YOLUNUZ AÇIK OLSUN

{Haziran ’07 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

“Veda” hayatımda yaşamayı istemediğim en zor anlardan biri olmuştur her zaman. Özlenecek olan kişi bilse de bilmese de, hasret bir ağıt olup dolanmaya başlamıştır dört bir yanınızda. O an gelip çattığında, burnunuzda tütmeye ve keskin bir tütün gibi yakmaya başlamıştır içinizi. Bilseniz de ondan ayrılmak ve onu kendi yoluna bırakmak her şeyden daha hayırlı, yine de içinizdeki çocuk eteklerinize yapışmış ve haykırmaya başlamıştır “ne olur gitme “diye. Continue reading →

Aydın Liseli Olmak

1995 yılında Aydın Lisesi bahçesindeki ilk günümü unutamıyorum. Bana korkunç gelmişti. Allahım bu 3 yıl geçer mi acaba demiştim. Üzerinden kaç tane 3 yıl geçti… O zaman müdür Beyhan Erdoğan‘dı. Bir de beyaz büyük bir köpeği vardı okulun. Beyhan Bey her sabah bizimle konuşurken o köpek de müdürün yanında hazır bulunurdu.

Mezun olduğum lisede geçen dönem staj yapma gibi bir şansım oldu. Bugün de Aydın Lisesi mezunları pilav gününe katıldık Ziya ve Fatih‘le. Tabi aramızda korsan katılımcılar da yok değildi. Pilav ve ayran dağıtımını duyan bazı arkadaşlarımız soluğu Aydın Lisesi bahçesinde aldığı gibi, bir de bizimle aynı masaya oturdular :) Üstüne üstlük bizimle beraber fotoğraf bile çekildiler :)

Bir ara mezunlar derneği başkanıgerekirse Ankara’ya kadar çıkar Aydın Lisesi’ne girişin sınavla yapılmasını bastırırız dedi. Yok artık daha neler.Aydın Liseli olmak bir ayrıcalıktırsöylemini abartmanın hiçbir anlamı yok. O kadar da ayrıcalıklı bir yapıya sahip olmak ne kadar doğru, tartışılması gereken bir konu…

HOŞÇAKAL ADÜ!

Ziya, ben ilkokul üçüncü sınıftayken yetişti bana okul sıralarında. Ayşe öğretmeni kayıt sırasında renk farkımızdan dolayı kardeş olduğumuza inanamayıp dosyalarımızı bile karıştırmıştı. Sonra ben ortaokuldan mezun oldum, Ziya benim ortaokuluma başladı. Liseden mezun oldum benim liseme kayıt yaptırdı. İlkokuldaki aynı okul kardeşliği yıllar sonra Adnan Menderes Üniversitesi‘nde tekrar yaşanır oldu. Yine aynı kampüste, yine aynı binada.

Ziya da sonunda kepi havaya fırlattı, yeni bir dünyaya doğru yelken açtı. Böylece üç kardeşi aynı anda bünyesinde taşıyan ADÜ, benim de ağustosta yüksek lisansımın sona ermesiyle Soyuçok Kardeşler’i yolcu edecek, biz de ona veda edeceğiz. Son derece renkli, eğlenceli bir o kadar da hoplamalı zıplamalı geçen mezuniyet töreninde yüzlerce fotoğraf çeker-çekilirken aklımın bir kenarında hep aynı cümleler döndü döndü durdu: Eylül’de ben, Ziya, İbrahim nerede olacağız. Neşeyle fotoğraf çekildiğimiz bu insanları bir daha görebilme şansımız olacak mı…


O, Türkiye’nin En Sempatik, En Bizden Rektörü!

Huyum kurusun, olaya yine duygusal bir pencereden baktım :) Duygusal penceremi kapatıp, bambaşka bir konudan bahsetmek istiyorum. Aydın Life‘ın Mayıs sayısının kapağı hem Aydınlı hem de Türkiye’nin en genç rektörü olma özelliğiyle Süleyman Demirel Üniversitesi‘nin rektörü Prof. Dr. Metin Lütfi Baydar olmuştu ama göreve geldiğinden bu yana göz dolduran bizim rektörümüz Prof. Dr. Şükrü Boylu kesinlikle Türkiye’nin en sempatik rektörüydü :) Kampüste ne zaman görsek güleç yüzü, komplekslerinden sıyrılmış mahçupvari tavırlarıyla bizim ilgimizi çekiyor kendileri. İnsanın gidip sohbet edesi geliyor. Öyle ki bugün o da mezuniyet törenindeydi ve gülünce gülen gözleriyle herkese pozitif enerji dağıttı. Neyseki bu sefer ne kadar sempatik ve tatlı bir insan olduğunu kendisine söyleme şansımız oldu. Biz müziğin ritmine kendimizi kaptırmışken rektörümüzün bütün dans edenleri tek tek dolaşıp onlara eşlik etmesi gecenin en güzel sürprizi ve dikkat çekici görüntüsüydü.

Çok Çeşitliyiz!

Teknolojinin azizliğine uğrayıp da katılım e.postasını alamayınca Çok Çeşitliyiz atölyesi başvurumun onaylanmadığını düşünüyordum ki Cuma günü son anda Çağrı‘nın telefonla araması üzerine apar topar Bursa yollarına düştüm. 1 gün önce A. Hamdi Tanpınar‘ın Beş Şehir‘ni okumaya başlamam da ayrı bir tesadüftü. Yol boyunca kitabın Bursa’da Zaman kısmını okudum. Öyle ya, Semih‘in büyülenip de geleceksin dediği Yeşil Bursa hakkında önceden birkaç şey bilmekte yarar vardı.

Bursa’da adım attığım ilk yer Heykel oldu. Devlet Tiyatrosunun tarihi binası önünde Çağrı ve kardeşi Çağatay‘ı beklerken pandomimci sokak adamıyla epey bir yüz göz oldum :) Selanik evlerini andıran penceresi ve şirin yapısıyla kaldığımız otel çok hoşuma gitti. Genç Platform ekibi gayet güzel bir mekan seçmişti bize.

HEPİMİZ FARKLIYIZ PEKİ AMA NE KADAR EŞİTİZ?

Kısılıp kaldığımız sosyal çevrenin dışına çıktığımızda ya da ummadığımız bir anda alışık olmadığımız bir farklılıkla karşılaştığımızda tepkimiz ne olurdu? Lezbiyen bir kız arkadaşımız olsa, ev arkadaşımızın bir gay olduğunu öğrensek, zor durumdaki engelli bir vatandaşla karşılaşsak, türbanlı ya da mini etekli bir bayanın hakkını savunmaya kalksak içinde bulunacağımız ruh hali ne olurdu? Her zaman dış görünüş değil içerik önemli diyebilir miyiz ya da yaşadığımız toplumdaki ırktan dile, inançlardan cinsiyet farklılıklarına karşı pek çok çeşitlilik karşısında aynı saygıyı gösterebilir miyiz?

İki gün boyunca farklı atölye çalışmalarıyla çeşitliliği, çeşitliliğe ne kadar saygı duyduğumuzu sorguladık. Tansiyon zaman zaman yükseldi çoğu zaman da eğlenceli dakikalar yaşandı. Sabahtan akşama kadar hepimiz çok eğlenmiştik ve ikinci günün sonunda yaptığımız değerlendirmede bu konuda hemfikirdik. En güzeli hepimiz birbirimizden farklıydık ama bir o kadar da birbirimizden farkımız yoktu. Ürün Atölyesi sonunda grup arkadaşlarımızla yazdığımız bir kartla bunun mesajını veriyorduk zaten: Farklıyız ama aslında aynıyız. Çünkü biz insanız!

Kısıtlı zamandan dolayı Bursa’yı çok fazla gezme ve görme gibi bir şansım olmadı. Buna rağmen Bursa’nın yeşili, tarihi ve manevi havası ruhuma işledi şüphesiz. Çok Çeşitliyiz çalışmasının en güzel getirisi elbetteki yeni dost ve kardeşlerimin olması oldu ki, bu hiçbir şeye değişilmez. Genç Platform hareketiyle dünyayı bile değiştirecek enerjiye sahip öyle harika bir ekiple tanıştım ki, onlara gıpta etmemem mümkün değildi. Çağrı, kardeşi Çağatay, kardeşim kadar sevdiğim Korhan ve Fatih, Yiğit, Ece Figen ve Erdem… Misafirperverlikleri, akıl almaz projeleri ve sosyal sorumluluk bilinçleriyle bu çocuklar bir muhteşemdi!

Batuhan, Esra, Saliha, Teo Teo Mesut ve Özdeş. Onlar da benim yeni arkadaşlarım. Katılımcılar ve ev sahipleri hem seviyeli hem de iyi olunca bu tarz organizasyonların tadına doyum olmuyor. Bursa garajından Aydın’a doğru yola çıkarken iyi ki katılmışım dediğim bir çalışmaydı. Yeni şeyler öğrendim, yeni kazanımlar edindim. Bursa, unutma beni, unutamam seni :)

Bu Konuyla İlgili 81 Fotoğraf Var

ATÖLYE ATÖLYE

Gençler, Genç Platform öncülüğünde bir araya gelip Çeşitlilik, Katılım ve Gençlik Hakları konularında iki günlük atölye çalışmaları gerçekleştirmek istemişler; haftalardır internetten yaptıkları duyurularda da gelin sizi Bursa’da ağırlayalım demişler.

Sosyal sorumluluklarının farkında olan, farkındalık yaratmayı amaçlayan arkadaşlarla çok çeşitliyiz diyebilmek için ben de bu gece Bursa’ya doğru yola çıkıyorum.

Bursalı sınıf arkadaşım Semih de sıkı sıkı tembihte bulunuyor: Aman ha, Bursa’nın büyüsüne kapılıp da oralarda kalma:)

Aziz İstanbul-Yahya Kemal

Yahya Kemal, Aziz İstanbul‘da

…Bu devletin iki mânevi temeli vardır: Fâtih’in Ayasofya minâresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in Hırka-i Saâdet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!

Eskişehir’in, Afyon Karahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz!

diye yazıyor; artık minaresinde ezan okunamayan bir müzeye dönüşmüş bugünün Ayasofya’sından tam 45 yıl önce.

Aziz İstanbul, gerçek adı Ahmed Âgâh olan Yahya Kemal Beyatlı’nın 1913’ten 1954’e kadar geçen 41 yıl içinde İstanbul ve İstanbul Fethi’ne dair yazdığı yazı ve verdiği konferans metinlerini içeren önemli bir kitap özelliği taşıyor.

Son bir not: Beyatlı soyadı, Şehsüvar kelimesinden Türkçeleşmiştir.

3 HAFTA

Telefon artık ölüm’le çalıyor bizim evde…
Babam çok nadir arardı bizi, eskiden telefon çok az kişinin evinde vardı. “Babam arıyor” diye koşa koşa teyzemlere giderdik. Annemle babam az da olsa konuşur, sanki hepimiz babamızla konuşmuşuz gibi içimiz içimize sığmaz şekilde evimize dönerdik. 5 dakikalık telefon görüşmesi 5 saatlik uzun sohbetlerle anlatıla anlatıla bitirilemezdi.

Artık sevmiyorum çalan ev telefonlarını…
Sonra uzakları yakın eden o alet bizim eve de girdi. Sanırdık ki babam artık bizim evin içindeydi. Birgün “ameliyat oluyorum” dedi, annem elinden düşürdü onu. Sonra babam geldi, babam gitti, telefon hep bir anlam kazandı, hep kötü haberler taşıdı, hep bir can sıktı.

İbrahim açtı telefonu “Allah!” dedi, “Anneannem ölmüş!” Bir başka zaman, yine bir başka telefon “Hüseyin’in dedesinin ölüm haberini” taşıdı. Bir zamanların teknoloji harikası, son 10 yıldır ne kadar da az iyi haberlerle çalar olmuştu.

Elim gitmez çalan telefona, açan olmasa da…
Safiye Sultan, onca acının kederin içinde yeni bir sorunla karşı karşıya. Son kez çalan bir telefon, “3 hafta ömrü kalmış” diye fısıldadı fısıldayalı annemim kulağına günlerdir tadı tuzu yok hiçbirimizin. Babam gibi akciğer kanseri olmuş amcası. Babam gibi onu da İzmir Tepecek’e sevk etmişler. Ve belki babamdan biraz daha şanslıymış. Doktorlar babama 3 gün ömür biçmişti, Osman amcamıza 3 hafta…

Ne çok ayrıntı birbiriyle aynı. Çalan telefonlar, verdiği haberler, yaktığı yürekler… Çeşit çeşit fötr şapkalar giyen Osman Amca, 3 hafta sonra olmayacak. Bile bile ölümü beklemek, bizim için ilk değil. Ama ben ölüme bir türlü alışamadım, alışmak da istemedim.