Çünkü hem telefonumdan hem bilgisayarımdan gelen bildirimlerin aynısının bileğimde de bana bildiriliyor olması beni rahatsız etmeye başlamıştı. Üstelik bir akıllı saatim var diye diğer analog saatlerimi takmaya sıra gelmediğini fark ettim, sadece o akıllı saate bağımlıydım. Akıllı saatin de etkisiyle bu kadar çok ulaşılabilir, bu denli bildirilebilir biri olmaya gerek olmadığına karar verdim.

En önemli dijital arınma yöntemim ise kitap okumak. Ama tabletten, cep telefonundan veya e-kitap okuyucudan değil fiziksel bir kitaptan okuma yapmayı kastediyorum. 1 saat boyunca telefonumu rahatsız etme moduna alıp, doğal olarak internetten ve uygulama bildirimlerinden de arınarak kitap okumanın zihnime çok iyi geldiğini, arındığımı ve beynimin rahatladığını hissediyorum. 

Mobil uygulamalarımın hemen hemen hepsinin ve Whatsapp gruplarının tamamının bildirimlerini sessize aldım. 

Son olarak cep telefonumdam Facebook uygulamasını sildim, işim gereği Facebook sayfalarını güncellemem gerektiğinde mesai saatlerinde bilgisayardan Facebook’a giriyorum. Yakın zamanda Twitter uygulamasını da telefonumdan kaldımayı planlıyorum. Instagram’ı henüz telefonumdan silmedim fakat onunla da ilgili iki çözümüm oldu. İlk ve en önemli adımım hiç kimseyi takip etmemek. Böylece yenilen yemekler, verilen partiler, alınan hediyeler, gezilen yerler gibi birçok görgüsüz paylaşıma maruz kalmaktan kendimi koruyorum. İkincisi de Instagram’ın (tabii ki telefonumdaki diğer tüm uygulamaların da) bildirimlerini kapattım. Sadece paylaşım yapıp Instagram’dan çıkıyorum.

Aslında ihtiyaç neyse o yönde hayatımızı şekillendirmek, kullandığımız akıllı telefondaki uygulamalarını ya da kullandığımız sosyal ağ hesaplarını biçimlendirmek gerekiyor. Mobil uygulamalardan gelen değişken aralıklı bildirimlerin bizde yol açtığı haz, mutluluk ve merak pekiştireçlerine de ne kadar az maruz kalırsak o kadar sağlıklı. Aksi halde uygulama bildirimleri, hem bizi sürekli onları kullanmaya itiyor hem de bağımlılığa davetiye çıkarıyor.

Mustafa Zihni Bey’le sohbetimizde kendisi dört önemli kavrama da dikkat çekti: Teknoloji düşkünlüğü, teknolojik mutluluk eşiği, özçekim paradoksu ve 3’te 2 kuralı. Sohbetimiz sonunda geldiğimiz nokta şu: İşin özü dijital ürünleri ve interneti ve tabii ki içerisinde yer alan sosyal ağları, keyfi değil kontrollü kullanmak.

Yayını, YouTube videosundan ya da iTunes Podcast uygulamasından dinleyebilirsiniz. Prof. Dr. Tunca’nın podcast yayınındaki konuşmalarından öne çıkan satırları aşağıda özetlemeye çalıştım:

Teknoloji bağımlılığı değil teknoloji düşkünlüğü içindeyiz

  • Dijital arınma, asında teknoloji orucu ya da teknolojiden tamamen uzaklaşmak değil. Dijital arınma, kurallarımızı koyarak doğru ve ölçülü bir şekilde teknolojiyi kullanmaktır. Teknoloji artık mobil iletişim üzerinde odaklandı. Aslında bizi kirleten bu ikisi: Cep telefonu ve sosyal ağlar.
  • İçinde bulunduğumuz durum aslında teknoloji bağımlılığı değil teknoloji düşkünlüğü. Çünkü teknoloji bağımlılığı, bir hastalık. Hastalık derken, değişik bağımlılık türleri var: Madde bağımlılığı ve  uyuşturucu bağımlılığı, kumar bağımlılığı gibi davranışsal bağımlılıklar. Teknoloji bağımlılığını bu ikisinden ayıran en önemli özellik, bu gibi bağımlılıklarda arınabilmek, tedavi görebilmek için bizim bu uyarıcı maddelerden, davranışlardan uzak durmamız gereki. Ama teknolojiden tamamen uzak durabilmek, onu hayatımızdan tamamen çıkarabilmek gibi lüksümüz yok. Burada önemli olan teknolojiyi gerektiği kadar, doğru ölçüde kullanmak.

Teknolojik mutluluk eşiğimizi tespit edebilmeliyiz

  • Dijital arınma için teknolojiyi ne kadar doğru, ölçülü kullandığımızı tespit edebilmeliyiz. Sadece arınmak istiyorum deyip teknoloji orucu yaparak teknolojiden arınmaya çalışmak bizim için çok büyük bi fayda getirmiyor. Teknoloji arınması amacıyla teknolojik detoks adı altında yapılan çabalar, akşamları belirli süreler teknolojiden uzak durmaya çalışmak, bir hafta on gün özellikle teknolojik araçlardan uzak durmak aslında bize bir şey katmıyor. Çünkü bunlardan ne kadar uzak durmaya çalışırsak -eğer teknolojiyi gerçekten yoğun bir şekilde kullanıyorsak- sonrasında teknolojiye olan ihtiyacımız daha çok artıyor. Aslında arınabilmek için bizim teknolojik mutluluk eşiğimizi belirlememiz gerekiyor. Teknolojiyi hangi düzeyde kullanmamız bizi gerçekten mutlu eder, ötesi bize ne kadar zararlıdır? Teknolojik arınmada bunu tespit edebilmemiz önemli. 
  • Sosyal medyayı tamamen bırakmaya gerek yok. Ancak Instagram’la ilgili ilginç bir anekdot paylaşmak istiyorum. Instagram’ı kullanmayı bıraktıktan sonra bazı şeylerin farkına vardım. Maalesef ben de yapmış olduğum paylaşımlara gelen beğenilerden mutluluk duyduğumu farkettim. Belli bir noktadan sonra paylaşımlar beğeni odaklı olmaya gidiyor. Instagram’la ilgili özçekim paradoksu diye bir kavram var: İnsanların beğenildikçe daha çok paylaşma, paylaştıkça daha çok beğenilme arzusu. Yapılan pek çok araştırmada insanların birbirlerine yapmış oldukları beğenilerin gerçek beğeni anlamından öte, ya o kişiyi kırmamak veya kendisi de o kişiden ileride beğeni almak amacıyla yaptığı ortaya çıktı. Bir nevi kendimizi kandırıyoruz. 
  • Sosyal medya bizim için belli bir noktadan sonra zaman kaybına dönüşüyor. 
  • Eğer teknolojinin bize katkı sağlayamadığı noktayı keşfedebilirsek o noktadan itibaren kullanımla ilgili düzenlemeleri yapmamız lazım.
  • Arkadaşlarınızla bir mekana eğlenceye gidiyorsunuz. Herkes elindeki telefonla fotoğraf çekip diğer arkadaşlarıyla paylaşma telaşında. Sonra diğer arkadaşlarıyla buluştuklarında bugün buluştukları arkadaşlarına gönderme telaşındalar. Anı yaşamayı, anın tadını çıkarabilmeyi, mutluluğu paylaşabilmeyi unutmaya başlıyoruz. Bu açıdan bakınca dijital arınmanın niçin gerekli olduğunu da görüyoruz. 
  • Zaman kazanmayla ilgili 3’te 2 kuralı var. 1 günü 3’e böldüğünüzde 8 saatlik üç dilim ortaya çıkar. Bunun 8 saati, uzmanların önerdiği süre, uyku; diğer 8 saat mesai saatimiz; kalan 8 saat kendimiz için ayırmamız gereken saat. Bunun da bir kısmını yeme, içme gibi ihtiyaçlarımız için ayırıyoruz. Bize kalan bu dilimin bile 3’te 2’sini genel aktivitelere kullanıp 3’te 1’ini ölçülü bir şekilde sosyal ağlara ve diğer teknolojik şeylere harcadığımızda 2,5 saatlik bir süre ortaya çıkıyor ki bu zaten dünya ortalaması. Yapılan araştırmalarda normal bir insanın yaklaşık en az 2,5 saatini sosyal ağlarda veya cep telefonuna bakarak geçirdiğine dair bulgulara rastlıyoruz. Bu sürenin 2,5 saati geçmemesi öneriliyor ama bu 2,5 saate baktığımızda yılda 50 – 55 güne ve ortalama insan ömrünün de 6 yılına denk geliyor. Bu da az bir zaman değil. Biz bu zaman dilimini ne kadar kontrollü bir şekilde değerlendirebilirsek o ölçüde daha verimli, daha mutlu yaşarız. 

Dijital arınmayla ilgili ilk adım: Bildirimleri kısıtlamak

  • İnternetten, sosyal medyadan uzak kalamayışımızın en büyük sebebi bildirim sistemi. Uygulamalardan gelen bildirimler mesai esnasında, çalışırken, tatilde veya hangi aşamada olursa olsun dikkatimizi dağıtıyor. Telefonunuzdan gelen bildirim sesleri dikkat dağıtmak için çok ideal. Bildirimleri mümkün olduğunca kısıtlayabilmek, dijital arınmayla ilgili atmamız gereken ilk adım. Gerçekten ihtiyacımız olan sosyal ağları mı kullanıyoruz, onları doğru mu kullanıyoruz buna karar vermek gerek. Bildirimleri en az düzeyde tutabilmemiz lazım. Kullandığımız sosyal ağlardan veya telefonumuzdan aldığımız bildirimler gerçekten o an bize bildirilmeye layık mı? Bunu düşünebilmemiz gerekir. Sosyal ağlardan gelen bildirimlere sınır koyabilmeliyiz. Eğer acil olanları ön plana çıkarabilecek şekilde bildirimlere sınır koyabiliyorsak telefona bakma ihtiyacımız da en aza iner. 
  • Bir başka sıkıntımız daha var: Kişisel verilerin güvenliği. Belki bu, bağımlılıktan daha önemli bir konu. Çünkü hangi kişisel bilgimizi hangi koşullarda paylaştığımızın farkında değiliz. Sadece kişisel verilerimizin güvenliği açısından bile sosyal ağların gizlilik ayarlarını çok ciddi bir şekilde takip etmemiz gerekir. Çünkü sosyal ağlar tarafından sürekli yapılan güncellemelerle değişik şekillerde kullanıcıların ayarlarda farklı konulara izin vermesi isteniyor. Bunun takip edebilmek için ayarları çok iyi bilmemiz gerekiyor. Nelere izin veriyoruz nelere izin vermiyoruz nelerin kullanım hakkını sosyal ağlara teslim ediyoruz, bunları anlayabilmek için bile ayarlarımızı gerçekten ciddi bir şekilde takip edebilmemiz lazım. 

Hangi eksikliğimizi karşılamak için sosyal ağları kullanıyoruz?

  • Sosyal ağları neden kullanıyoruz? Dijital arınma için bunu biraz inceleyebilmemiz lazım. Hangi sosyal ağı hangi sebepten dolayı kullanıyoruz? Her insanın sosyal ağları kullanmasının aslında bilinçaltında arka plandan gelen bir gerekçesi var. Hangi ihtiyacımızı, hangi eksikliğimizi karşılamak için sosyal ağları kullanıyoruz? Her insanın sosyal ağları belli bir kullanma sebebi var, çoğu zaman bunun farkında değiliz. İleri düzey bağımlılık durumunda bunu keşfedebilmek, bazen profesyonel yardımı da gerektirebilir. Ancak teknoloji düşkünlüğü olan insanlar bunu, kendi başlarına da keşfedebilirler. Çünkü biraz incelediğinizde o sosyal ağı hangi amaçla kullandığınızı keşfedebilirsiniz. Bunu keşfettikten sonra kontrollü kullanımla dijital arınabilmemiz biraz daha mümkün olabiliyor. Eğer kullanım amacım aslında çok basitin dışına çıktıysa, beğenilme, keşfedilme veya farklı taraflara gidiyorsa bu aşamadan itibaren kendimi gerçekten sınırlamam lazım. Çünkü olay artık bağımlılık düzeyine kaymaya başlıyor. Ve bağımlılık belirli bir düzeyi aştığında gerçekten tedavi gerektiren ciddi bir boyuta geçebiliyor. 

Teknoloji amaç değil araç olarak kalmalı

  • Akıllı saatlere baktığımızda çok ciddi bağımlılık durumu var. Egzersizler yüzünden insanlar birbirleriyle veya kendisiyle yarış haline girip “bugün daha fazla egzersiz yapmalıyım” deyip kendisini sakatlayabiliyor.
  • Sadece ihtiyaç duyacağımız uygulamaları en az düzeyde telefonda tutup onun dışındaki durumlarda  mümkünse diğer cihazlardan veya tarayıcıdan uygulamalara bağlanmak bağımlılığı da en aza indirir.
  • Kitap okumaya, insanlarla, birbirimizle yüz yüze gerçek paylaşımlara zaman ayırabilmek aslında bizim için en önemli şeylerden biri. 
  • Teknoloji bizim için amaç değil her zaman araç olmak zorunda. Bunu başarabildiğimiz an zaten dijital arınmayı da tamamlamış oluruz. Çünkü teknolojiyi niye kullanıyoruz? Hayatımızı kolaylaştırması için, en azından öyle olması gerekiyordu. Ama bir noktadan sonra bakıyoruz ki teknoloji bizim için amaç haline gelmiş. Biz onun için yaşıyoruz, aslında teknoloji bizim için var olmak zorunda. Dijital arınmayı da ihtiyaçlarımıza göre sağlayıp kendimizi gerçekleştirme yolunda çok ciddi adımlar atmış oluruz. 

internet günlüğü’nün tüm bölümlerini aşağıdan dinleyebilirsiniz:

#25 Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya (Konuk: Okan Yüksel) internet günlüğü

Merhaba, ben Evren Soyuçok. internet günlüğü podcastinin yirmi beşinci bölümü, aynı zamanda birinci seozunun son bölümünde Medya ve İletişim Uzmanı Okan Yüksel’le sohbet ettik. Sohbetimiz, Yüksel'in yakın zamanda yayımlanan Tüm Boyutlarıyla Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya isimli kitabında aldığım notlar üzerinden ilerledi. Podcaste dair notları ve sohbetimizden öne çıkan satırları kişisel bloğum www.evrengunlugu.net'te bulabilirsiniz. Bu podcast veya başka konularda yorum ve önerilerinizi evren@evrengunlugu.net adresinden benimle paylaşırsanız çok sevinirim.
  1. #25 Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya (Konuk: Okan Yüksel)
  2. #24 Sosyal Kaygı – Sosyal Medya Bağımlılığı İlişkisi (Konuk: Ekmel Kılıç)
  3. #23 İsyan Durağı Twitter (Konuk: Sinem Özel)
  4. #22 Kurtarılmış Bölge: Medium (Konuk: Mustafa Gerdan)
  5. #21 Dijital Kalabalıklar İçinde Yalnızlık (Konuk: Dr. Öğr. Üyesi Ayşegül Elif Çaycı)
  6. #20 Telefon Bağımlılığı ve Çok Boyutlu Yalnızlık (Konuk: Doç. Dr. Deniz Mertkan Gezgin)
  7. #19 Blog yazarlığının mayası: Tutku (Konuk: Ayşe Çınar)
  8. #18 23 Nisan Özel Yayını – Konuk: 13 yaşındaki İsa Soyfidan
  9. #17 Dijital mecralarda görünür olmak (Konuk: Tarık Çayır)
  10. #16 Dijitalde insanlarla bağ kurabilmek (Konuk: Gamze Nurluoğlu)
PlayPlay

Çocuklarla Hayat Yolculuğunun Fotoğrafını Çeken Gezgin Fotoğrafçı: Gökhan Yolcu

Hikâyelerinden etkilendiğim, insanlara ilham verdiğine inandığım kişilerle yaptığım video söyleşilerden oluşan Anlat Bana‘nın üçüncü bölümünde Gezgin fotoğrafçı Gökhan Yolcu ile sohbet ettim. Ankara’da Devlet Tiyatroları bünyesinde 30 yıla yakın süredir sahne fotoğrafçılığı yapan Yolcu, beyin kanaması geçirip ameliyat olduktan sonra hayata daha farklı bir gözle bakmaya başlar. Sahip olduğu fotoğraf bilgisini, Anadolu’nun köy okullarına giderek ilkokul öğrencileriyle paylaşmaya karar verir. Karavanıyla birlikte yola düşerek “Hayat Yolculuğunun Fotoğrafını Sen Çekebilirsin” adını verdiği projesiyle çocukların, birer fotoğraf objesi olmaktan çıkıp doğrudan fotoğrafın kendisine dokunmasını sağlar.

Continue reading →

Podcast #4: Teknoloji bağımlılığı – Işıl Yılmaz Sümer

Podcast nasıl yapılır, nereye yüklenir, hangi mikrofonu almalıyım, konuk konuşmacıyla sohbet kaydımızı neyle nasıl yapabilirim, podcasti iTunes kabul edecek mi, Spotify hemen yayımlayacak mı vs diye kafamda onlarca soruyla 1,5 ay önce başladığım podcast yayınlarının dördüncü bölümü geride kaldı.

Continue reading →

Tekvando Şampiyonu Milli Sporcu: Meryem Elif İyin

4 yaşında başlayan spor yaşamının 14. yılında art arda başarılara imza attı Meryem Elif İyin. Henüz 9. sınıf öğrencisi ama aynı zamanda 2019 Türkiye Yıldızlar Taekwondo ve 2019 Avrupa Kulüpler Şampiyonu unvanlarına sahip. Genç yaşında kazandığı başarılarla Türk bayrağını birçok ülkede dalgalandıran Meryem Elif’le onu altın madalyalara götüren süreci ve tekvando sporuna niçin bu denli gönül verdiğini konuştuk.

Continue reading →

2. Medya Okuryazarlığı Forumundan Notlarım

Medya Okuryazarlığı Derneğinin, Habitat Derneği ve Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi desteğiyle Facebook İstasyon’da bu yıl ikincisini düzenlediği Medya Okuryazarlığı Forumunu takip ettim. Forumda sırasıyla İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Ümit Sarı, İstanbul Aydın Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı Doç. Dr. Deniz Yenğin, Uluslararası Sosyal Medya Derneği Başkanı Said Ercan, Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Başak Gezmen ve YouTube’daki Soramazsın video serisinden tanıdığım Su Sonia Herring medya okuryazarlığını uzmanlık alanları ekseninde ele aldılar.

Dr. Öğr. Üyesi Ümit Sarı

Alfa kuşağı, daha çok göz önünde bulundurulmalı

Forumda ilk söz alan Ümit Sarı, gençlerin önüne gelen görüntüyü/haberi, doğruluğunu sorgulamadan paylaşarak bir anlamda kötü niyetli o içeriğin yayılmasına alet olduklarına dikkat çekip yapılan paylaşımların doğruluğunun sorgulanması noktasında farkındalık sahibi olmanın önemini vurguladı. Gençlerin yapılan paylaşımların mutlaka teyide muhtaç olduğunu bilmeleri gerektiğini söyleyen Sarı, alfa kuşağının biraz daha göz önünde bulundurulması gerektiğinin altını çizdi. Ümit Sarı’nın konuşmasından notlarım şu şekilde:

Yetişkinlerin dijital medya kullanımıyla ilgili sorun söz konusu. Bugüne kadar ebeveynlerimiz en iyi eğitimi almamız, doğru iletişim kurmamız noktasında hep üzerimizde durdular ama artık gençlere şöyle de bir görev düşüyor: Kendi anne babalarının veya orta yaştaki insanların içeriği doğru kullanmasıyla ilgili sorumlulukları var. Çünkü orta yaş ve orta yaş üstü insanlar gençler kadar teknolojiye hâkim olamayabiliyorlar. Paylaşılan içeriklerin ne kadarının doğru ya da yanlış olabildiğiyle ilgili muhakeme yetenekleri olmayabiliyor.

Artık alfa kuşağından bahseder olduk. 2013 sonrası doğumluları kapsayan alfa kuşağı teknolojiyle birlikte doğan bir kuşak olarak karşımızdalar ve artık bizim biraz daha alfa kuşağına da odaklanmamız, onlar üzerine çalışmaların artırılması gerekiyor. Çünkü yapılan araştırmalar ve öngörülere göre tamamen toplumdan soyutlanmış, asosyal bireyler olarak, robotlarla daha iletişim içerisinde bir yaşam sürecekler. Önümüzdeki yıllarda toplumsal hayata ve iş hayatına katıldıklarında teknolojinin içinde doğmuş olmanın getirdiği avantajları kullansalar da teknolojiyi bizim kullandığımız ölçüde kullanmadıklarını daha farklı kullandıklarını göreceğiz. 

Sadece iş alımlarında değil ilk defa girdiğiniz bir ortamda bile tanıştığınız insanlarla ilgili olarak arkadaşlığını devam ettirip ettirmeme noktasında onların sosyal medya hesaplarını, daha önce neler yazıp paylaştıklarını bakıyoruz. Bu anlamda dijital ayak izleri önemli. İnternette yaptığı bu tarz dolaşımları daha sonra silerek, bilgisayara format atarak kaybedeceğini düşünen bir kesim de var maalesef. 

Çocuklara teknolojiyi kullandırtma konusunda bilinçli ve kontrollü olmayız ama bunu yönetirken de çok dikkatli olmalıyız. Çünkü sadece evde kontrol etmemizin ötesinde onların okul, sokak, sosyal hayatında da kontrollü olmalıyız. Tamamen yasakçı bir zihniyettense denetimli kontrollü bir şekilde bu süreci yönetmek lazım. Zaten bu çağın içerisindeyiz, bunun karşısında durumayız.

Bugünler yine iyi günlerimiz. Nesnelerin interneti kavramı sürecinden sonra önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde çok daha farklı bir yöne gidecek; biz hâlâ dijital okuryazarlık ve bunun farkındalığını konuşurken bambaşka bir duruma maruz kalabiliriz. Bu gerçekle yüzleşmeli, yaklaşan yeniliği karşılama noktasında hazırlıklı olmalıyız.

Doç. Dr. Deniz Yenğin

Geleceğin önemli hastalığı: Dijital hastalık

Deniz Yenğin, paneldeki konuşmasında çok önemli bir konu halini alan medya okuryazarlığının artık dijital okuryazarlığa evrilmesi ve bu alandaki çalışmaların anaokul seviyelerinden başlaması gerektiğini vurguladı. Nomofobi, fomo (haberlerden geri kalma korkusu), sürekli maillerimi kontrol etme hastalığı, siberhondrik (hasta olduğumuzda internetten doktora gitmeden teşhisini koymaya çalışmak), tıkınma izleme gibi hastalıkların birer dijital hastalık örneği olduğuna değinen Yenğin, İnternet bağımlılığını tanımlayan ve bunu hastalık olarak kabul eden Dünya Sağlık Örgütü’nün dijital hastalıkla ilgili henüz bir tanım yapmadığına dikkat çekti. Yenğin’in konuşmasından öne çıkan satırlar şu şekilde:

Dijital hastalığın henüz bir tanımı yok. Gerçeği tam olarak anlamlandıramadan dijital bir dünyada bulduğumuz bu dünya içerisinde uzun vadede yaşadığımız sorunların karşılığındaki çıktılarla alakalı olarak biz dijital hastalığı tanımlamaya çalışıyoruz.

Dijital hastalık esasında geleceğin önemli hastalıklarından biri olacak. Dijital hastalığı, iletişim sürecinde kullandığımız ortamın uzun vadede getirdiği sorunlar ya da semptomlar olarak görmemiz gerek. Uzun vadede farkında olmadan gerçekleştirdiğimiz klasik veya konvensiyonel iletişim kurma biçimi dijitalleşerek bizi kendi içine çekmekte. O iletişim araçları bizim için başlangıçta bir araçtı ancak yavaş yavaş bir amaca dönüştü.

Artık hepimiz online yaşıyoruz, çevrim içi bir toplum olduk. Elimizden cep telefonu düşmüyor. Cep telefonuyla sürekli bağlantılı olarak bir paylaşım yapmaya, bu paylaşımlarla ilgili insanları takip etmeye ya da dünyadan bilgi almaya çalışıyoruz. Önce bağlı, sonra bağımlı arkasından da bu yavaş yavaş hastalığa dönüşüyor. Biz bunu davranışsal bağımlılıkla ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Kısa vadede bir sorun görünmüyor. Kısa vadede kullanıyoruz, kendimizi huzurlu hissediyoruz. Kendimizi o kadar dijital dünyanın içine entegre etmişiz ki oradan gelen paylaşımlara göre yaşıyoruz veya oradaki paylaşımları takip ederek yaşıyoruz.

Gündelik hayatınızda kendi yayın akışınızı belirliyorsunuz. Televizyon seyretmiyorsunuz ama cep telefonundan ya da uygulamalar üzerinden kendi dizilerinize istediğiniz zamanda erişebiliyorsunuz. Bu, yeni neslin ortaya çıkardığı, yeni uygulamaların beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümü ifade ediyor. Arka arkaya seyrediyoruz ama bunlarla ilgili sağlık anlamında ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağız? Bunun tam olarak farkında olmadan, tüketip kullanıyoruz. Oysa bunların farkında olmalıyız.

Kendimizi kontrol etmek zorundayız. Eskiden evde anahtarımızı unutmamak için mücadele ederdik ama cep telefonu artık bizim vazgeçilmezimiz oldu. Dünyadaki 7,5 milyar insanın 5 milyarının elinde mobil telefonu olduğunu, bu 5 milyar insanın da 4 milyarının mobil üzerinden sosyal ağlara girdiğini düşünürsek ciddi anlamda bağlı olmaktan çıkıp bağımlı olduğumuzu düşünüyorum.

Çocuğumuzun 2-3 yaşlarındayken iPad kullanmasını üstün bir başarı olarak düşünüyorduk. Ben kullanamıyorum ama çocuğum kullanıyor, çocuğum ne kadar zeki, muhteşem bir şey, diyorduk. Halbuki bununla hiç alakası yok. Dokunmatik bir sistem, bunu verdiğiniz zaman çok rahatlıkla öğrenmek, kullanmak, o fikre ulaşmak çok basit. Çünkü her şeye dokunarak hükmetmeye çalışıyor. Daha sonra biz bunu dijital bir susturucu olarak verdik çocuğa, maalesef bunu kullandık. Çocuğumuza ayıracağımız zamanı çocuğumuzdan çaldık.

Siber zorbalık, evet siber ama zorbalık hep vardı. Biz de ortaokul, lise dönemlerinde o zorbalıkla hep karşı karşıya kaldık. O zaman bu siber değildi ama fizikseldi, psikolojikti, okul içinde yaşardık, anne babamızın bunlardan haberi olmazdı. Ama sosyal medya öyle bir sınıf atlattı ki anne babamız d artık yaşanmış olan bu olayları, paylaşımları görebiliyor ve ona göre sizin adınıza bir savunma üretmeye çalışıyor. Farkındalıklar bu bağlamda oluşmaya başladı.

Ben de yirmi yıllık dijital vatandaşım. Çünkü bizler dijital göçmeniz, teknolojiyle sonradan tanıştık, televizyon çocuğuyuz. Çocukluk dönemimle benim çocuğumun dönemi arasında pek fazla şey değişmedi. Değişen sadece teknolojinin kendisi oldu. Kaynaktan hedefe iletinin bir yolculuğu var. Bu ileti, yolculuk yaparken sadece aracı değiştiriyoruz. Araç kimi zaman yazıydı, matbaaydı, kitaptı, kimi zaman telgraftı, telefondu, televizyonu ama şimdi dijital medya. Geleneksel, konvansiyonel olan dijital oldu. Bu dijitalle nasıl mücadele etmemiz gerektiğiyle ilgili kendimize bir önlem planı yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü bize de bir kılavuz verilmedi. Biz esasında çok ciddi anlamda bir kültür bozukluğu da yaşadık farkında olmadan ama bir şekilde kendimizi güncelliyoruz. Kendimizi yıpratmadan yolumuza devam etmeye ve çocuklara da doğru bir şekilde bilgi vermeye çalışıyoruz.

Artık telefonu değil telefondaki uygulamaları kullanıyoruz. Aileler, çocuklarını teknoloji bağımlılıktan korumak için nitelikli zaman geçirmek, alternatif etkinlikler üretmek, ailece etkinlikler yapmak zorunda. Daha da önemlisi çocuğunuzun ne yaptığını bilmek, onu gözlemlemek, onunla doğru bir iletişim kurabilmek. Ceza ve engelleme daha çok pekiştirici oluyor, engellediğin zaman o fikri daha çok ayakta tutuyorsun.

Dijital mecraları kullanmakla ilgili kendinize şu soruyu sorun: Sabah kalkar kalmaz telefonu elime alıyor muyum? Biri size telefonu çok fazla kullandığınızı söylediğinde savunmaya geçiyor, böyle mutlu olduğunuzu söylüyorsanız esasında biraz bağımlısınız. Geleceğin önemli sorunlarından biri dijital obezite olacak. Kullanmış olduğunuz alanlara, kullandığınız sürelere dikkat etmeli, zamanı daha dikkatli harcamalısınız. Dijitalden biraz daha kısmalı, hayatımızı küçültmeli , çok değil az şeyle mutlu olabileceğimiz ortamı oluşturabilmeliyiz. Tüketimin önüne geçmeli, biraz daha yaratıcı olabilmeliyiz. Dijital kapitalizmin şu an denekleriyiz. Bugün dijital dediğimiz her şeyin gelecekte artık dijital olarak ifade edilmeyeceğinin; geçmişte medya deyip bugün yeni medya olarak ifade ettiklerimizi ilerleyen dönemlerde tekrar medya olarak tanımlamayacağımızın farkında olmalıyız. Bugünün yenisi yarının eskisi, bugünün teknolojisi geleceğin eski teknolojisi olacağının; yarın da başka başka teknolojilerle karşılaşacağımızın bilinciyle yaşayıp buna göre tüketelim.

Said Ercan

Dijital hepimizi huzursuz yaptı

Çocukların değil asıl ailelerin bağımlı olduğunu söyleyen Said Ercan, gençlerin sosyal sorumluluktan empati kurma yeteneğine kadar çok iyi olduklarını ancak dijital göçmen olan ebeveynlerin daha önce görmedikleri dijital dünyanın imkanları karşısında birer bağımlı haline geldiklerini anlattı. Çocukları yaşadıkları ortamda ebeveynleri tarafından huzursuz yapıldığını ve bir anlamda robotlaştırıldığını dile getiren Ercan, bugün gelinen dijital bağımlılık noktasında çocuklara vefa borcumuz olduğunu ifade etti. Dijital dönüşümün her şeyi dönüştürdüğüne, televizyonun kendini yeniden tanımladığına; bugün artık Holywood’dan değil dijital platform Netflix’ten bahsedildiğine dikkat çeken Ercan, bütün eleştirilerimizin dijital dünyadan çıkalım oradan kimse kalmasın hepimiz düzelelim gibi algılandığını oysa dijitali verimli kullanmak koşuluyla orada olmamız gerektiğini vurguladı. Said Ercan’ın konuşmasından aldığım notlar şunlar:

Şu an dijitalde büyüyen dil, bizim dil değil başka bir dil. O dile sahip çocukları yakalayamıyoruz. 

Aslında dijital herkesi huzursuz yaptı.Instagram’a, Facebook’a girdiğiniz zaman herkes çok mutlu, herkes çok iyi giyiniyor, erkekler çok yakışıklı, kızlar çok güzel, dünya çok güzel. 

Çocuklar bağımlı değil, anne baba bağımlı. Mynet’teki tavla oyununa, Facebook’taki okey oyununa bağımlı, anne sabah şekerlerine, Whatsapp’taki yemek grubuna bağımlı. Çocukla kim ilgilenecek? Bağımlı olan dijital göçmenler. Çünkü daha önce görmediği imkanlarla karşı karşıya. 

Türkiye’de internet kullanımı ortalama 7,5 saat, sosyal medya 3, televizyon 3, müzik 1, dijital oyun 2 saat. Topladığınızda 14 saatimiz dijitalde geçiyor. Bu bağımlılık değil, artık ihtiyaç. Ben bir paylaşımda bulunduğumda o paylaşımın geri dönüşlerini, bildirimlerini görmek benim için ihtiyaç. Eğer orayı dürtersen, oraya bakmak istersin. Bu, bağımlılık değil. 

Çocukların bağımlı olduğunu değil, kötüye kullanım kurbanı olduğunu düşünüyorum, Çocukları biz çağırdık da gelmediler mi? İstanbul’da veliler biraz daha bilinçli ama Anadolu çok kötü durumda, Baba hâlâ kahveye gidiyor, o kahveleri bir türlü bitiremedik. Ailemize vakit ayırmayı unuttuk. Ailemize dijitalde de vakit ayırmayı bilmemiz lazım. Hangi anne bana çocuğuyla arkadaş? Biz arkadaş olmayı da unuttuk. Çocuğumuza en iyi telefonu, tableti alırsak en iyi anne baba biziz. Babalık, annelik ve çocukluk kavramının yeniden yazılması lazım. Altımızda çok eski bir kamyon var, son model arabayla yarışmaya çalışıyoruz.

İnternet kafelerin yetiştirdiği bir nesil var, oralarda bir nesli mahvettik. Bu çocuklar kabinlerde ne seyrediyor? Ne devletin ne STK’ların, ne büyük yazarların gündemine geldi, bunu hiç kimse umursamadı. Şu kabinde çocuk o yaşta seyretmemesi, görmemesi gereken şeyler gördü. Sigara dumanıyla, çetelerle tanıştı, babasından arkadaşından para çaldı, 5 dakika daha oyuna devam edebilmek için ilk defa yalvardı. Şimdide bağımlılıktan bahsediyoruz, çocukları bizim zoraki bağımlılığımızla mahvediyoruz. 

Çocuk, bir YouTuber görüyor, o youtuber da büyük ihtimalle proje. Biri makyaj yaparak ünlü oluyor sonra çocuklara hayatı anlatıyor. Biri hile videolarıyla ünlü oluyor, hayatı anlatmaya başlıyor, filmler çekiyor insanlar kuyruğa giriyor. Artık, o düşük kalite hayata mecbur oluyoruz.

Her şeyin başına dijital zorbalık, dijital vatandaşlık, dijital çocuk gibi “dijital”i koyarken bir süre sonra bunu koymayacağız. Zorbalık deyince aklımıza sadece dijitaldeki zorbalık gelecek.

Çok hızlı gidiyoruz, gerçekten ruhumuz geride kaldı. O ruhla birleştiğimiz zaman bir şeyler yapabileceğiz. Bütün çabamız o ruhla birleşme çabaları.

İnternet için insanoğlunun nereye gideceğini bilmeden ürettiği tek şeydir, derler. Birileri İnterneti bir yere götürmek istiyor, biz sadece maruz kalan olarak kendimizi bu selden korumaya çalışıyoruz.

Dr. Öğr. Üyesi Başak Gezmen

Siber zorbalığa maruz kaldığımızın farkında değiliz

Başak Gezmen de konuşmasının ilk kısmında siber zorbalık tanımında bulundu ve sanıldığının aksine siber zorbalığın sadece hakaret, iftira ve alay etmekle sınırlı olmadığını; kişilere sosyal ağlarda beğenme, takip etme, yorum yapma, bazı paylaşımlarda bulunma gibi baskılarda bulunmanın da siber zorbalığa girdiğini söyledi. Siber zorbalıkla ilgili daha çok ses ve farkındalığa ihtiyaç olduğunu vurgulayan Gezmen’in konuşmasından öne çıkan satırlar şu şekilde:

Yirmi dört saatimizin büyük bir kısımını medyayla iç içe geçiriyoruz. Bu kadar fazla zaman fazla geçirdiğimiz bir yerde, medya iletilerimize nasıl maruz kaldığımızı ve bu medya iletilerinin içeriğiyle ilgili neler bildiğimizi sorgulamalıyız. Zaten medya iletilerinin içeriğini de tam olarak bilmediğimiz için gelen iletileri de sorgulayamıyoruz. Siber zorbalığa uğruyor muyuz, siber zorbalıkla ilgili herhangi bir ileti aldık mı bunlar üzerine düşünemiyoruz.

Siber zorbalık bir mağduriyet alanı. Geleneksel zorbalıktan farklı olarak yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle beraber özellikle sosyal medya mecralarında sıklıkla rastladığımız, siber – dijital bir alanda sıklıkla karşı karşıya kaldığımız zorbalık davranışları. Bunların içerisine neler giriyor? Çok masum gibi görünen birçok davranış modeli, günümüzde siber zorbalık olarak değerlendirilebilir. Siber zorbalık kapsamında sahte (fake) hesap açma, herhangi birinin profilinden fotoğraf alıp bunu kendi kimliğiymiş gibi canlandırma, her türlü hakaret ve kınama, ağır eleştiri, argo, küfür gibi söylemlerde bulunup birtakım iletilerin gönderilmesi, bunun dışında iftira, dedikodu gibi birtakım iletiler, bunların hepsi siber zorbalık örneği. Yapılması gereken temel şey, bu alanla ilgili farkındalık oluşturmak. Siber zorbalığa uğrayan kişi, gerçekten de bir zorba tarafından herhangi bir iletiyle karşı karşıya kaldığını çözümleyebiliyor mu? Çünkü masumane gibi görünen bir görsel bile aslında bizim birer siber zorbalığa uğradığımızın göstergesi. 

Hatta medya ortamında -özellikle gençlerin sürekli kullandığı Instagram ortamında- paylaşılan medya iletilerinden sonra arkadaş gruplarında, bireylerin üzerinde “Beni beğenir misin, beğendiğin mi ya da paylaşımının altına birtakım şeyler paylaşır mısın?” gibi sürekli baskı oluşturuluyor. Bunlar aslında masum gibi görünse de birer siber zorbalık alanı.

Dijital çocuk nasıl bir alanda, ne bekliyor, nelerle uğraşıyor esasında bunlara bakmak gerekir. Nitelikli vakit paylaşımının yanında korumacı bir yaklaşım ve ceza usulüyle değil de çocuğun eleştirel gözünü açıp değerlendirmesini, irdelemesini, tartışmasını, üretici yönünü geliştirmesini sağlamalı. Yeni nesil çocukların bizden çok farklı olduğunu bilmeliyiz. Yeni dijital çocuk, bizim gibi değil. O yüzden bu çocukları tanımaya çalışmalı, onların alanlarına da dahil olmaya çalışmalıyız. Bunun için de dijital okuryazarlığın işaret ettiği en önemli noktalardan biri dijital göçmenler olarak bizim de dijital beceriyi kazanmamız gerektiği. Onlarla beraber çevrim içi iş birliği ve içerik kontrolü de yapmalıyız.

Medya okuryazarlığı dersleri, sosyal bilgiler öğretmenleri tarafından veriliyor. Ancak medyaya maruz kalmak, medyaya karşı filtreleme alanı oluşturmak, savunma mekanizması – bakış açısı geliştirmek, eleştirel bir göz kazandırmak gibi bütün bu kazanımlar medyadan çok iyi anlayan, medya iletilerini çözümleyebilen, bunun eğitiminden geçmiş kişiler tarafından yapılabilir. Bu alanda eğitim alan, medya okuryazarlığı dersini alan iletişim fakültesi mezunlarının bu dersleri vermesi; en azından bu dersleri vereceklerin ciddi anlamda bir eğitimden geçmeleri gerekmekte. Çünkü yirmi dört saatimizin büyük bir bölümünü geçirdiğimiz, artık uzvumuz olarak belirttiğimiz medya araçlarından, sosyal medya mecralarından bahsediyoruz. Bu savunmacı gözü, filtrelemeyi, neyin gerçek neyin kurgu olduğunu, gerçeklerin altında yatan subliminal olguları çözümleme yeteneğini sadece eğitimli kişiler verebilir.

Su Sonia Herring

Dijital okuryazar olmakla ilgili anahtar kelime: Farkında olmak

Su Sonia Herring ise konuşmasında daha çok dijital vatandaşlık ve dijital hijyen kavramları üzerinde durdu. Dijital vatandaş olmak için teknolojileri kullanmanın yeterli olmadığını, sorumlulukların ve hakların farkında olunması gerektiğini; dijital izler bırakırken de bilinçli hareket edilmesinin önemine vurgu yaptı. Su Sonia’nın konuşmasından aldığım notlar şu şekilde:

Ne offline’da ne dijitalde sadece var olmak, sadece bu teknolojileri kullanmak ya da bu ülkede yaşamak vatandaşlık tanımı için yeterli değil. Kullandığınız teknolojiler, yaşadığınız ülke size ne sunuyor, sizin yaşadığınız ülkeye karşı vergi ödemek, oy kullanmak gibi hangi sorumluluklarınız var? Siz bunu kullanıyor olabilirsiniz ama bilerek veya bilmeyerek ne alıyorsunuz ne veriyorsunuz. ne alıp ne verdiğinizin farkında olmak. Her şeyden önce haklarınızın farkında olmanız gerekir. Burada dijital haklar devreye giriyor.

Çok fazla şeyi hepimiz farkında olmadan yapıyoruz. Gizlilik ve mahremiyet alanında çalışıp kendi telefon ve bilgisayarında 1234 diye şifre kullanan insanlar tanıyorum. Bilmek yeterli değil, farkında olmak ve uygulamak önemli. Neyi ne kadar ve nasıl tükettiğimizin, bunun üzerimizde nasıl etkiler bıraktığının farkında olmalıyız. Instagram, Facebook, Whatsapp veya Twitter, bunlarda ne kadar vakit geçirdiğiniz ve bu vakit geçtikten sonra kendinizi nasıl hissettiğiniz önemli. Başlamadan önceki halinizden kendinizi daha mı iyi daha mı kötü hissediyorsunuz? Birinin sizin hakkınızda yorumunu okurken, sokakta biri gelip bunu yüzünüze söylemiş gibi gerçekten ciddiye mi alıyorsunuz yoksa muhtemelen yüz yüze gelse bunu yüzünüze söyleyemeyeceğinin ne kadar farkındasınız? Dijital okuryazar, dijital vatandaş, genel olarak iyi, düzgün bir insan olmakla ilgili anahtar kelime bence “farkında olmak”. Neyi neden yaptığınızın, bunun sizde ve dışarıda etkisinin farkında olmak. Gerçek hayatta da dijitalde de bu kural değişmiyor.

Dijital teknolojilerin ve gelecek yeni teknolojilerin insanların doğasında olmayan bir şeyleri sıfırdan yarattığını düşünmüyorum. Olan şeyleri artırıyor, azaltıyor, şöyle ya da böyle derinden etkiliyor ama olmayan şeyleri yaratmıyor. 

Dijital bağımlılık ama televizyon da ilk çıktığında koca bir nesil on saat boyunca onun önünde büyüdü. Çünkü anne babası çalışıyordu, bakıcıya verecek parası yoktu ve bu en rahat yöntemdi. Ebeveyn değilim, çocuğum yok ama olsa muhtemelen bir noktada çocuğumun eline bir tablet ben de vereceğim. Çünkü günün sonunda insanız, herkesin bir sabrı var ve bu kolay bir yol. Bu, dijital teknolojilerle ilgili değil, ondan önce de tahta oyuncak veriliyordu çocuğun eline.

Dijital zorbalıktan önce de okulda zorbalık vardı. Şişkosun, kısasın, gözlüklüsün, annen fakir, baban fazla zengin gibi herkes herkesle dalga geçiyordu. Tek fark, bu tarz zorbalıklar şu an daha rahat yapılıyor. Siber zorbalık gençlerin, çocukların psikolojisini nasıl etkiliyor bilmiyorduk, şimdi daha fazla araştırma yapıyoruz. Ama o dönemde gerçek dünyadaki zorbalık yüzünden kaç çocuk depresyona girdi, kaç genç intihar etti çok detaylı bilmiyoruz.  Bence bu da oturtmamız gereken önemli bir bakış açısı. Dijital, gökten zembille inip bir anda kimyamızı değiştirerek bizi canavarlaştırmadı ya da yüceltmedi. Hepimizin zaten içinde olan iyi veya kötü şeyleri ortaya çıkarmamızı sağladı.

Dijital dünyada arkanızda bıraktığınız izlerin farkında olmalısınız. Telefonunuzun lokasyonunun açık olması ve ayarlarınız sayesinde nerede gezdiğinizi, gün boyunca neler yaptığınızı, kaç adım attığınızı, ne yediğinizi ne içtiğinizi birçok şirket biliyor. Sosyal medya, kullandığımız cihazlar ve ayarlarımızı bir araya getirdiğimizde masada duran bu telefon gün boyu ne yaptığımızı ve muhtemelen ne yapacağımızı anne babamızdan, en iyi arkadaşımızdan daha iyi biliyor. Bu iyi mi kötü mü tartışılır. İnternetteki, sosyal medyadaki hareketlerimle nasıl ayak izleri bırakıyorum, bu farkındalıkla ilgili.

Facebook’un gizlilik ayarlarına girdiğinizde o sayfayı, muhtemelen okulda aldığınız dersten daha çok çalışmanız lazım. Çünkü dipsiz bir kuyu, okumanız gereken çok fazla detay var. 50-60 sayfadan oluşan kullanım şartlarını zaten kimse okumuyor. Kimsenin bunu yapmaya vakti de yok. Ayrıca avukat değiliz, oradaki dilin çoğu anlaşılmıyor. Bunların basitleştirilmesi, daha rahat anlaşılır hale getirilmesi için çalışmalar var.

Dijital gölge, dijital ayak izi de denilen dijital hijyen, “İnternette ne yapıyorsunuz ve bu yaptıklarınızdan kim haberdar, isterse çok kolay bir şekilde kim haberdar olabilir.”in farkında olmakla alakalı. Sıradan vatandaşlar olarak bizim bile bir başkasını stalklamaya (gizlice takip etmek) karar verdiğimizde ne kadar çok bilgi elde edebildiğimizi; bir de teknik bilgisi çok derin bir insanın ya da büyük bir şirkette çalışıp etik duygulara sahip olmayan birinin neler keşfedebileceğini düşünün. Bir şeyler paylaşırken, içerik üretirken ve tüketirken bunları her zaman kendinize hatırlatmaya çalışın. 

İnternet, öncesinde hiçbir şeye benzemediği ve merkezi bir sistem olmadığı için yönetimi de hangi devlet hangi şirket istediği kadar uğraşırsa uğraşsın tek bir merkezden yapılamaz durumda. Sadece Facebook’un, herhangi bir devletin ya da sadece STK’ların tek başına bir şey yapması da yeterli değil.