Monthly Archives

Temmuz 2006

e-vreniyyat

SENİ UMUYORUM

Yol boyu seni düşündüm… Unutup kendimi, dinlemeyip sesimi, koymaya kalktım yüreğimi bir yaban’ın eline. Oturdukça seni düşündüm. Sustukça seni düşündüm. Seni anlattım… Bedenimi kucaklayıp sımsıkı, kalktım, yürüdüm. Yol uzun, çetin, yorucu… Ama düşleyerek sevdayı yol alırsam, o da biter; bilirim.

SENİ UMUYORUM, BENİ UMURSA..*

Bir donuk fotoğraftan ibaret[tin]. Bir suskun harekete bürün[dün]. Ses oldun ilk defa bu gece, sözlerin ulaştı kulağıma. “Seni çok özle[dim]” dedim; ardından “çok sev[dim]“. Çok umursa[dım], çok yan[dım], bir deli aşık[tım], yandı tutuştu beden[im]. Adın yabancı, anlamın yabancı, yüreğin “ben” kadar tanıdık yüreğime, gözlerin gök yüzü kadar derin. Sımsıkı olmalı “sevdim” dediğin sevdiklerin… Üçü de, dördü de kenetlenmeli, sarılmalı birbirine; kucaklamalı birbirini. Hiç olma[dın], olma[dım], olma[dık]. Bilemeyiz o zaman ama öğreniriz birlikte. Umursayalım git[sin]: KASIM’DA AŞK BAŞKADIR… Beklerim…

*Enis BATUR

e-vreniyyat

ZOR GELİYOR

Gömüldüm ben içime şaştım dünyaya

Ağzımı kapadım parmaklarımla avucuma*

Yeşil gözleri vardı babasının, sesi titrekti hikayesini anlatırken. Mahcuptu bakışları annesinin, ağlıyor diye kucağına aldığında minik bebeğini. Yeni dünyaya gelen yavrularından önce, ölümüne alışamadıkları ilk bebeklerinin fotoğraflarını gösterdiler. İlk göz ağrısı yavruları dayanamamıştı diyalize bağlı yaşamaya. İkinci bir  hayat taşıyorlardı kucaklarında, yepyeni umutları vardı. Ama 30 günlük yeni yavruları da böbrek yetmezliğiyle savaşıyordu, minicik bedenine inat.

YOLUNA SERİLDİM EY HAYAT, TOPLA BENİ**

Hayat bazen yitiriyor anlamını, bazen de daha bir anlam kazanıyor. “Yürümek lazım inadına” diyor insan yürüyemeyenleri gördükçe. Güçlüyü oynamak zor olsa da çoğu zaman, yolunu gözleyenler olunca maskesini daha bir sıkı tutuyor yüzünde. Hayat karşısında nankörlüğü her seferinde vuruldukça yüzüne, yarım hayatlara ışık olmaya çalışıyor insan. Herkesin filmi başka, rolü apayrı, sınavı bambaşka. Bu sahnede üstlenilen rol zor, oyun uzun, yorucu… Susabilmeli bazen insan, bazen anlatabilmeli her şeyini…

*Serdar KOÇAK, YKY Şiir Yılığı 2004

** Betül TARIMAN, YKY Şiir Yıllığı 2004

e-günlük

EVLENMEYE KARAR VERDİM

Sabahtan akşama kadar bir ağrılık bir ağırlık üzerimde… Esneye esneye bir hal oldum. “Nazar olmuşsun.” dediler, alıp tepeden tırnağa şöyle bir okudular, üflediler.

Üzerimde öyle bir göz varmış ki, kafi gelmedi. Bir bardak suyu okuyup içirdiler de  kendime ancak öyle gelebildim. “Nazar mezar kazar.” derler, şeytan kulağına kurşun :) Öyle internette filan boy boy fotoşoplu fotoğrafları yayınlayıp nazara gelmemek, dikkat etmek lazım :)

Hızımızı alamadık, bir de kahve falı baktırdık. Bir çuval müjdeli haber. Arkadaşın ağzından bal damlıyor. Fal’ın hiçbir çeşidine inanmamışımdır ancak bir gelenek, bir kültür gibi gelir bana özellikle kahve falı bakmak / baktırmak. Neyse beni en cezbeden kısım kahvenin telvesini parmak parmak yemek :)

Bu arada üç gündür dilime pelesenk oldu sosyal hayatımda, e-vren günlüğü‘nde de paylaşmak gerek (Madem yaşamımı [de]şifre ediyorum): İşlerim yolunda giderse 2007 Yaz’ında evlenmeyi düşünüyorum !

Henüz iş yok, askerlik yok, daha da ilginci “aday” yok :) Ben ne haddini bilmez bir blogger’ım böyle !

e-günlük

SUĞRA ve ANAOKULLARINA GİRİŞ SINAVI

Semra Kaynana‘nın, Afrodit Banu‘nun, Caner‘le Tülin‘in son kullanma tarihleri geçince medya hemen yeni bir kurtarıcı kahraman buldu kendisine: İstiklal Marşımızı gür bir edayla ezbere okuyan, açılıştan davete, tv programından festivallere koşan dört yaşındaki SUĞRA. Parklarda oynayıp, dondurma yiyip, çizgi film seyretmesi gereken ve uyuyor olması gerektiği saatte canlı yayınlara katılan SUĞRA‘yı kamuoyunun sevgilisi haline getiren Türk basını, sanki bizi dört yaşındaki kızla tanıştıran kendisi değilmiş gibi son bir haftadır günah çıkartıyor. Küçücük Suğra‘nın bu kadar medyatik olmasının uzmanlar tarafından sakıncalı olduğu haberleri gazetelerin birinci sayfasından, haberlerin ilk sırasından inmiyor! Kendisine bir festivalin açılışı yaptırılan Suğra için binlerce seyirci hep bir ağızdan “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye tezahüratta bulunuyor…

***

Orta Öğretim Kurumları Sınavı (OKS) sonuçları açıklandı. En başarılı il Kırıkkale‘ymiş; kendilerini tebrik etmek gerekiyor. Yalnız merak ediyorum, Kırıkkale sokaklarında top koşturan, saklanbaç oynayan 6-15 yaş grubu çocuk sayısı ne kadar? Bizim çocukluğumuzda Anadolu Liselerine Giriş Sınavı vardı ama henüz yarış atı modunda değildik. Ailelerimiz o zamanlar cahildi, sonradan bilinçlen[diril]diler. 7’den 70’e merkezi sınav manyağı olduğumuz bir ülkede Anaokullarına Giriş Sınavı‘nın olmayışının hem eğitim sistemimiz hem de  dershanelerimiz için büyük kayıp olduğunu düşünüyorum. Öyle her önüne gelen 3-6 yaş grubundaki çocuklar anaokullarına alınmamalı. ÖSYM tarafından merkezi sınava tabi tutulmalı, çıta yükseltilmeli, nitelikli öğrenciler yetiştirilmeli, dershanelerimiz daha çok para kazanmalı.

e-vreniyyat

AYRILIĞIN YAZISI

En zoru buymuş; üç yıl önce Türk Dili Edebiyatı panosunun önünden alıp seni, bunca yıl her şeyimi paylaşıp, üç yıl sonra ayrılığın yazısını yazmakmış. Daha da zoru, ardından bakakalmak oldu. “İnsanları homojen bırakmalı” derken sen ve “bırakamazken” ben apayrıydık birbirimiz için bu koca sınıfta. En iyi biz anladık birbirimizi. Kurduğumuz cümlelerde zorlanmadık, ucunu bucağını getirmedik hiç. Noktası olmadı bu dostluğun, virgüllerin sonu gelmedi ve sen dostum, öyle çok yakıştın ki “dost” ünvanına. ADÜ TDE’ ye farklı üniversitelerden yatay geçiş yaptığımızda şaşkın ördek gibiydik ikimiz de.  Kader seni Kıbrıs’tan beni de Denizli’den alıp Aydın’da kesiştirmişti yollarımızı. Eşi benzeri olmayan paylaşımlar başladı sonra. Saatlerce süren, tadına doyamayıp kapı ağzında merdiven başında devam eden sohbetler, -kimseyle yapılamayan- edebi söyleşiler, tartışmalar, projeler, gülmeler, eğlenmeler…

Beni en çok sen şımarttın, hep poh pohladın, hep cesaretlendirdin. Bakışlarınla da, gülüşünle de, verdiğin selamla da benim senin için ayrı olduğumu hissettirdin daima. Senin dev gibi yüreğine, sevgine, dostluğuna layık olabildim mi, bunun cevabını ben veremem. Eğer ki aylar öncesinden mezuniyetin acısı çöktüyse içime ve seni son defa Bursa’ya uğurlayacağım gözümün önüne geldikçe gözyaşlarına boğuluyorsam, sen Evren’in yüreğine isminle taht kurmuşsun demektir. Gönlümden geçen, seni ileride akademik çalışmalar yaparken görmek ama her şeyden önemlisi hayallerine ve hedeflerine –hakkında hayırlıysa- kavuşman.

Övgülerden hoşlanmadın, sevildiğinin söylenmesini, iltifat edilmesini istemedin hiçbir zaman. “Anlam yükleme bana” dedin ve Evren yüreğinin karşısında yanıp yanıp söndü, ta ki bir bahane çıkıp da birlikte yaşanan tecrübelerin cümlelere dökülmesinin vakti gelene kadar:

Sen benim dostum, yol arkadaşım, kardeşimsin ve sen, ismine kuramadığım daha pek çok cümlemsin.                                                                                            

e-vreniyyat

CENNET – CEHENNEM SINAVI

CENNET – CEHENNEM

SINAVI

Dört gün üst üste sosyal incelemedeyim Deniz Feneri‘ne başvuran ailelerle. Her bir ev ayrı bir hikaye, ayrı bir yürek acısı. Her kapıdan bambaşka dünyaya dalıyorum ve her seferinde sahte dünyayla yüzleşiyorum dışarı çıktığımda. Ekmek yok, para yok, huzur yok, kıyafet yok, yok, yok… “Bu insanlar Aydın’da mı yaşıyor.” diye şaşırıyorken ilk zamanlar, artık “bu insanlar yaşamayı  nasıl başarıyor” diye şaşırıyorum. Gösterişin akın akın aktığı Adnan Menderes Bulvarı’nın bir arka sokağında bitmek bilmez aile dertleri… Bir giydiğini bir daha giymeyen bir insan seli akıyor, gecelerce aç yatan pencerelerin hemen yakınından. Dert bir değil bin, yaz yaz bitmiyor dosyalara. “Onca dertten insan yakasını nasıl kurtarır” derken, görüyorum ki ne gereksiz dertlerle dertleniyorum. Beni, ben ilgilendiriyor. Dönüp önce kendimi sorguluyorum: İlahi sınavı unutuyorum, fani sınavların ortasında. Sahte dünyalara dalıp, göremiyorum yaşanılması en ağır gerçek hayatları.

 

 

En zoru kalanmış, giden olmaktan Ve bekleyen olmakmış, beklenilmek olmaktan.  Seven olmakmış yüreğe ağır gelen, sevilen olmaktan. Her bir şifre özenle dağıtılınca her bir cümleye… Remz’ler bir bir işlenince kelimelerin ruhuna… Kolay mı e-vren’in günlüğü’nü çözmek? Gittin, en çok senin gidişini bekledim; en az seninkini isterken. Yirmi dört saatin üçüncü yarımında son adımını attın bu şehirden. “Döneceğim” dedin “nasıl olsa on beş gün sonra.” Bilirim, on beş defa on beş gün geçecek. Sallayamadım elimi ardından, geçemedim yakınından garajın. Unuttum saydım seni. Objektife her bakışımda sen vardın diğer tarafta. Oradan hep güzel göründü her şey. “Bak” derdin, bakardım… Şimdi ben oradan göremiyorum burayı. Ellerin dolaşmıyor deklanşörde. Giden oldun son kez, beklemiyorum ilk defa.

e-vreniyyat

Ç’NİN EZİKLİĞİ, Ğ’NİN YUMUŞAKLIĞI

A‘dan başlamayı öğrettiler bize en başta. A‘dan başlamalı Z‘ye kadar gelmeliydik, eksiksiz ve atlamadan. Önce Z‘den başlasaydık da A,B,C diye devam etseydik, olmaz mıydı? A‘nın asaleti vardı, Z‘nin rehaveti. A olmadan Z var olmadı çoğu zaman.

A-Z, C-Ç, YUMUŞAK G

Yirmi dokuz harfi sırasını bozmadan ezberlettiler de, nedense “Ç”, “C”nin gölgesinde kaldı hep. “Ç”, ezik şöhretti kendini bildi bileli. A,B,C diye sıralar, doğrudan “D”ye atlardık. Tıpkı hayattaki çoğu tercihlerimizde yaptığımız gibi. “Ç”nin çektiğini hiç bir harf çekmedi Türk alfabesinde…

Hep başındaki ünvanla anılmak durumunda kaldı bizim yumuşak “G”. İsminin başındaki aşağılayıcı lakap olmasa sanki daha bir bizden biri olacaktı “Ğ”. BBG Melih‘in, Biz Evleniyoruz Caner‘in, Kuşum Aydın‘ın, Popstar Abidin‘in isimlerinin başındaki sıfatlar kalktığında nasıl da sıradanlaşıyorlarsa , “Ğ” de “yumuşaksız”, ikinci bir “G”den başka bir şey olmayacaktı.

Bir küçük virgül de nokta da çok önemliydi bu hayatı anlamak için. Asıl marifet, “C”den sonra gelen ama hep atlanan “Ç” değil de alfabenin dördüncü harfi “Ç” olabilmekti tek başına. “A”yı beklemeden “Z” diye dikilebilmekti gururla; “G”nin izini taşımadan, başındaki şapkanın ağırlığına aldırmadan bir “Ğ” olabilmekti inatla, bu hayatta…

Ya sen hangi harfsin, bir başına… Bütün “E”leri topladım ismimin içine. Onlar benim; geri kalan 28 harf, kendi mahcubiyetin olsun da dilesin özrünü ruhumdan…