e-günlük, Röportaj / Söyleşi

Çağlar ile e-söyleşi

Çağlar Demir, 24 yaşında. Engelli. İstanbul’da yaşıyor. Her gün muntazam bir şekilde elektronik günlük tutuyor. Fotoğrafı dışında çalıştığı işyerinden bâkirliğine kadar özel hayatının bütün ayrıntılarını sanal günlüğünde internet dünyasıyla paylaşıyor. Yüzlerce insan yazılarını yakından takip ediyor. Son derece renkli ve gizemli bulduğum Çağlar’la bir e-söyleşi yapmaya karar verdim. Keyifli bir söyleşiye imza atmış olduğumuza inanıyorum. Değerlendirmelerimi e-söyleşinin sonunda yazacağım; ama önce bu söyleşi için özel olarak seçtiğim bir Viking parçası eşliğinde Çağlar’la İnteraktif Söyleşi:                         

Blogunu uzun süredir takip etmemiş ya da ilk defa bu röportajla senden haberdar olmuş olanlar olabilir. Bu sebeple doğduğun yerden, doğum tarihine, ailenden yaşadığın şehre, yaptığın işten geleceğe dair beklentilerine kadar kendinden kısaca bahsetmeni rica ediyorum.

Kalemimin yapacağı hatalardan dolayı af dileyerek başlıyorum söze.. Gönül ister ki ; güzel bakan yürekler, eksiklikleri de “tam” görsünler..

<Çağlar>’a dair söylenecek cümlelerin başladığı yer, Türkiye’nin Kuzeydoğu ili olan Ardahan’dır.. Tevellüt ;1982 senesinin ilk ayının son günüdür.. Soğuk bir pazar günü saat 13:50’de hemşirenin kollarına atmışım kendimi..  Bir erkek ve beş kızın ardından son beşik olarak varlığımı hissettirmişim aileme.. Doğduğu gün, ailesine, sevinci ve hüznü yaşatan ender insanlardanım.. Beş kızın ardından gelen bir erkek çocuğun sevincinin yanında bu erkek çocuğun, ellerinde dört parmak bulunması ve kollarının L şeklinde olmasının hüznü vardır ailesinde.. 

Annemin hamilelik belirtilerini anlamayıp, hamileliğin olumsuz durumlarını başka hastalıklara yorması ve hamilelerin kullanmasında sakınca olan ilaçları kullanması sebebiyle hayat boyu tüm bakışları üzerimde toplayacak bir fiziğe sahip olmuşum.. 

Türkiye Elektrik Kurumu’nda sözleşmeli memur olarak görev yapan bir babanın, evinde kocasını beklemekle ve çocuklarını büyütmekle meşgûl olan bir annenin yedinci çocuğu olarak gelmişim dünyaya.. 

İlk, orta ve lise tahsilimi orta düzeyli bir öğrenci olarak Ardahan’da tamamladıktan sonra bekâr ablalarımın İstanbul’da çalışmaları,babamın emekli olması ve ablalarımın, diğer evli ablalarıma yük olmasının önlenmesi sebebiyle İstanbul’a taşındık.. Ailem İstanbul’a taşındığında lise ikinci sınıfın henüz başında idim ve ben yeni bir hayata alışamayacağımı düşünerek, iki sene Ardahan’da amcamların yanında kalıp okulu bitirdikten sonra geldim İstanbul’a.. Kaderin bir cilvesi olarak İstanbul’a geldikten iki veya üç ay sonra iki yıllık bir üniversiteyi kazandım ve okumak için yol aldım Ayvalık’a.. İki yıl boyunca “işletmecilik” bölümünde okuduğum söyleniyor ancak ben şimdi anlıyorum ki asıl hayat bölümünde okumuşum bu iki sene zarfında.. Hayatı gerçek anlamıyla Ayvalık’ta öğrendiğimi söyleyebilirim.. 

Ben Ayvalık’ta hayatı öğrenirken, Dünya var oldukça varolasıca Devlet’imiz  “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Özürlü İstihdamı” için sınav açtı.. Bu sınavı kazanıp Devlet Demiryolları İşletmesi’nin açtığı mülakattan da başarılı olunca 15 Ekim 2002 tarihinden beri bir Demiryol İşçisi olarak hayatımı idame ettirmekteyim.. Allah büyük bir dert vermediği sürece bu işten emekli olma hâyâllerini kurmaktayım..

Blog sayfanda el ve ayaklarının fotoğrafını gösterdin sadece. Kendini saklama konusunda çok titizsin. Ancak isminden tut, çalıştığın yere kadar özel yaşamınla ilgili bütün ayrıntıları yazmakta bir sakınca görmüyorsun. Ama diğer bir taraftan da ailenin blogumu öğrenmesini istemiyorsun. Bütün bunlar bir tezatlık teşkil etmiyor mu? Yani bir gün daire arkadaşın arama motorlarından seni keşfetse… Ne olur?

Saydığın sebeplerin hayatım için bir tezat olduğu konusunda hemfikirim seninle.. Yalnız karalamalarımda birçok defa belirttiğim bu hususu senin aracılığınla tekrar belirtmekte yarar görüyorum :

<Çağlar>, kesinlikle tek bir insan değildir.. Bilgisayarın başına oturan <Çağlar> ; duygularını dile getiren, içinde ne varsa yazabilen, kesinlikle herhangi bir konuda ikiyüzlü davranmayıp yalan söylemeyen insandır.. Mantığını bir yana bırakıp duygularıyla hareket eden kişidir.. “Sanal alem” denilen yerde kesinlikle gerçekleri yaşayan insandır.. Gerçek dünyadaki <Çağlar> ise; duygularından ziyade mantığına yer veren, utangaç, özgüveni eksik, insanların bakışlarını üzerinde toplamamak için mümkün olduğu kadar yalnız kalmayı tercih eden, “engelli olduğu için çok karamsar” dedirtmemek için devamlı gülümseyen, espriler yapan, fiziksel eksikliklerini yaptığı işin en iyisini yaparak kapatmaya çalışan, sokakta çok uysal, eve gelince sokaktaki uysallığının aksine çok sinirli olan biri..

Peki ailem veya bir başka tanıdığım sanal gerçekliğimi fark ederse ne olur ? Öncelikle benim bugüne kadar hep bir maske ile dolaştığımı farkeder.. Maske ile hayatını geçiren birine güvenilmeyeceğinden dolayı tüm güvenlerini kaybederim.. Bu olaydan kurtulmak için ya sanal alemde yalan söyleyerek prim yapmaya çalıştığımı iddia ederim ya da gerçeklerle yüzleşmek için sanal gerçekliğimi savunurum.. Ki eğer öğrenirlerse bundan sonra kesinlikle içimden geldiği gibi yazamayacağım da muhakkak.. Dilerim öğrenmezler..

Ayrıca kendimi sakladığımı düşünmüyorum.. Tüm hayatını anlatan biri kendini nasıl saklayabilir ki ? Sadece yüzümü göstermiyorum.. İlk zamanlar avatar olarak resmimi kullanıyordum ancak daha sonra insanların karalamalarımla beni hâyâl etmesini istediğimden resmimi kaldırdım ve yüzümü göstermemeye niyetlendim.. Fiziğimle değil, yazdıklarımla tanınmak istedim.. Tâ ki seninle bu söyleyişi yapana kadar..

Yazılarında bir şiirsellik hakim ama sen bunu kabul etmiyorsun: Şiir gibi görünüyor ama şiir yazmıyorum diyorsun. Gerçekten de böyle mi? Özellikle şiir yazmak için uğraştığın olmuyor mu hiç?

Yazdıklarım manzume görüntüsü verilmiş nesirdir.. 1999-2001 arası şiir yazmak için defterlerin arkasını kullandım ancak bu işin benim boyumu aşacağını farkettim.. Yazdıklarım şiirden çok düzyazıyı andırıyordu.. Şiir yazmanın usta işi olduğunu, bir zanaatkârın elinden çıkması gerektiğini farkettiğimden beri düzyazı yazmaya özen gösteriyorum.. Yazarken şiir tadı olsun istiyorum ve devrik cümlelerle veya ayak(uyak)’larla şiir görüntüsü vermeye çabalıyorum.. Yine de alt alta yazdığım cümlelerin şiirden uzak olduğunun bilincindeyim..

Çağlar, her gün muntazam olarak elektronik günlük tutarak blog tanımlamasının hakkını veriyorsun. Gerçek hayatta kendini net ifade edemediğin için mi blog tutmaya başladın? Seni e-günlük tutmaya iten sebepler nelerdir?

Niye yazıyorum, daha doğrusu neden yoruma açık bir yerde yazıyorum ? Öyle ya, yazmayı seven biri indirir bir günlük programı veya açar word belgesini yazar durur.. Ama hayır, ben sadece karalamayı sevdiğimden dolayı yazmıyorum.. Ben insanların benimle ilgilenmesini istiyorum.. Yazdıklarıma yorumlarıyla destek olmasını, beni sevmelerini veya beni yermelerini yani tamamen benimle ilgilenmelerini istiyorum..

Gerçek hayatımda bir maske ile dolaşan ben, burada ruhumla var oluyorum ve insanların saf <Çağlar>’ı tanımasını, ilgi göstermesini istiyorum..

Bu konu ile ilgili ilk yazdığım yazıdan alıntı yapmak istiyorum izninle.. 

Yazdıklarımı okuyacaksınız biliyorum.. Bir gün mutlaka okuyacaksınız.. Bu yazacaklarımı “Günlük” olsun diye değil, sizlerin okuması için yazıyorum çünkü.. Sizlere kendimi tanıtmak-anlatmak için yazıyorum.. 

Beni tanımaya ve anlamaya hoşgeldiniz.. “

Bütün gün çalışıyorsun, uzun bir yolculuk sonrası akşam saat 20:00’de evde oluyorsun. “Bugün de yazmayayım” dediğin oluyor mu hiç? Günü gününe yazmak kimi zaman seni yoruyor olsa gerek.

Gerçek hayatını “sanalda” yaşayan biri, hayatını yaşamaktan yorulur mu ? Ben tüm gün ailemin yanında geçireceğim zamanı değil, bilgisayarın başında geçireceğim zamanın hâyâliyle motive ediyorum kendimi.. Cümlelerle kendimi ifade etmeği o kadar çok seviyorum ki bırak yazmaktan üşenmeyi, elimde olsa da aklıma gelen her cümleyi bilgisayara aktarayım istiyorum.. 

Bu yüzden mümkün olduğu kadar az alıntı yapıyorum çünkü anlatacağım çok şey var.

Bir yazında (şiirinde) “kendimi daha az ifade edebiliyorum” diyorsun. Yorumların çoğunda kendini çok iyi ifade ettiğin yönünde düşünceler var ki sen bunlara inadına karşı çıkıyorsun. Ama gerçek ortada, sağlam bir dilin var. Bunu çok kitap okumana bağlayabilir miyiz ya da hayat tecrübene?

Ben yüz yüze yapılan görüşmelerde asla bu yazdığım cümlelerdeki kadar rahat ve samimi olamıyorum.. Bilgisayarda rahatım ancak haykırmam kendimi haykırarak ifade etmem gerektiği zaman haykıramıyorum.. Haykırmam gerektiği yerde haykıramadığım sürece “tamamen kendimi ifade edebiliyorum” diyemem.. 

Kalemime sağlam olduğumu söyleyen ruhu güzel insanları, MEHMETPAZAR96, yellowdaisy ve hasanC’nin sayfalarına davet ediyorum.. Ben onların karalamalarını okuduğumda eksiklik hissediyorum doğrusu.. Yine de eğer bir şeyler karalayabiliyorsam bunu tecrübeme değil, hayata olan tecrübesizliğime borçluyum..

Ailenden hiç kimse senin e-günlük tuttuğunu bilmiyor. Öğrenmelerini de istemiyorsun. Peki bir gün öğrenirlerse, Çağlar e-günlük tutmayı bırakır mı?

Dilerim <Çağlar>’ın gerçek dünyasını kimse öğrenmez.. Ama eğer öğrenirlerse karalamaktan vazgeçemem ancak bu kadar da içten yazamam.. Hüzünlendiğimde hüzünlerimi yazamam mesela.. Hayatı sadece neşeli tarafından dile getiririm.. Yani “gerçek hayatım” dediğim sanalda, maske takmaya başlarım..

İlginç bir değerlendirmen var bir yazında: “Kurduğum cümleler bencilliğimdir aslında” diyorsun. Bu bencilikse bütün bloggerlar da bencildir diye bir sonuç çıkıyor. İnsanların senin yazılarından etkilenmeleri , hüzünlenip sevinmeleri sanki seni memnun etmiyor gibi bir ifaden var. Nedir tam olarak istediğin: okunmak mı okunmamak mı? Çok ziyaret etmek seni memnun etmiyor mu?

Okunmasa idim, o güzel yorumları görmese idim, destekleyenlerin farkında olmasa idim bu kadar yazmaya hevesli olur muydum bilmiyorum doğrusu.. Tek amacım insanların olumlu veya olumsuz bana ilgi göstermesi.. Gösterilen ilgiden memnun olmamam mümkün değil.. Ancak..  

Ancak insanların ilgilendiği benim yazdıklarım.. Yazdıklarım ise bencilliğim sonucu çıkıyor ortaya.. Aylar önce “ Dünya benim için dönüyor yine” dedim.. Haftalar önce “sanatın sanat için değil, sanatın toplum için de değil, sanatın sadece benim için “ olduğunu vurguladım..  

Tüm hayatın benim üzerime kurulduğunu düşünüyorum.. Üzerime kurulu hayatta sadece ben’imi anlatıyor ve haliyle bencillik yapıyorum.. Yazdıklarımın da bencilliğim sonucu oluşmuş oluyor.. 

Bakir ve sapık bir erkek olduğunu her defasında dile getiriyorsun. Üstelik kendini alaya alan bir üslubun var. Çağlar gerçek hayatta da bu kadar açık sözlü mü; yoksa sanal alemde mi dili çözülüyor?

<Çağlar>, bilgisayar başında ne yazmışsa doğrudur.. Gerçek hayatta asla bu kadar açık sözlü olamam.. Gerçek hayatta çok utangacımdır.. Hele hele birinin gözlerine bakıyorsam en basit konuyu bile çıkılmaz bir durum olarak ifade ediyorum.. Cümle kurmakta zorlanıyorum.. Senin anlayacağın, atıp-tutmam bilgisayarın verdiği rahatlık ve insanların gözlerini görmememin verdiği güven sayesindedir.. 

Yalnız şunu da belirtmekten geçemeyeceğim ; on gündür kendimi sapık olarak görmediğim gibi bakir olarak da hissetmiyorum..

İnsan ve erkek olduğunu anladığında yaşın 24’tü… 24 yaşında aradığın aşkı mı buldun acaba? Ayrıca Çağlar özel hayatını sevgilisine kadar e-günlükte paylaşır mı?

Ben âşkı, bedenim varolmadan önce buldum.. Yüzyılın âşığı ilan ettim kendimi.. Yüzyılın âşığıyım çünkü en büyük âşklar kavuşamayınca yaşanıyor..  Birbirine kavuşan âşıklar, zamanla eskisi kadar âşkla bağlı kalamıyorlar.. Âşkın yerini sevgi veya güven alıyor.. Ancak bir insan sevdiğine kavuşamayınca işte o zaman gerçek âşk oluyor, gerçek âşkı yaşıyor.. Tarihin varoluşundan beri âşk üzerine yazılanlara bakılırsa, en büyük âşkların kavuşulmadığında ortaya çıktığını görüyoruz.. Ben de hiçbir zaman âşkı karşılıklı yaşayamadığımdan ve hayatım boyu beklediğimden dolayı yüzyılın âşığı unvanını elde ettim.. Yirmidört yaşında bulduğum şey âşk değil, erkekliğim ve ayrıca insan olduğum hissidir.. Bir kadın tarafından ilk kez ilgi gördüm.. Bir kadın ilk kez “seni seviyorum” dedi.. Bir kadın ilk kez sarıldı bana.. Bunları ilk kez yirmidört yaşında yaşadığımdan dolayı erkek ve insan olduğumun bilincine de bu yaşta vardım.. Yani 15 gündür insan olduğumun bilincindeyim.. 

<Çağlar>’ın bir sevgilisi olursa ilk paylaşacağı yer bu sayfalardır.. Ancak elinden tuttuğum bir kişi artık benim “namusum” olmuştur ve namusuma en ufak bir leke sürecek cümleyi bu kalem yazamaz.. Yani özel hayatım artık bir başkasının da özel hayatı olduğundan dolayı, tutuğum kalem bu kadar sağlam ve sert cümlelerle ifade edemez kendini..

Yazılarının çoğunda kendinle dalga geçiyor, tabiri caizse kendini aşağılıyorsun. Bunun böyle olmadığını çok iyi biliyoruz ama sen aksini savunanları da azarlıyorsun :) Senden kendini 5 kelimeyle ifade etmeni istesem, ciddi ciddi hakkında nasıl bir 5 kelime kullanırdın?

Sana bencil olduğumu söylemiştim.. Bir başkasının benimle dalga geçmesindense kendimle dalga geçiyorum :) Yani yine bencilliğim sebebiyle.. Ayrıca insanların beni hicvetmesindense kendimi hicvederek onların önüne engel çekmiş oluyorum.. Hem şu surata baksana Allah âşkına, bununla dalga geçmeyeceksin de neyle geçeceksin. Ayrıca ben kimseyi azarlamıyorum yahu.. Millete düşman etme beni :) Ben sadece fikir alış-verişi yapıyorum.. 

Aslına bakarsan kendimi 5 kelime ile ifade edecek olabilseydim aylardır bu kadar yazı yazmazdım.. Hâlâ kendini arayan biriyim aslında.. Ancak illa ki 5 kelime ile <Çağlar> dile getirilecekse; utangaç.. özgüvensiz.. dürüst, kıskanç ve bencil.. Bunların yanında kendini garantiye almayı seven.. paraya önem veren.. soğukkanlı..sabırlı.. içten yumuşak, dıştan sert bir gariptir <Çağlar> (Kendini böyle kısa kelimelerle ifade etmek ne zormuş yahu :)  )

En büyük hayallerinden biri çocuk sahibi olabilmek. Ama bunun için bir de hayat arkadaşına sahip olman gerekiyor. “Bakirim bakirim” diye bağırıp duruyorsun madem anlat bakalım: Çağların idealindeki eş nasıl biri?

İşte en sevdiğim soru :) Sen bana “hâyâlindeki kadını anlat” demişsin, ki bence hayatının hatasını yapmışsın :) Şimdi ben burada destan yazarım.. Tamam tamam asma yüzünü kısa keseceğim :)

Aslına bakarsan ben tercih edecek konumda olduğumu düşünmüyorum.. Tercih edilecek insan sınıflandırılmasındayım.. Birini seçemem, ancak seçilirim.. Yine de seçme hakkım olsa idi eğer esmer.. kısa saçlı.. çirkin bir kız isterdim.. Kıskanç olduğumdan dolayı çirkin olmasını isterim.. Benden başka kimse bakmasın ona. Belki imkânsız olacak ama beni benden iyi anlayan birini isterdim.. Zeki olmalı.. Dürüst olmalı.. Utanmayı ve oturup-kalkmayı bilmeli.. Devamlı gülümseyebilmeli.. En önemlisi her zaman bana ilgi göstermeli ve beni kıskanmalı.. Mümkünse çamaşır yıkasın.. ütü yapsın.. çocuk bakımıyla kendi uğraşsın.. aileme iyi davransın.. benim elbiselerimi o seçsin.. Patates kızartmaktan bıkmasın :) vesaire.. vesaire..

Yazıların yakından takip ediliyor. Aynı gün içinde 20’ye yakın hatta daha da fazla yorum yapılıyor. Seninle e-söyleşi yapılacağını duyurduğum andan itibaren onlarca soru e-postası aldım. Uzun lafın kısası ciddi sayıda bir hayran kitlen var. Çağlar bunu neye bağlıyor? Her gün düzenli olarak yaşadıklarını yazmandan mı kaynaklanıyor bu, yoksa insanlar seni beğenmediğin Çağlar’ı gerçekten merak mı ediyorlar?

Aslına bakarsan bu sorunun muhatabı ben değilim.. İlk yazımda “Bir gün mutlaka beni okuyacaksınız” dedim ve şükür ki az da olsa okuttum yazdıklarımı.. Şu saat itibariyle amacıma ulaştığımı söyleyebilirim.. 

Niye okunduğuma dair anca yorumumu söyleyebilirim.. Birincisi hani “kalp kalbe karşıdır” sözü var ya Allah şahidim olsun ben gelip benim yazdığım bu değersiz yazıları okuma zahmetinde bulunup bir de yorum yapan insanları seviyorum.. İlla ki olumlu şeyler yazmaları da gerekmiyor, hakaret etmediği, iftira atmadığı sürece hicveden insanları da seviyorum.. Belki benim bu sevgimi hissettiklerindendir beni takip etmelerinin sebebi.. Ve klişeleşmiş bir cümle vardır ya hani “ne yapıyorsan içinden geldiği gibi yap”, ben bu cümlenin hasadını topluyorum sanırım.. Tamamen hiçbir çarpıklığa yer vermeden kendimi ve kaleme sarıldığım zamanki ruh halimi yazıyorum ve bu samimiyetimi hissettiriyorum sanırım.. 

Ne mutlu bana ki ; güzel bakmayı alışkanlık haline getirmiş insanlara kendimi ifade anlatabiliyorum..

Gelen e-postalarda merak edilen konuların başında  sürekli umutsuz tablolar çizmenin  ve kendini ısrarla gizlemenin sebepleri geliyor. Sen ne diyeceksin bu konuda? Çağlar, hissettiği Çağlar’ın resmini mi çiziyor bloga? Merak edilen diğer bir konu da bedensel özrünün ne olduğu? Doğuştan mı, sonradan mı? Bu senin hayatını ne ölçüde etkiliyor. Hani keşke şunu yapabilseydim dediğin neler var yaşamında?

Bu “özürlü” olma konusunda yine seninle fikir çatışmasına gireceğiz seninle sanırım. Ben “özürlü” değilim.. Engelli olduğumdan dolayı kimseden “özür” dileyecek de değilim.. 

Kendimi anlatırken neden engelli olduğumu yazdım aslında ama kısaca tekrar etmek gerekirse ; annemin hamileliği sırasında, hamile olduğunu bilmeyerek, hamilelerin kullanmaması gereken ilaçları kullanıyor ve bu ilaçlar benim hayata engelli merhaba dememe neden oluyor.. Olay basit bir cehalet vakası gibi görünse de “Allah’ın taktiridir” deyip şükrediyoruz.. Hayatımı nasıl etkilediği konusuna gelince ;

Engelli olmam, hayatı yaşamamı engelledi diyebilirim.. Sokağa çıkamıyorum bu yüzden.. Rahat davranamıyorum.. İnsanların bakışlarını görmezden gelerek hayattan zevk almayı başaramıyorum.. Kendimi eve hapsediyorum ve haliyle karamsarlığa kapılıyorum.. Güven sorunu yaşıyorum, rahat olamıyorum, utanıyorum..

Dedim ya engelli olmam, hayatı yaşamamı engelledi.. Yine de şükür.. Bazen kendimden geçip isyan etme noktasına gelsem de o durumda bile seviyorum Allah’ı ve şükrediyorum O’na.. Yine de şükür Allah’ım.. Yine de şükür.. 

Aslına bakarsan bir arkadaş çevrem olduğunda kesinlikle engelli olduğumu hissetmiyorum.. Gülüyorum, bağırıyorum, çalçene oluyorum.. Benim en büyük engelim, engelli olmak değil, engelli olduğumdan dolayı insanlarla iletişim kurma güvenimin olmaması.. Şu yalnızlığımdan kurtulduğum her an engelli olduğumu unuttuğum zamanlardır.. Hep dediğimi tekrar edeyim; biriyle elele gezdiğim gün, engelli <Çağlar>’ı öldüreceğim gün olacaktır..

Her ne kadar kendini yazı yazmakta  kabiliyetsiz olarak görsen de ziyaretçilerin  böyle düşünmüyor ve soruyor: Bu kadar iyi yazan birinin ileride kitap yazma gibi bir düşüncesi var mı?

Yanılmıyorsam 1999 yılında ablamın işyerinden getirdiği ve sadece yazı yazmakta kullanabildiğimiz bir bilgisayar vardı.. Ardahan’dan yeni gelip, eve hapsolduğumdan dolayı bunalıma girdiğim zamanlardı..  Bilgisayar gelince yavaş yavaş bir şeyler yazmaya başladım.. Hikâye türünde yazılar yazmaya niyetlenmiştim.. Hiç unutmam; 12 yaşında adı Kürşat olan bir kahraman betimlemiştim ki, gören Hz. İsa’nın yeryüzüne geri indiğini düşünürdü.. O kadar mükemmel tasvir etmiştim.. 

Yaklaşık üç gün kadar sadece onu yazmakla meşgul oldum.. Öyle ki uyandığımda ne yazacağımı düşünmeye başlıyor, akşama kadar onunla ilgileniyordum.. Nihayet bitirdim ve ablama okuttum bu hikâyeyi.. Okurken güldü..güldü.. Bana hiç sormadan sildi yazdıklarımı.. “Masalları değil, gerçekleri anlat.. Kimse bu kadar mükemmel olamaz.. Hele hele bu yaşta bu kadar mükemmel olan birine rastlanamaz..Saçmalamayı bırak” dedi.. Silerken tüm emeğimi çalmasına çok kızmış ve şiddetli bir kavgaya tutuşmuştum ama bana iyilik yaptığının farkındaydım.. Öncelikle sade yazmamı tavsiye ediyordu ve asıl önemlisi kardeşinin erken ölmesini istemiyordu.. O üç gün boyunca o kadar çok düşündüm ki ne yazacağım diye 15 gün daha düşünsem kesin arkasından “Mekanı cennet olsun” denilenlerden olacaktım.. Yazar kesiminin neden erken yaşta öldüğünü anlamıştım ben o hikâye denemem sayesinde :)

Diyeceğim odur ki ; ölmek istersem ama intihar edecek cesareti bulamazsam, kitap yazmaya teşebbüs ederim..

Yine de sormanı rica ediyorum bu soruyu sorana; kitap yazarsam üçer-beşer alıp da beni zengin eder mi ? Gönüllü reklamımı yapar mı ? Bana cicili-bicili elbiseler alır mı ?  Soran kişi kızsa eğer bana küçük bir öpücük verir mi ? :)Konuyu yine bir kadını öpme konusuna getirdiğime bakılırsa söze noktayı koymanın zamanı gelmiştir demek.. 

Her ne kadar para vermeyerek bu söyleyişi ücretsiz gerçekleştirse de “kıskandığım insanlar” sıralamasında ilk sırayı kimseye bırakmayan Yunus’a.. 

Değersiz <Çağlar>’ın, değersiz hayatını merak ederek bu uzun söyleyişi okuyan siz değerli insanlara.. 

Sevgi ve hürmetlerimi sunarım.. Var’olunuz.

Daha önce de belirttiğim gibi tamamen düşüncelerimi yazıyorum.. Hayat bana karamsarlık sıfatını uygun görmüş ben de bu sıfatın gerektiği şekilde yaşıyorum.. Ancak bilinmeli ki ben karamsarken ve hatta mutsuzken mutluyum.. Bazen kendimi mutlu hissettiğimde, alışık olmadığımdan dolayı huzursuz oluyorum ve mutsuz hissettirecek düşünceler geliştiriyorum.. Alıştığımdan mıdır nedir, mutsuzken daha bir mutluyum aslında.. 

Kendimi yüz olarak saklamama gelince ; yazdıklarımla hatırlanmak istememdendir belki.. Öyle bilinçli bir kendimi saklayışım yok aslında.. Yani msn’de bir çok kişiye gösterdim resmimi.. ( o yüzden artık gelmiyorlar :) İstediğim şey, fiziğimle değil de yazdıklarımla varolayım.. Çok merak edildiğini tahmin ederek ellerimin resmini koydum ama yüz profiline gerek olmadığını düşündüm.. Hem yazılarımı okuyan insanlar, eğer benim gibilerse, bir <Çağlar> oluşturmuşlardır hâyâllerinde.. O hâyâllerde oluşan <Çağlar>’ın üzerine yeni bir varlık oluşturmaya gerek yok diye düşünüyorum.. ( Daha doğrusu düşünüyordum.. İşte sana resimlerimi gönderiyorum, artık siftahı açtık ya devamlı resim yayınlarım :) )


Çağlar‘a bir de buradan teşekkür ediyorum, beni kırmayıp bu söyleşiyi kabul ettiği ve samimiyeti için. Özellikle de şu çok merak edilen fotoğraflarını e-vren günlüğü ile paylaştığı için… E-söyleşinin soruları hazırlanırken Çağlar’ın son bir ayda yazdığı yazıları yeniden gözden geçirildi. Ayrıca son 5 günlük yazısına yorum yapanlara e-söyleşi hakkında eposta gönderildi ve Çağlar hakkında merak ettiklerini soru şeklinde göndermeleri rica edildi. Cevap gönderme nezaketinde bulunan herkese teşekkür ediyorum. Prensip gereği gerek soruların gerekse cevapların yayımlanırken hiçbir şekilde değiştirilmeyeceği kendisine garanti edildi. Bu sebeple Çağlar’ın yukarıdaki kendisiyle ilgili bazı ifadelerine [değersiz gibi] katılmasam da yayımlamak durumunda kalınıldı. Onunla ilgili ilginç detayları öğrenmiş olduk elbette ama şu bir gerçek ki insanoğlu uçsuz bucaksız bir sırdan ibaret. Üstelik bu insanoğlu Çağlar DEMİR‘se, onu herşeyiyle çözmek 16 soruyla asla mümkün değil. Bu e-söyleşi adına son sözüm şudur ki, Çağlar’ın sanal günlüğünün ailesi tarafından  öğrenilmemesini ve  O’nun yazmaya devam etmesini diliyorum…

Bir önceki Blog yazarlarına kitap önerileri başlıklı yazımda adalet ağaoğlu, Adnan Binyazar ve Aklını Kullan Aksini Düşün hakkında bilgiler bulabilirsiniz.

Bu yazılarım da hoşunuza gidebilir

Yorum yapılmamış

Bir yorum yazın