Monthly Archives

Nisan 2006

e-günlük

Star Avı’nın Deniz Seki Master’ı

Canlı yayında Deniz SEKİ “master” [Erol KÖSE’nin imasıyla -basyon], Ercan SAATÇİ “grup” [yine Erol KÖSE’nin imasıyla -seks] yaptı. Erol KÖSE‘nin sayesinde televizyon seyircileri LAN falan oldu. Ve bütün bunlara rağmen STAR AVI “Genel İzleyici” kategorisi ve logosuyla ekranlardakini yerini aldı.

Türk televizyon tarihinin en facia canlı yayınıydı dün geceki Star Avı. Deniz SEKİ, yarışmanın  ATV‘de olduğunu unutup Star TV‘den bahsetti. Ercan SAATÇİ, Deniz SEKİ’nin kameraların içine içine soktuğu bacaklarını örtmesini söyledi. Sunucu bayanlardan biri, açık kalan mikrofonuyla “niye kimse alkışlamıyor be” derken yakalandı. Bir erkek yarışmacıya GAY yakıştırılması yapıldı,  bir başka bayana Pavyon Şarkıcısı

Ekibindeki star adaylarının en az oy almasını kendine yediremeyen Deniz SEKİ, master’ı bitirip, bacaklarını örtüp Türk Halkına “bu ne saçmalık kardeşim” diye veryansın etti. Ekibindeki üç yarışmacının ve kendisinin tazminatlarını ödeyerek yarışmadan ayrılacağını söyleyip tuttu kollarından sahneden ayrıldı.

Nefesler tutuldu, reytingler tavana fırladı, televizyon şirketi ve reklam verenler ceplerini -yine- milyarlarla doldurdu. 

Bunca saçma salak muhabbeti neden yaptım? Biz ekran başında bunlarla oyalanır ve uyutulurken TÜRKİYE’de siyasi ve ekonomik anlamda çok acı şeyler oldu. Güneydoğu’da sınıra yığınak yapan askerlerimiz Deniz SEKİ’nin bacakları ve Erol KÖSE’nin star adayları için teröristlerle çatışmıyor değil mi?  

e-günlük, e-vreniyyat

Bir park bin mezar

Yukarıdaki fotoğraf 23 Nisan Pazar günü Aydın‘ın Çine ilçesinde çekildi. Deniz Feneri’ne  başvuran bir aile görüşmesinden dönerken yanından geçtiğim bir mezarlığın hemen yanı başındaki bu terkedilmiş çocuk parkı dikkatimi çekti.

ÖNCE DELİLER GİBİ SALLANDIK; SONRA BOYLU BOYUNCA UZANDIK…. 

Kaydırağı, tattaravallesi ve salıncağıyla bir küçük parktı. Oyuncakları eskimiş, kırılmış ve küflenmişti. Boynu bükük, bir o kadar da hüzünlüydü.. Çünkü çocukları terk etmişti onu. Hemen yanı başında bir mezarlık… İki farklı dünya… Dünbugün ve yarın… Bir zamanlar o parkta neşeyle sallanıp oyunlar oynayanlar bugün az ilerideki mezarlıkta yatıyordu…

Boynu büküktü çocuk parkının… Nasıl olmasındı…

e-günlük

Bu, onlardan değil

Evren,

her sabah ılık suyunu içip sporunu yaptı…

Blogunu kontrol edip kitabını okudu.

Yedi, içti, uyudu, uyandı vs…

Ve yıllardır muhatap olduğu “büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusunun cevabını

duş alırken buldu.

Evren,

hep bu sloganın peşindeydi:

ÖĞRETMEN DEĞİL, ÖĞRENEN OLMAK İSTİYORDU!

Evren’in mesleği ömür boyu öğrencilik olacaktı…

[Bu, benim bir edebiyat öğretmeni olmaktan ziyade,  ömür boyu yazıp çizen, sınavlara girip çıkan, bilimsel araştırmalar yapan, kongre ve kurultaylara katılan bir öğrenci olmak istediğim anlamına geliyor. Ben bunları isterken, “öğrencilerden milyarlarca ücret alıp öğretmenine 150 – 200 milyon lira veren” dershanelere de önümüzdeki günlerde bir çift sözüm olacak! ]

e-günlük

Bu bir sorumluluk

Çeşme – Ilıca Otel / 10.04.2006

Bu bir sorumluluk, belki de bir zorunluluk…

Yazmaktan bahsediyorum. Bilgisayarım, internet bağlantım olduğu müddetçe, en önemlisi de sağlığım yerinde oldukça yazmaktan vazgeçemem kolay kolay.

Bir arınma, sükunet, kendimle başbaşa kalma, kitapların sayfaları arasında kaybolup gitme isteği belki de benim şu an içinde bulunduğum ruh hali.

Üzmüşüm zannediyorum sizi ki son yorumlardan bu sonuç çıkıyor. Madem öyle kendimi Türk Dünyası Kurultayı’nda çekilen bir fotoğrafımla affettirmeye çalışayım dedim :) Çok şükür ki fonda hala bir Türk Müziği çalıyor :)

Mustafa‘nın da yazdığı gibi: 

Birilerinin yazması, birilerinin okuması, birilerinin de anlatması lazım.

Arayan olursa ben buradayım :) Yazmaya devam… O halde E. YILMAZ‘ın sözüyle bitireyim cümlelerimi:

Bir kere geldiysek bu hayata, niye en iyisi bizimki olmasın?

e-günlük

Ölümün günlüğü

Vermem sana çek benden elin ey Melek’ul-Mevt!

Cananıma nezreylediğim cana dokunma! [Aşık Ömer]

[Ey Azrail, çek benden elini; vermem sana! Rabbime adadığım cana dokunma!]

Nisan‘ın 9‘u… Babamı kaybetmemizin üzerinden tam 10 yıl geçti. İşte sözün bittiği an. Evren’in günlüğüne bu konuda hiçbir şey yazılmadı şimdiye kadar, yazılmayacak da… Ölümün hüznü yorganın altında yaşanmaya devam edecek…

Yarın İzmir yolcusuyum. Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırma Enstitüsünün 1.Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kurultayı‘nın ilk gününe katılacağım. TDA Enstitüsünden Halk Edebiyatı dersimize gelen Mehmet Hoca, Cengiz AYTMATOV gibi büyük isimlerin ilk gün konuşma yapacağını ve bunu kaçırmamamız gerektiğini söyledi. Biz de Semih’le yarın İzmir Çeşme’deyiz…

e-vreniyyat

Gökyüzünde bir uçurtma

Saat kaç, hangi tarih, kaçıncı defa… Ne önemi var? Adın – sanın belli olmuş, gözlerinin rengi varmış, kalp denilen yerde bir yürek atarmış… Ne değeri var?

İndi mi gökyüzünden uçurtman bir kere, bir daha havalandıranın olmuyor. Sonsuz semayı tarasan da, başkalarının rengarenk uçurtmaları. Senin dün’ün dün’de kaldı. Koptu mu gül dalından, yerine çıkmıyor bir daha yenisi…

İsminin baş harfini, uçurtmamın kuyruğuna bağlardım. Döner dururdu düşene kadar. Düştün de ne oldu. İki büyük boşluk, bir sonsuz karanlık.

Ben yok’um bu cümlelerde. Sen var’olmuyorsun bu yazılarda.

e-günlük

Belki

Yazmak…

Kendi adıma söylüyorum: Yazmak

Belediye’nin kesip sonra mikroplu akıttığı suyu içip hastalandığımı ve halen daha hasta olduğumu yazmayacağım.

Türk Kurultayında Amerikan Caz müziği çalındığını ve yine komplekslerimize yenik düştüğümüzü yazmayacağım.

Birilerine kırgın olduğumdan, birilerini çok sevdiğimden, şu aralar yine derslerime gömüldüğümden hiç bahsetmeyeceğim.

Neden uzun süredir yazmadığımı anlatmayacağım.

Bahaneler uydurmayacağım.

Uzun lafın kısası bir süre daha yazmayacağım.

[Belki de yavaş yavaş blogcu kimliğimden sıyrılmaya çalışıyorumdur. Neden olmasın]