Monthly Archives

Şubat 2006

e-günlük

Bana fotoğrafını anlat

Aşağıdaki fotoğraf 12 Şubat akşamı İzmir Metrosunda çekildi. Hemen ardından bir proje doğdu. Fotoğraflar birbirini tanımayan üç bloggera gönderildi ve fotoğraflar hakkında tamamen serbest bir yazı yazmaları istendi. İster öykü, ister şiir… Tamamen özgür bırakıldılar. Fotoğraf hakkında kendilerine bilgi verilmedi. Sadece gördüklerini ve hissettiklerini yazmaları istendi. İşte fotoğraf, işte yorumlar:

BİR FOTOĞRAF, ÜÇ YORUM…

Sinan Cem Güney: Fotograftaki tema hoşuma gitti. Özellikle zıtlık hoşuma gitti. Öndeki çocukların yakınlığı ve arkadakilerin uzaklığı. Arkada oturanlar uzaklıklarını belli etmek için elleri kucaklarında bağdaş kurarken, öndeki çoçukların yakınlıklıklarını göstermek için el ele tutmaları aynı mekandaki zıtlıkları gösteriyor. Belki teknoloji insanların hayatlarını kolaylaştırıyor ama insanları uzaklaştırıyor birbirilerinden. 
Metrolar sayesinde yüzlerce insan birlikte yolculuk yapabiliyor ama hangisinde münübüslerdeki sohbeti yapabiliyoruz. Hele hele kalabalık trafikteki sohbeti… Hangi mail elle yazılmış mektup kadar değerlidir. 
İşte buna direnen iki el.

Feriştah Bayri:

O AKŞAM

Hatırlıyor musun metroya ilk binişimizi?… Hava karanlık ve soğuktu…. Yine lapa lapa kar yağıyordu… Babam öğretmişti metroya nereden, nasıl bineceğimizi… Zaten zor da değildi öğrenmek… Kalabalığı takip etmek yeterliydi… Sen korkuyordun… Sana belli etmiyordum ama ben de korkuyordum kardeşim ben de…. Kalabalığın içinde ürkek kedilerden farkımız yoktu bizim… Ellerimi sıkı sıkı tutuyordun ”Eve gidebilecek miyiz abla?” diye… Sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum… Ben sana nasıl söylerdim, o gün annemin öldüğünü?…

HEY KÜÇÜK KIZ! 

Hey küçük kız / Ne bu surat

Kaldır başını bakayım / Haydi gül biraz gül

Nedir bu mahzunluğun bu hüznün / Nedir bu ürkekliğin bu ağlamaklığın

Ben sana demedim mi / Her gün evden çıkarken “Gül” ünü alacaksın diye

Bir daha böyle görmeyeyim seni / Gül haydi gül…

Halil Gökçe:

BİR FOTOĞRAFLA YAPILAN SÖYLEŞİ
SAVAŞA HAYIR 

“nereye koşuyor bu yollar
nereye mavi bu gökyüzü
nereye deniz bu gemiler
nereye ben bu sen
nereye ayrılık bu sevda”
                                              gökçeşair… 

“bir otobüse biniyorum bazen
amaçsız,sebepsiz
öyle güzel görünüyor ki dünya
bir otobüs penceresinden” 

yangında ilk kurtarılacak bir elin kalmış ellerimde
bir kış gecesi, bir tren karanlığında
yorgun argın bir çocukluktan dönüyoruz… 

herkes kendi hikayesinin
bir sonraki durağında inmeyi düşlüyor
bir ceviz kabuğu dolusu mutlulukla… 

ne olur
ellerimi daha sıkı tut küçüğüm
tek başıma gücüm yetmiyor
yirminci yüzyılda bilmem kaçıncı dünya savaşına… 

düşün, ben de vazgeçersem birgün sevmekten
demir kokulu bir ayrılığı kucaklamaz mıyız?… 

ellerin elimde dalıp gittin uzaklara
kaç istasyonundan geçti yüreğimizin, bu tren… 

kemikli dizlerine emanet
bir ninnisini duydum ilk önce annemin
sonra aynı ipten örülmüş iki hırkayı giyindik
büyümüşüm, olmadı
bir önceki durakta indi çocukluğum
savurdum bir vagondan anılarımızı…
yaşanmamış acılar gibi… 

sıcacık uyuyordun avuçlarımda
başka bir durakta
çatılmış kaşlarını gördüm savaşın
ağlayan çocuklarını
korktum işte, ellerinin daha bi sıktım… 

neyse ki atom bombası bırakan olmadı
bindokuzyüzkırkbeşlerde
hiroşimalı düşlerime… 

masum bir yolcususun şimdi ömrümün
biliyorum, aynı yürekte bitecek yolculuğumuz…
ve nerde, nasıl
kaç yaşında olursan ol
avuçlarımda birikecek her terde
yeniden başlayacak susuzluğumuz… 

makinist amca
savaşsız bir durakta inecek var… 
-bilet paralarını amerika ödeyecek- 

“nereye koşuyor bu yollar
nereye mavi bu gökyüzü
nereye deniz bu gemiler
nereye ben bu sen
nereye ayrılık bu sevda”
                                                 gökçeşair…

e-günlük

Proje atölye çalışması

Adnan Menderes Üniversitesi Toplum Gönüllüleri Genel Koordinatörlüğünü bıraktığım Haziran 2005’ten bu yana ilk defa dün yeni dönem gönüllülerle birlikteydim. Harika bir projeleri vardı ama bu proje için eğitim almaya da ihtiyaçları… “Sakın geri döndüğüm zannedilmesin” deyip onlarla “Kitap Okuyoruz!” adlı projelerini nasıl oluşturup gerçekleştirecekleri yönünde bir atölye çalışması yaptık. 10 Mart günü 100 üniversiteli gönüllü gencin merkez kampusun  meydanında yere oturup 1 saat boyunca kitap okuyacağı ve “kitap okumayanlara” tepkilerini sessiz bir şekilde gösterecekleri projenin beyin takımı 9 gönüllü arkadaşla 3 saatlik bir çalışma gerçekleştirdik. Bir ütopya olan proje, kanlı canlı bir gerçeğe dönüştü. Aynı proje Nisan ayında Türkiye’nin pek çok ilinin şehir merkezinde aynı anda binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirilecek. 

Bir Fotoğraf, Üç Yorum Projesine gösterilen ilgi ve yapılan yorumlardan dolayı hem çok şaşkın hem de çok mutluyum. Farklı bir proje olduğuna inandığım için bu kadar ısrarlı olmuştum ki, ziyaretçilerin çoğunun benimle hemfikir olmasına gerçekten çok sevindim. Ama ortaya muhteşem bir iş koyan ben değildim elbet. Bu anlamda FeriştahHalil veSinan Cem‘e bir kere daha gönülden teşekkür ediyorum.

Ahmet Hakan! Uzun süredir beklediğin Köşe Yazarlığı macerama bugün başlamış bulunuyorum. Keyfini kaçırdım biliyorum ama bunu paylaşmam da gerekiyordu. Şimdi sana hak veriyorum ( diyemeyeceğim ) ama internette e-günlük tutmak meğer ne kadar rahatmış. Süreli bir yayına -ki aynı fortmatta yazı yazmanı istedikleri halde- gecen gündüzün birbirine karışıyor, uykuların kaçıyor. Neyse ki, bugün yazımı Aydın Life editörüne teslim ettim. Yazıyı gayet beğendiklerini söylediler. Dergi yayımlansın, burada da yazıyı sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. [ Ah Ahmetcim, ben lafa daldım seni unuttum tamamen. Kusura bakma artık :) ]

e-günlük

Çapı geniş özürler

Bir Fotoğraf Üç Yorum Projesi, Gökçeşair‘in yazısını henüz teslim etmemesi sebebiyle yayımlanamamaktadır. Proje, iki defadır duyurusu yapıldığı halde sekteye uğradığından dolayı özür diliyorum. Cumartesi günü yazısını teslim edeceğine söz veren Gökçeşair, umarım Pazartesi sözünde durur da, ben de size karşı mahçup olmam. Hassasiyetlerinden dolayı Feriştah ve Sinancem‘e yürekten teşekkür ediyorum.

Yazılara yapılan yorumlara hiç bir zaman buradan cevap vermedim. Ya epostalara cevap yazdım ya da yorum sahibinin bloguna. Çok ağır hakaret içermeyen “olumsuz eleştirileri” de asla silmedim. Kurtlar Vadisi Irak ile ilgili yazıma “biraz çapını genişlet” diye yorum bırakan “isimsiz” ama IP’li arkadaşın da yorumunu silmedim. İsmini yazamayacak kapasitesizlikte, çapsızlıkta ve yüreksizlikte olduğunu her ziyaret edişinde görsün diye :) Kurtlar Vadisi demek ki böyle “yorumlara ismini yazamayacak cesaretsizlikte insanlar” yetiştirmiş.

Dün akşam Adnan Menderes Üniversitesi‘nin Öğrenci Topluluklarının tanıtım gecesi vardı. Türkiye’deki devlet üniversitelerinde -bildiğim kadarıyla- pek yapılmayan bu gece, ADÜ tarafından geleneksel olarak her yıl yapılır. Tiyatro topluluğundan, seramik topluluğuna kadar 30’u aşkın öğrenci topluluğu faaliyetlerini tanıtır, gösteri düzenler. Dün bir dönem başkanlığını yürüttüğüm Toplum Gönüllüleri‘nin standındaydım. Yeni başkan Bilal Emrah‘ın gönüllü takımıyla ilk defa tanıştım. Değişik bir duygu… Bugün saat 12’deki toplantılarına katılacağım. Yine değişik bir duygu… :)

e-günlük

Büyük buluşmaya hazır mısınız?

“O”  Blogcu Dünyasının Dâhi Çocuğu, “O” Bloggerların En Akıl Almazı, “O” Sanal Alemin Engel Tanımaz Kalemi

BÜYÜK BULUŞMAYA HAZIR MISIN?

HERKES O‘NU OKUYOR, O‘NU MERAK EDİYOR. ELEKTRONİK GÜNLÜĞÜ YÜZLERCE KİŞİ TARAFINDAN TAKİP EDİLİYOR; YAZILARINA ONLARCA YORUM BIRAKILIYOR. 

KENDİSİNİ BİR SIR GİBİ SAKLAYAN ÇAĞLAR, e-vren günlüğü‘NÜN SORULARINI YANITLIYOR, İLK DEFA KENDİSİNİ [DE]ŞİFRE DİYOR. 

MERAKLA BEKLENEN ÇAĞLAR‘IN FOTOĞRAFLARI EŞLİĞİNDE E-SÖYLEŞİ 18 ŞUBAT AKŞAMI  e-vren günlüğü‘NDE!

BİR FOTOĞRAF, ÜÇ YORUM

TuğusanFeriştahSinancem… Onlar Blog aleminin usta kalemleri. Üç usta blogger, “Bir Fotoğraf, Üç Yorum” projesi için e-vren günlüğü’nde buluşuyor; farklı bir projeye imza atıyorlar. Bir fotoğrafın üç bloggerin farklı bakış açılarından öyküsü yakında e-vren günlüğü‘nde…

e-günlük, Röportaj / Söyleşi

Çağlar ile e-söyleşi

Çağlar Demir, 24 yaşında. Engelli. İstanbul’da yaşıyor. Her gün muntazam bir şekilde elektronik günlük tutuyor. Fotoğrafı dışında çalıştığı işyerinden bâkirliğine kadar özel hayatının bütün ayrıntılarını sanal günlüğünde internet dünyasıyla paylaşıyor. Yüzlerce insan yazılarını yakından takip ediyor. Son derece renkli ve gizemli bulduğum Çağlar’la bir e-söyleşi yapmaya karar verdim. Keyifli bir söyleşiye imza atmış olduğumuza inanıyorum. Değerlendirmelerimi e-söyleşinin sonunda yazacağım; ama önce bu söyleşi için özel olarak seçtiğim bir Viking parçası eşliğinde Çağlar’la İnteraktif Söyleşi:                         

Devamını Okuyun
e-günlük

Sinekli Bakkal’ın Sinekleri

Ziyaret edilmemek, daha doğrusu her gün kalabalık ziyaretçi kâfilelerini ağırlamamak ne kadar da güzelmiş. Günde 50 – 60 ziyaretçiye alışkınken bu sayı birden 200‘leri geçince ruhum daralmıştı. İnsan âdeta yüzlerce kameranın kendisine dönük olduğunu hissedip yazacağını yazamıyor. Şimdi ne güzel ortalık duruldu; biz bize kaldık :)

Halide EdipSinekli Bakkal romanını yazarken gün gelir edebiyat öğrencileri bu romanı tahlil eder diye hiç mi düşünmedi acaba? 30‘e yakın şahıs kadrosunu sinevizyona nasıl aktaracağım, bunun derdindeyim :) Bol miktarda oyuncu adayları aranıyor ey ahâli. Özellikle  sinek taklidi yapabilecekler tercihimdir. [Dikkat: Sinekli Bakkal’da tek bir sineğin ne adı geçer ne de varlığından bahsedilir!]

Ben anlıyorum, mesaj atmaya gerek yok: YAŞ-LANDIM! Bizim evin köşesinde Subay Lojmanları vardır. Çocukluğumda lojmanın önünde nöbet tutan asker abilerle sohbet ederdik. Son zamanlarda dikkatimden kaçmadı. Orada nöbet tutanlar, bir zamanlar iri yarı kocaman asker abilerdi. Şimdi hepsi kardeşim yaşında. Bense hâlâ öğrenciyim. Zaman ne kadar da hızlı geçiyor değil mi? :)

e-günlük, e-vreniyyat

Ölümün yamacındaki teşekkürler

Belki nefesim yetmez diye bu geç kalmış teşekkürler:

Fotoğrafların silinmiş olabilir ama o küçük odadaki sıcacık muhabbetin asla hafızamdan silinmeyecek. Hoş sohbetinden ve zencefil çayından dolayı SEMİHA, sana çok teşekkür ediyorum. Yeşil gözlerinin ışığı ve ışıl ışıl gülüşün gittiğin yerlerde ve yeni mesleğinde hiç eksilmesin inşallah.

Bekle dedin bekledim. Gerek ofisteki, gerekse metrodaki samimi ve içten sohbetin, beni Pınarbaşı‘ndan Konak’a kadar yalnız bırakmadığın ve emaneti sağ salim sahibine teslim ettiğin için GÜLER, sana çok teşekkür ediyorum. Nazillili de olsan seninle gurur duydum :) Yeni işinde son derece başarılı olacağına olan güvenim sonsuz. 

Mutlu’m benim. Bir kütüphane masasında, bir ÖSS maratonunda başladı kardeşliğimiz. Hayat bizi farklı yollara, farklı şehirlere savurduysa da bitiremedi aramızdaki sevgiyi.  Bütün sıkıcılığıma rağmen bunca yıl katlanabildin ya bana, helal olsun sana. İki gün beni en iyi şekilde ağırladığın için yürekten teşekkürler sana. Allah birbirimize ulaşamayacağımız uzaklara göndermesin bizi.

Gecenin bir yarısında aramandan anladım kötü şeyler olduğunu. Sesin buz gibiydi, kesik kesik konuşmaya çalıştın. Cümlelerin bitince, tükenip kaldım hattın diğer ucunda. Onca zamandan sonra verilecek haber miydi bu…

Onca insanın içinde, çekip çıkarmıştın beni dışarı. Yürüdükçe yürüdük, Aydın’ın uçurumuna kadar. Yüzünü şehre döndün; biliyordum: hayatın alt üstü olmuştu. “Hayatım alt üst oldu!” dedin ve benim de hayatımı alt üst ettin.

Bu beyazlıktan bir an önce kurtulmalıydım. Karşımdaki beyaz önlüklü adamın neler söylediğini duymuyordum bile artık. Bir an önce kapına dayanıp tutup kolundan alıp götürmek istedim seni. Karşında dimdik durup “ölümün yamacındayım” diye haykırmak istedim yüzüne…

Zaman ne kadar da kısaymış meğer. Ve ne kadar da anlamsızmış hayat. Ansızın nasıl da yerle bir oluyormuş hayaller. On yıl önce evin bir tarafının göçtüğünü görmemden on iki ay sonra sen göçüp gittin yaşamımdan. O zaman da anlamıştım böyle olacağını. Ondandır saçımdaki bunca beyazlık. Yüzüm bu yüzden gülmez pek. Konuşmak beni hep bundan yorar. Onca yazı, adına yazılmış onca şiir hep bu yüzdendir.

Elinde çiçek buketleriyle sana sevdiğini söylemeye fırsat bulamayan bir sevdanın yolun ortasında kazaya kurban gitmesindendir bunca acı. Sevgilin var mıdır? Ne önemi vardır ki…. Ölümünü söyleyip de kapanan telefonun ucunda kalakaldıysan… Ölümün yamacındayken …

Leyla Teyze, “sen evren günlüğü ile kendininkini değil koca bir kainatın günlüğünü tutuyorsun” demişti. Bunca sanal gerçekliğin ortasında sen nasıl cesaret edebiliyorsun evrenin içine dalmaya? Ben bile işin içinden çıkamıyorum artık…