YARATICI DÜŞÜNCE ATÖLYESİ

Onlar futbol oynamayı daha çok seviyorlardı. Kitap okumaya vakitleri yoktu, öyle ki kitap okumak son derece sıkıcıydı. Ama hepsinin maç yapmaya ayıracak vakti vardı. Bütün bu düşüncelerMeslek Liseliler de Kitap Okur projesinin ilk haftasında yapılan atölyede öğrencilerin ortak cümleleriydi. Madem öyle, kitap neden futbol sahasına girmesindi. Futbol sahası sadece maç yapmak için olamazdı. Üstelik istenilse kitap her yerde okunabilir, zevk alınan başka bir durumla ilişkilendirilebilirdi. Biz de öyle yaptık: Atölye çalışmalarının ikinci haftasında kitabı, futbol sahasına indirdik :)

Atölye çalışmasının devamında gruplara Kibritçi Kız masalını özetleyip, hatırlamalarını sağladıktan sonra bu masalı 2007’ye uyarlamalarını istedik. Kimi sil baştan kendi masalını yazdı, kimi Kibritçi Kız’ı mercedesli yakışılı bir işadamı sayesinde hayata yeniden döndürttü, kimisi de insanoğlu dün ne kadar acımasızsa bugün daha da acımasız deyip Kibritçi Kız’ın acı sonunu daha da dramatik hale getirdi. Ve son sözü bir öğrenci koymak istedi: Kibritçi Kız bugün yaşasaydı, kibrit bile satamazdı!

2. Hafta’nın Fotoğraflarını Gör

Flash Haber!

Sıcak bir gelişmeyi bültenimiz içinde sizlerle paylaşmak istiyorum:
İzmit’te gerçekleşen trafik kazasında 1 kişi öldü, 30 kişi hayatını kaybetti!

Gecenin 2’si. Flash TV‘nin ana haber bülteninin tekrarına şöyle bir göz atayım dedim, hata bende. Sarı saçlı, mavi gözlü erkek sunucu, bir haberden diğer habere geçerken “son dakika haberi” olarak bu cümleyi söyleyip, başka bir habere geçiyor. 1 kişinin ölümüyle 30 kişinin hayatını kaybetmesini farklı zanneden bu sunucular iletişim fakültelerinde yetişmiyordur umarım :)

HÜSS, ANNESİYLE…

Hüss, nihayet az önce kavuştu annesine. Benim yatağımda uyuyakalmıştı. Aslan köpeği anlat bana demişti. Abimle yengem gece geldiklerinde Hüss, belki de çok özlediği annesiyle oynuyordu rüyasında… Kucaklayıp götürürken onu evine, Ne büyük bir sınavdan geçtin küçücük yüreğinle dedim. Aslında hepimiz ağır bir sınavdan geçmiştik.

Köyde Hüss’ü bırakıp geldiğimiz akşam, annemle bilgisayarın başında nasıl da ağlamıştık gözyaşları içerisinde. Sonra Hüss’ü getirirken Aydın’a, annesinden ayrılmanın hüznüyle usulca ağlamıştı, başını babasının göğsüne yaslayarak. En son dün Evren amca senin annen var burada ne güzel, benim yok demişti dudaklarını bükerek, o her zamanki masum bakışıyla…

Ard arda gelen ölümler, hastalıklar, zorunlu ayrılıklar… Son 4 aydır ne sınavlardan geçtik. Ama en ağırı Hüss’ün birkaç günlük anne hasretiydi ve çok şükür bu dayanılmaz hüzün son buldu bu gece. Hüss şimdi ait olduğu yerde, annesinin kucağında devam ediyor uykusuna…

Lunaparklar, alışverişler, hediyeler, patates cipsleri… Bir dediği iki edilmemesine rağmen mutlu olmadı hiçbir şekilde. Bir yanı eksikti çünkü Hüss’ün. Bu zaman zarfında hep şunu düşündüm: Ayrılan ve çocuk savaşına giren anne-babalar nasıl susturuyorlar vicdanlarını acaba her gün gördükleri manzara karşısında. Çocuğu sahiplenmek, anaya babaya göstermemek ona ne büyük bir zulüm çok iyi anlayabildim Hüss’le yaşayarak. Annesini küçük yaşta kaybeden çocukların durumunu ise anlamak, cümlelere dökmek mümkün değil. Allah kimseyi anasız bırakmasın. Sanki babasız oluyor da… annesiz ne mümkün…

Türkçe, Dünyanın En Güzel Dilidir!

Yandaki fotoğrafı geçen hafta Tavas‘ın Çağırgan Köyü‘nün İlköğretim Okulu’nda çektim. Belli ki okul öğretmenleri Türk Dili üzerine bir çalışma gerçekleştirmişler, öğrenciler de bu çalışmaya kendi imzalarını atmışlar. Okulun camlarında Türkçemizin güzellikleriyle ilgili buna benzer pek çok mesaj bulunuyordu.

Çağırgan İÖO’nun öğrencileri Türkçe, dünyanın en güzel dilidir diyordu. Dün de NTV‘deBiri Bana Anlatsın programında Türkçe yaşıyor mu, savaşıyor mu?bu masaya yatırılmıştı. Tutabildiğim notları burada paylaşmak istedim:

Dil Derneği Başkanı, sürekli tartışılan şapka kalktı mı kalkmadı mı tartışmasına son noktayı koydu: Hiçbir zaman “k” ve “g” den sonra şapka kalkmadı!

Okullarda güzel konuşma dersleri olmalıydı ve yıllarca bunun mücadelesi verilmişti.

TV ve bilgisayar dili çok hızlı bir şekilde zayıflatıyordu. Öyle ki gençler arasında MSN / SMS dili denilen yeni bir dil doğuyordu. Konuklardan biri tam bu noktada taşı gediğine koydu: Bunlar genç değil, gnc! {Türk’ü Turk yazıp da cell’leştiren Turkcell’in reklamları sağolsun!}

Her zaman savunduğum bir konuyu Beyaz da dile getirdi: Dilimize son yıllarda böylesine hızla yabancı kelime girişinin en büyük sebebiçok üretken, buluşları olan bir millet olmayışımız, teknoloji dahil pek çok bilgiyi dışarıdan alıyor olmamız idi.

Kadir Çöpdemir‘in ise son derece ilginç bir tespiti vardı ki “hakikaten!” dedirtiyordu: Köyüne okul, öğretmen götürmeyen devlet; TV vericisini dikebiliyordu. Ve çoluk çocuk bütün köylü Türkçe’yi TV’den yanlış öğreniyordu.

Ve dilin neden bu kadar önemli olduğu Kaşgarlı Mahmut‘un şu sözüyle son bir kez anlatılmaya çalışıldı:

Erdem başı til! / Erdemin başı dildir!

Meslek Liseliler de Kitap Okur!

Ben, vakti zamanında demiştim: Yine kendim kaşındım, sosyal sorumluluk damarım kabardı.diye. Çok değil 3 hafta sonra projemizi bugün hayata geçirdik: Meslek Liseliler de Kitap Okur! Öğrencilerin kitap okuma alışkanlıklarını sorgulamalarına ve kitap okuyamama konusunda yaşadıkları sorunlara çözümler üretmelerine yardımcı olmak amacıyla 4 haftalık atölyeler hazırladık. Bugün Beyin Fırtınası Atölyesi ile ilk kez onlarla buluştuk.

Önce onlardan projeyi gerçekleştirebilmek için izin istedik. İzni de seve seve verdiler. 4 hafta boyunca öğretmen-öğrenci muhabbetini kaldırdık. Biz onların işini kolaylaştırmak için orada olan abileriydik, onlar da bizim arkadaşlarımızdı. Dedik ki, atölye çalışmaları boyunca her şeye siz karar vereceksiniz, kuralları siz koyacaksınız. Ve projenin bu ilk gününde 4 gönüllü arkadaş muhteşem bir tecrübe yaşadık. Projenin fotoğraflarını da {burada} olduğu gibi paylaştık.

Proje Fotoğraflarını Gör

EFE Portekiz Yolunda

Kardeşim İbrahim… Daha çok EFE. Ruhu da, mesleği de, yaşam felsefesi de EFE…

Bugün akşamüzeri İzmir’e yolcu ettik. Oradan İstanbul’a geçiyor. Sonra da ver elini Portekiz! :) Uzun süredir hayalini kuruyordu. Uluslararası bir festivalde hem Efe olacak hem de Semazen. Ayakları yere değmiyordu giderken. Bir hafta sürecek ilk yurt dışı seyahati ve ilk uçak deneyimi onu bekliyor :)

Babam Ölümü İcat Etti

Bundan tam 11 yıl önce… 9 Nisan 1996. Henüz 15 yaşında Lise 1. sınıf öğrencisiyim. “Baban iyileşmiş dönüyor” dediler, 4 kardeş bindirip bizi arabalara Aydın’dan Antalya Havalimanına götürdüler. Bütün bir yol boyunca bize eşlik eden ambulansa bir anlam verememiştim. Öyle ya, iyileşmişti babam! Ne gerek vardı ambulansa.

Gel öp babanı” dedi annem, ambulansta babamın baş ucunda. Öptüm mü öpmedim mi hatırlamıyorum. Kapılar kapanınca kaçamak bakışlarla babamı camdan uzun uzun seyrettiğimi anımsıyorum. O gün babamı öptüysem eğer, o sondu. Tek bunu biliyorum.

Ömrü yurtdışında çalışmakla geçmişti. “Sultanım” dediği annemin hasretine, 4 erkek evladının hasreti de eklenmişti yıllar geçtikçe. “Tam kavuştum” derken babam, tedavi olmak için gittiği gurbet ellerde eridi, tükendi, bitti. Gurbet babama hiçbir zaman yaramadı. Ve… 

BEN DAHA BABAMI KEŞFEDEMEDEN; O, ÖLÜMÜ İCAT ETTİ.