Monthly Archives

Kasım 2006

e-günlük

REMİNÖR-LAMAJÖR

Hiçbir şey dışarıdan göründüğü kadar kolay değilmiş, bunu öğrendim bugünkü ilk gitar çalma dersimde: Domajör, Dominör, Remijör, Reminör, Mimajör, Minör, Famajör, Faminör, Solmajör, Solminörler vs havada uçuştu bugün. Ve en acısı ise sol elimin parmak uçlarına oldu. Artık tellere basmaktan yarılacaklar sandım. Neyseki bir süre sonra sertleşiyormuş derisi de acımıyormuş artık :) Kendimi gitar öğretmenimin usta ellerine teslim ettim. Allah kendisine sabır versin artık, benim gibi birine bir şey öğretmek, deveye hendek atlatmak kadar zordur :) Sözel zekaya sahip biri olarak el becerisi gerektiren uğraşları çok çabuk kavrayamıyorum. Neyseki gitar konusunda son derece kararlıyım. Halledeceğiz bu işi mutlaka. 

***

Akşam İncirliovada’ydım. Haftalardır söz verip de bir türlü fırsat bulamayıp yanına gidemediğim Harun‘la nihayet bir araya gelebildik. Fırsat versem epey fırça yiyecektim ki, yaşça büyük olma avantajımı kullanıp paçayı kurtardım yine :) Harun, çok yakında askere gidiyor. Hayatımda 6 ya da 12 aylık kocaman bir boşluk bekliyor beni. Bunu düşündüm bütün bir akşam. İki kardeş için ilk defa böylesine zorunlu bir ayrılık söz konusu.

e-günlük

Hala Ses Yok

24 Kasım Öğretmenler Günü‘ne son 1 hafta kaldı. Hala ilkokul öğretmenim Aynur DURMAZ‘ı görüp, duyup, bilen birisi ya da birilerinden ses çıkmadı :(

e-günlük

ARTIK BİR GİTARIM VAR

Lisans öğrenciliğim boyunca en büyük heveslerimden biriydi gitar sahibi olup, gitar çalmayı öğrenmek. Ama gitara bir türlü sıra gelmemişti başka uğraşlardan. 9-10 ay sonra yüksek lisans öğrenciliğim sona erecekti, madem öyle deyip kolları sıvadık. Önce çevredeki arkadaşlar seferber edildi. Aydında ikamet edenler gitar kursu verecek arkadaş arayışına girişti. Nihayet iki gün içinde öğretmen bulundu. Geriye çok önemli bir eksik kalıyordu. Benim hala bir gitarım bile yoktu! Apar topar gitar piyasası araştırıldı. Kafaya koymuştum, 25 yaşımı doldurmadan gitar çalabilmeli, besteler yapmalı, sonra bir kaset, ardından bir kliple piyasaya atılmalı , derken ver elini şöhret demeliydim. Altı üstü bir gitar bana bu saçma sapan hayalleri kurdurturken soluğu bugün İzmir’de aldım. Gitar öğrenmeyi öylesine kafaya koymuştum ki, Aydın’daki gitarcının gitarlarını beğenmeyip İzmir’e yelken açtım. İyi de ettim. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır misali ferah ferah rahatladım. Artık bir gitarım, bir gitar öğretmenim ve kendimce bir karizmam var. Bundan böyle kim tutar beni!

e-vreniyyat

SUSTUK-KONUŞMADIK-DİNLEYEMEDİK

Önce dinleyerek başladı hayatımız ve susarak da sona erdi.

İlk kelimelerimizi telaffuz etmeye başlayıncaya kadar anne, baba, dayı, hala, abi, abla kim varsa onları dinlemekle geçti ilk bebeklik dönemimiz. Gerçekten iyi birer dinleyiciydik. Konuşmayı öğrenebilmek için büyük bir dikkat kesiliyorduk karşımızdaki insana. Yavaş yavaş konuşmaya başlayınca, bu defa karşımızdakiler taklit etmeye başladı konuşmalarımızı. Yanlış cümlelerimizle doğrusunu öğrenmeye çalışırken, karşımızdakiler doğrusunu bırakıp yanlışımızı tekrara başladılar.

Şanslı olanlarımız ninniler, masallar dinleyerek büyüdü. Masal anlatanımız yoksa, televizyonun şefkatli kollarına (!) teslim edildik. Babamızın işi başından aşkındı, annemizin komşuyla edecek iki çift lafı vardı. Böyle durumlarda bizi oyalamanın, çenemizi kapatmanın en iyi yolu televizyondu. Ninni söyleme, masal anlatma zahmetinde bulunacak kimsemiz yoktu. Varsa da, kimsenin vakti yoktu. En çok mekanik anneanneyi dinler, bir tek onun sözünden çıkmaz olduk.

İlkokul sıralarına kadar anne-baba-televizyon arasında gidip geldik. Konuşmayı öğreninceye kadar ağzımızın içine düşülürken, tam konuşmayı çözmüştük ki “sen küçüksün, sus!” diye emredildi; “büyüklerin yanında konuşulmaz!” denildi. Fazlasıyla dinlemeye, bir o kadar da susturulmaya alıştırılmıştık. Okul denen yeni dünyanın, kendimizi ifade etmek için yeni bir fırsat olduğu gibi bir yanılgıya düşüp, daha birinci basamakta ağzımızın payını aldık. Önce kollarımızı birbirine kavuşturup çiçek olduk, sonra konuşma hevesiyle içimiz içimize sığmazken “sus, dinle!” ikazlarıyla sus pus olduk.

Hayatımız boyunca hep birileri “sus” dedi, “beni dinle!” diye emretti. Ama kimse bu iki eylemin nasıl yapıldığını bize öğretmeyi akıl edemedi. Sadece bizden daha güçlü olanların karşısında susup, onları dinlemeye şartlandık. Kırmızı ışıkta geçene, sıraya girmeyip öne geçene, parton geçinip emrindekilere hakaret yağdıranlara, çalıp çırpanlara sesimizi çıkartmadık. Haddi değilken bize hesap soranları, emirler yağdıranları, yalan yanlış konuşup atıp tutanları başımızı önümüze eğip sessizce dinledik.

Bugün gerek televizyonda, gerekse sosyal hayatta dinleme-konuşma konusunda büyük zıtlıklarla karşı karşıyayız. Bir tarafta birbirini dinlemeyen, kavga edip dövüşen bir kesim, diğer bir tarafta da her söylenileni kabul edip, her anlatılanı dinleyen ve hiçbir şeye itiraz etmeyen bir kesim. Hem dinlemesini hem konuşmasını bilen azınlık ise bu karmaşada kaybolup gidiyor. Ne “sus” diyen susuyor, ne de “dinle” diyen dinliyor!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik
e-günlük

MAAŞ=İDEAL İNSAN MI?

“Mesleğe girerken idealisttim ama ben de bir süre sonra diğerleri gibi oldum.”

Maaşların az olduğunu bile bile öğretmen oluyoruz. Hatta bu mesleğe girebilmek için kırk türlü takla atıyoruz. Sonra da şikayetler başlıyor. Sanki önceden bilmiyorduk şartları. Bugün sınıfta bu tartışıldı: İdealist bir öğretmen olmak aldıkları maaşla mümkün değilmiş. İdealist olmak, örnek gösterilen, iyi bir insan olmak için ille de dolgun bir maaşa sahip olmak gerekmiyor baylar bayanlar!

e-günlük

11 Ay Sonra Evlenir{miş}im :)

Hava kararıncaya kadar sokakta oynamanın, at koşturmanın, üstü başı dağıtıp, ayakkabıların burnunu deldirip, paçaları çamura batırarak eve gelmenin zamanı geçti artık benden 11 ay büyük teyze oğlum için. Dershane günleriymiş, sözmüş, nişanmış derken şaka maka düğün günü geldi, damatlıklar giyildi, nikah kıyıldı, evlilik cüzdanı nikah memurundan teslim alındı, dünya evine girildi. Artık evli barklı adamsın. Bir eşin, bir evin ve dünya kadar sorumlulukların var. Bundan böyle senin gibi sokakta at koşturacak çocuklar dünyaya getirme sırası :) Hayat işte, roller değiş tokuş ediliyor. Sahneyi terk edenin rolünü mutlaka yeni birileri devralıyor.

Günün damatı benden 11 ay büyük; “eee sıra sende” diyenler de çok olunca “doğal şartlarda 11 ay sonra evlenmem gerekiyor” mantığı da epey dilimize pelesenk oldu bugün :) İşin şakası bir tarafa bu, hesap kitapla olmuyor. Öğrenciliğinin son aylarını -hatta zirvesini- yaşayan, hayatında henüz biri olmayan, boyu posu, endamı yerinde olsa da daha askerliğini yapmamış biri olarak 11 ay sonra evlilik hayali abesle iştigal oluyor, hatta haddi aşmak bile sayılıyor :)

e-günlük

Düğünümüz Var :)

Bundan tam 11 ay önce teyze oğlum Alperen‘in nişan haberini yazmıştım. Beklenen gün geldi, nefesler tutuldu. Saatler sonra Dedemin 9 torunundan 3.sü de bugün dünya evine giriyor. Alperen benden 11 ay büyük, normal şartlarda 11 ay sonra da benim evlenmem gerekiyor. Ama ben gönüllü olarak sıramı kardeşlerime veriyorum :) Şimdi biz “gelin” almaya gidiyoruz…