e-günlük

2019/33 Bu, benim için yeni bir deneyim

Nasıl oldu, niye oldu bilmiyorum ama iyi oldu. Blogda ya da kâğıt üzerinde hiç fark etmez, nerede olursa olsun daha çok yazmaya istekli bir dönem yaşıyorum. Bir süredir de bloğumda eskisi kadar sık yazamamaktan hayıflanıyordum. Artık akşam, gün boyunca neler yaptığımı -hatırlayabildiğim kadarıyla- telefonuma not alıyorum. Onları da pazar akşamları süzgeçten geçirip bloğumda haftalık olarak paylaşmaya karar verdim. Bunu eskiden her akşam bıkmadan usanmadan defterime yazıyordum. Tekrar gün gün yazmaya başlayınca ardımda bıraktığım bir hafta boyunca ne çok şey yaşadığımı fark ettim. Koştururcasına soluk almadan yaşıyor, günleri tüketiyorum. Gün içinde neler yaptığım konusunda hafızamı tazelemek bana iyi geldi. Böylece “zaman çok çabuk geçiyor” algısından da kurtulmuş olurum belki.

Edebiyat bir sütun doldurma işidir

12 Ağustos Pazartesi

Bir arkadaşımla buluştum. Fikri neyse zikri de odur sözünün tam tersini kanıtlayan bir arkadaş. Söylemlerimiz ile eylemlerimiz çoğu zaman uyuşmuyor. İlahi bir sınav için buradayız, zaafımızın olduğu konuda sınava tabi tutuluyoruz. Haramda ısrar küfre götürür. Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Charles Baudelaire‘in Edebiyat Heveslisi Gençlere Tavsiyeler (Sel Yayıncılık) kitabını okudum, hepi topu 28 sayfa. Öyle 28 sayfa boyunca edebiyat heveslisi gençlere yönelik öneriler olduğunu zannedip kitabı alırsanız hayal kırılığına uğrarsınız. Eserin ismiyle içeriği pek örtüşmüyor. Baudelaire’in “…kıymeti en az bilinen malzeme olan edebiyat da her şeyden önce bir sütun doldurma işidir ve sadece adı bir kâr ihtimali taşımayan edebî mimarlık ne pahasına olursa olsun satması gereken bir şeydir.” sözünü not etmişim.

Bazı şeyleri, başkalarının okuyacağını bildiğim için yazamamak veya onlardan üstü kapalı olarak bahsetmek çok can sıkıcı.

Son günlerde sürekli okuma açlığı ve yazma isteği içindeyim. Sırf bu ikisi için ilave doksan yılım daha olsun isterdim. Yaşamaya doyulabilir belki ama yazmaya, okumaya hiç doymayacakmışım gibi.

Eskiden her yıl düzenli olarak yazdığım “Beni bunlarla bulmamalıydınız” serilerini okudum. Ne güzelmiş aslında, eğlenceli ve zevkli. 2018’inkini hazırlamaya yeltendim ama baktım Google’a yazılarak bloğuma gelinen sorularda bir değişiklik olmamış. Vazgeçtim.

Sabahtan beri tıraş makinesini alıp saçlarımı sıfıra vurasım var. Birkaç kez aynanın karşısına geçip uzun uzun düşümdüm ancak vazgeçtim. Akşamüstüne doğru, üstelik dışarı çıkmayı planlarken, kendimi bir anda banyoda elimde tıraş makinesiyle buldum. En başta hangi başlığı seçeceğime karar veremeyip 9mm’de karar kıldım. Makineyi saçıma yaklaştırıp uzaklaştırdım, yaklaştırıp uzaklaştırdım, “Evren dertsiz başına dert açma yok yere” derken makineyi bir anda saçıma daldırdım. Artık dönüşü yoktu ve 10-15 dakika sonra saçlarımı 9mm kısaltmış bir şekilde -çocukken çok kullandığımız deyimle- kabaktım. Kenarları 7mm ile düzelttim. Aslında epey rahatladığımı hissettim, evet uzun yıllar sola yatırdığım ve rüzgârda sürekli dalgalanıp bozulsa da aslında kendimi havalı hissettiğim halimden eser kalmamıştı.

Her yer ne kadar kalabalık, bayram değil adeta tatil. Sanki insanlar dört gün kurbalıklarıyla, kurban etleriyle uğraşmak zorundaymış gibi düşündüğüm için mi bu durum tuhafıma gitti. Nerede o eski bayramlar saçmalığına hiç girmeyeceğim, biz nerede durduğumuzu bilmiyoruz ki bayram yerinde dursun.

Akşam ismini vermek istemediğim bir arkadaş aradı, bayramımı kutladı. Daha birkaç gün önce kendisi için “O, benim İstanbul’daki en büyük hayal kırıklığım.” demiştim. Hâlâ da öyle düşünüyorum ancak beni kendiliğinden aradığı böyle zamanlarda tuhaf bir şekilde içimde ona duyduğum sevgiyi yeşertmekten kendimi alamıyorum.

Üç gündür televizyonu açmadığımı fark ettim. Bu süreçte Netflix’in House Of Cards 5. Sezonunu, Laca de Papel’in 3. Sezonunu bitirdim. Black Mirror’un seyretmediğim üç bölümünü seyredip Black Mirror Bandersnatch filmine başladım ama beni heyecanlandırmadı. Film, bazı noktalarda benim tercihlerime göre ilerliyor ama sonuçta bana sadece senaristin belirlediği iki seçenek verilmesi ve aslında her seferinde beni bir önceki noktaya zoraki döndürüşü sıkılmama yol açtı.

Yaşam mı yazmak mı daha heyecan verici?

13 Ağustos Salı

Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan Bölge Ağızlarında Atasözleri ve Deyimler kitabını sayfa sayfa karıştırmaya ve orada ilk defa okuyup ilginç bulduğum bazı atasözlerini şu tivitin altında sıralamaya başladım.

Bu günü gününe günlük tutma işi nereye gidecek acaba?

Notos derginin Edebiyat Ne İşe Yarar? temalı 61. sayısını okumaya başladım. Latife Tekin, Semih Gümüş’ün kendisiyle yaptığı söyleşide şunları söylemiş:

Netflix’te %3’ün son sezonunu seyretmeye başladım. Fark ettim ki bunca zaman Hakan Muhafız’ı merak edip açmadım bile. Yerli yapımları merak etmeyip sadece yabancı dizi ve filmleri seyretmek benim mi Türk yapımcıların mı üzerinde düşünmesi gereken bir durum acaba?

Farenin Ölümü başlıklı bir öykü yazdım. Aslında tam öykü de denemez. Yazarlık atölyesinde yazdığım Hâkim Bakış Açısına Sahip Fare başlıklı öykümün devamı sayılır. Devamı da sayılmaz ya neyse. Daha sonra geliştirilmek üzere dosyamda duruyor. Haftada bir öykü veya yazı yazıp herhangi bir yerde yayımlamadan kenara koyacağım.

Bir arada değiliz ama ayrı da değiliz

14 Ağustos Çarşamba

Sabah, uzun süredir önünden geçtiğim bir kahveciden kahve aldım. Her zamanki gibi hangi filtre kahveden verdiğini aklımda tutamadım, tek hatırladığım yumuşak içim dediği. Avustralya’da yaşıyormuş, 20 yıldan fazla zamandır kahve çekirdeği imalatı yapıyorlarmış ve 3,5 yıllığına İstanbul’dalarmış. Orta yaşlı bir adamdı, yanında da henüz yeni burun ameliyatı olduğunu burnundaki sargıdan ve göz altındaki morluklardan anladığım bir kadın vardı. Yaşı itibarıyla eşi olduğunu tahmin ettim. Ayaküstü biraz sohbet ettik, bu semtte taşındığıma sonradan pişman olduğumu söyledim. Onlar da az ilerideki semtte kirada oturyorlarmış ve Galata civarında birkaç katlı yer tutmayı planlıyorlarmış. Anladığım kadarıyla buralardan memnun olmayan tek ben değilim

“Ayakta dinelmek” demişim geçenlerde arkadaşlara bir şey anlatırken. Kalktım, üstüne yazı yazdım.

Şahin Hocayı aradım. Bu yıl psikolojiyi kazanan kızı “Evren abi bana blog açsın.” demiş. İlk sınıftan itibaren blog tutmasını, psikolojiyle ilgili etkinlilere katılıp oradan notlar paylaşmasını ve bir psikoloğun yanında yaz tatillerinde çalışmasını söyledim.

İtiraf edeyim, arada o güne dair bazı notlarımı siliyorum, şu an yaptığım gibi.

Daha iyi blog yazıları yazmak için hangi kitapları okumamız gerektiğine dair bir yazı yazmaya karar verdim. Bunun için birkaç blog yazarı arkadaşa da danıştım, bana kitap listelerini gönderecekler. Bunlar hakkında yazışırken Haydar Özkömürcü‘yle kendimizi Whatsapp’ta kitaplıklarımızın fotoğraflarını yarıştırırken bulduk. Sonra elimde olmadan blog yazarlarıyla aramızda ne ilginç bir iletişim var diye düşündüm. Bir arada değiliz ama ayrı da değiliz. Herhangi bir konuda iletişim kurduğumuz an çoğunlukla hemen dönüş yapıyor, cevap veriyor, bilgi paylaşımında bulunuyoruz. Ya da benim çevremdeki blog yazarlarıyla durum böyle, diğerlerini bilemem.

15 Ağustos Perşembe

Blog yazarları ikiye ayrılır: Bırakmadan blog yazanlar ve bırakıp tekrar blog yazanlar. Bir blog yazarı, blog yazmayı bıraktım diyorsa inanmayın. Ya yeni bir blogda gizli saklı yazıyordur ya da 1-2 yıl, bilemedin 3-5 yıl sonra döner tekrar bloğunda yazmaya başlar. Emre Akadal da yeniden yazmaya başlamış, üstelik gördüğüm en ilginç yazı başlığıyla: $n++;

İkinci kez Voit D80 manyetik eliptik bisiklet sipariş ettim. İkinci kez diyorum çünkü Hepsiburada‘nın ve Sürat(siz) Kargo‘nun işgüzarlığı yüzünden ürünü teslim almadan iade ettim. Hepsiburada’nın müşteri hizmetlerinin telefonda yarım saat, Whatsapp’ta saatlerce cevap vermemesine rağmen ürün iptalimi ışık hızıyla gerçekleştirip suratıma çarpar gibi ücret iadesini gerçekleştirmesi göz yaşartıcıydı. Çok üzülerek yazıyorum ama yaşasın Amazon Türkiye!

Bazı akşamlar iş çıkışı sahilde oturup kitap okuyorum. Bugün de Dostoyevski’nin Günlükleri‘ni tabletimden okumaya devam ettim. Hem fiziksel hem de dijital okumayı iti taraflı götürmeye alıştım. Bu konuda “Kitap okuma önceliklerim ve kitap okuma yöntemlerim” başlıklı ayrıntılı bir yazı yazmıştım.

16 Ağustos Cuma

İstanbul’da geçirdiğim en sıkıcı yaz dönemiydi galiba.

Son bir aydır yemek yapmak için kendimi zorluyorum ve eskisine göre yemek yapmak daha az zahmetli gelmeye başladı bana. Bunda yeni fırınımın da etkisi var ;)

Uzun bir süredir aynı sokakta, aynı okulda veya aynı sitede yaşayıp da birbirini görmeyen ama bir şekilde yolu kesişen insanlar var. Hayat çok garip. Yolun kesişiyor ve o kişiyi bir anda hayatının merkezine koyuyorsun. 

Yazan el, okuyan gözü görmezden gelse

17 Ağustos Cumartesi

Yağmur yağdı, İstanbul’da en fazla yağış Fatih’te gerçeklemiş. Haberler dereye dönen yollar, sular altında kalan ev ve dükkanlarla dolu. Özellikle Eminönü ve Unkapanı adeta yağmura teslim olmuş.

Mustafa Alnıak, Whatsapp’dan son yazısının bağlantısını yollayınca kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım. Veda başlıklı yazısını okudukça şaşkınlığım üzüntüye dönüştü ama bu da kısa sürdü. Neyse ki gizli de olsa blog yazmaya başka bir adreste devam edecek. Yukarıda, daha birkaç gün önceki notlarımda bu durumu öngören bir şeyler yazmıştım. Blog yazarları konusunda dediğim yine çıktı ;)

Neden bazen hiç olmadık insanların ağzının içine düşüyorum? Bazen bu “ağzının içine düşmek” deyimiyle ifade edilemeyecek boyutta değil de “yüzü ona daha dönük tarafta olan kişi” deyimiyle karşılık buluyor. Of çok karışık duygularım, cümlelerim, kafam!

Spor aletini gelip kurdular. Gergin bir usta ve emirler yağdırdığı çırağı. Uzun bir aradan sonra usta çırak ilişkisini birebir seyretme şansım oldu. (Aslında çok kıymetli bir sistem usta-çırak olayı ve çok imrensem de hiçbir zaman yaşayamadığım bir durum.)  Elleri mi ağırdı bilemedim, işleri uzun sürdü. Oysa çay ikram etme teklifimi “acelemiz var” diye geri çevirmişti usta. Belki çırak çay içmek istiyordu, ustası onun da yerine cevap vermemeliydi diye düşündüm.

Kendime üç şeyi yasaklamıştım: Sitem etme, beklentiye girme, isteme. Bugün yine duygularıma engel olamayıp sitem ettim birine. Böyle zamanlarda arıza çıkaran taraf durumuna düşürülüyorum ve bu beni çok kızdırıyor. İnsanlara gereğinden fazla ilgili göstermeme, değer vermeme olayını bir uygulayabilsem.

Jules Renard‘ın Yazmak Üzerine Notlar kitabını okumaya başladım. Daha birkaç gün önce yukarıda söylediğim “Bazı şeyleri, başkalarının okuyacağını bildiğim için yazamamak veya onlardan üstü kapalı olarak bahsetmek çok can sıkıcı.” sözümle benzer bir şey demiş:

18 Ağustos Pazar

Ağustos ayını da yarıladık. Ayın 15’i geçti mi o ay hızla bitiyor gibi geliyor bana. Denize giremeden, tatil yapamadan bir yaz daha bitiyor. Üzülüyorum.

Eve Doğru Yürürken başlıklı yeni bir öykü daha yazdım. Başlık belirleme konusunda hiçbir zaman iyi olamadım. Öyküleri önce deftere yazıyor sonra bilgisayara geçiriyorum. Kâğıttan dijital ortama geçirirken bazı kelimeleri ve cümleleri değiştiriyorum. Bu durumu sürekli yaşamama rağmen bana hep büyüleyici gelmiştir.

Dün İstanbul’u sel almışken bugün güneşli ve sıcak bir hava vardı. Yıldız Parkına gitmek için yola koyuldum. Oraya ilk kez 2013 yılında gitmiştim, sonra bir daha yolum düşmedi. Altı yıl önce gittiğimde pek farkına varmamışım demek ki, bu gidişimde çok beğendim Yıldız Parkını. Oturmaya, yürümeye doyamadım. Beşiktaş’ta böylesine büyük yeşil bir alanın olması muazzam.

Notos Öykü dergisinin Edebiyat Toplumu Nasıl Bilir? temalı 67. sayısını okumaya başladım, sırf bu keyfi de özellikle Yıldız Parkına bırakmıştım. Bir edebiyat dergisini okumak, kitap okumak kadar uzun ve zahmetli gelmiştir bana. Dergiler, kitaplara oranla sayfa sayısı açısından az olsa bile…

Uzun bir yolculuğun sonu. Yedi gün boyunca notlar alıp, o notların bazılarına yer verdiğim bu ilk deneme, bir blog yazısına kıyasla oldukça uzun oldu. Zihnimi tazelemek, günün değerlendirmesini yapmak ve zamanı yavaşlatmak adına bana katkısı oldu bu uğraşın. Keyif de aldım. 34. haftayı yazar mıyım, bu serinin devamı mı gelir mi bakalım.

Beni, Instagram‘dan da takip edebilirsiniz.

Bir önceki "Ayakta dikilmek" mi "Ayakta dinelmek" mi? başlıklı yazımda ayakta dikilmek ne demek ve ayakta dinelmek ne demek hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

12 Yorumlar

  • Yanıtla Sultan 19 Eylül 2019 at 20:32

    Merhaba Evren, keyifle okudum yine yazdıklarını. Bu aralar ben de rüya günlüğü tutuyorum.Bilinçaltı yoklama. Ülke gündemi çok hızlı değişiyor ve üzerimizde bıraktığı etkiler de. Geçip giderken zaman iz bırakma isteği belki de.
    Okuyanları düşünerek yazmak, kendi kendimize koyduğumuz sınırlar. Blogger değilim ama telefonumun notlar kısmına kaydettiğim pek çok yazıyı aynı nedenlerle paylaşmıyorum.
    Kendine yasakladığın üç şeye üç şey daha eklemek isterim sürekli otokontrol içinde olduğum.
    Yargılama
    Üçüncü şahıslardan bahsetme
    Olumsuz konuşma
    ( Her defasında da hepsini yaptığımı fark ediyorum. Ama pişmek kolay değil, önemli olan mücadele içinde olmak, başkalarıyla değil kendinle uğraşmak.)
    Takipteyim , öykülerini de merak etmiyor değilim. :)
    İyi çalışmalar, sevgilerle …

    • Yanıtla e-vren günlüğü 22 Eylül 2019 at 22:12

      Yorumuna geç yanıt verdiğim için özür dilerim Sultan. Öykülerimi bloğumda paylaşmam sanırım ama ileride bir gün bir dergide basılırsa buradan mutlaka haberdar ederim :)

    1 2

    Bir yorum yazın