Browsing Tag

show tv

e-gazete
e-günlük

Sosyal Medya Öncesi Medya Asosyal miydi?

Social Media Logotype Background

İSMEK Gazetecilik eğitiminin üçüncü haftasını da geride bıraktık. Kitle toplumunun artık geleneksel toplumdan çok farklı bir yapıya sahip olduğu gerçeğinden yola çıkarken internetle birlikte dilimize giren ‘sosyal medya’ kavramı öncesinde medya asosyal miydi sorusu akıllara geldi.

İyi bir medya okuryazarı kendisine sunulan haberin başlıklarını değil satır aralarını iyi okumalı. 71 gün sonra takas usulü kurtarılan iki Türk pilotun kamuoyuna aktarılan haberlerinden çok kurtarılmanın ardında yatan gerçek hikayeyi merak eder, sebeplerini araştırır. Öyle ki gündemi meşgul eden her olayda olduğu gibi Türk pilotların nasıl kurtarıldığıyla ilgili asıl bilgiler aylar sonra ortaya çıkacaktır.

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Haber Dilinde Bilinçli Hataların Babası: Reha Muhtar!

Haber dilinde hatalar bilinçli ve bilinçsiz şekilde yapılırken bunlar kamuoyuna düzenli veya gelişigüzel sunuluyor. Atina muhabiriyken Show TV’nin anchormani olarak ana haber bültenlerini sunmaya başlayan Reha Muhtar her akşam milyonların önünde sadece telaffuz hataları yapmıyor o güne kadar alışılmamış söylemlere imza atıyordu. Muhtar, bütün bunları bilinçli olarak yaptı ve amacına ulaştı. Özellikle Türkiye’de hata yapan daha samimi ve ‘bizden’ gibi kabul görünce Reha Muhtar, Saadettin Teksoy, Mehmet Ali Birand gibi isimler bir dönem televizyon ekranlarına adeta ambargo koydu.

Türk haberciliğinde -özellikle de televizyon haberciliğinde- çerez haberlere ana haber bültenlerin de bile sıklıkla başvuruluyor. Kolayca hazırlanan basit bir konu ve ilgi çekici bir sunum bol ölü bol yaralı trafik kazası haberlerini bombardıman halinde kamuoyuna veriyor fakat o kazaların niçin olduğunu araştırmak, nasıl önlenebileceğiyle ilgili dosya haberler hazırlamak daha önemli.

Medya, Düşünülmesi Gerekeni Söyler!

Medya, ‘ne düşünülmesi gerektiği’ni söylerken Suskunluk Modeli kapsamında transeksüel cinayetleri gibi haberleri ‘meşrulaştırmamak, sıradanlaştırmamak’ amacıyla vermemeye özen gösterir. Bir dönem çokça karşılaştığımız gecekondusu yıkılan ve parçalanan ailelerin feryatları, dozerlerin üzerine atlayışları, medyanın ‘Bilgi Aralığı Açık Modeli’ kapsamında yerini yepyeni bir yaşam formatı sunan çok katlı sitelerdeki mutlu ailelerin görüntülerine bıraktı. Böylece kentsel dönüşüm, gecekondusu yıkılıp evsiz kalan insanlara acıma algısı karşısında daha sempatik bir imaja büründü. Toplumsal katmanlar aralığı genişledi.

Medya sayılarla etkilemeyi ve çarptırılmış haberi çok sever; her ikisi de insanları daha kolay etkileyebilmektedir. ‘İlk kez, birinci, sonuncu, 100 gündür’ kavramları manşetleri süslerken bazı ögeler okura yuvarlatılarak sunulur ki okuyucu canlı tutulurken aynı zamanda onun derin bir uykuya dalması da sağlanır. Bu, medyanın ‘asılsız algılama’ yöntemi ‘keskinleştirme ve genelleştirme’ sayesinde başarılır.

Oysa gazetecinin bir haberi eksik verme gibi durumu söz konusu olamaz. Tüm detaylar haberin içerisinde yer almalı ancak okur da haberin giriş bölümünü okuduğunda haber hakkında fikir sahibi olabilmelidir.

Haberi hazırlarken bir gazeteci olarak sevdiğiniz şeyleri en sona koymak daha sağlıklı olacaktır çünkü tutum ve davranışlarıyla habere yaklaşan kişi bunları çabuk tüketmektedir. Okuru yakalamak ve elinden tutarak haberin içine sokmak gerekmektedir.

Gazetecilikte kendi tutum ve zevkleri bir kenara bırakıp ‘geniş kitle’yi yakalayabilmek çok önemlidir. Gazeteci bunu yapmak için çabalarken medya da Kola’nın yanına Cips’i koyarak algılamada şartlanmayı sağlamaya çabalayacaktır.

Aynı medya, *İsim Takmak, *Gösterişli Genelleme, *Transfer, *Tanıklık (Farkındalık), *Halktan Biri, *Kâğıt Derme ve *Herkes Yapıyor Mantığı ile propaganda yöntemlerini sonuna kadar kullanmaktadır. Öyle ki bu propaganda yöntemleri sonucu Gezi Parkı eylemcileri ‘birkaç çapulcu’ ile; sivil toplum kuruluşları ünlü isimlerle; Egeli köylü teyze Leys cips ile; beyaz gömlek ve Allah yazan kolyeyle basın toplantısı düzenleyen Gamze Özçelik temizlik ve saflık kavramlarıyla özdeşleşecektir.

e-gazete

Gazete Haberi İnternet Haberine Göre Daha mı Namuslu!

Üçüncü hafta eğitimi sırasında arada geçen konuşmalardan biri de gazete haberinin internet haberine göre daha zor yazıldığıyla ilgiliydi. Bir karşılaştırma yapıldığında gazete haberlerindeki dile daha fazla özen gösteriliyordu. Elle tutulabilen ve daha gerçek algılanan gazete, basılıp dağıtıldıktan sonra düzeltme imkanına sahip olmamasıyla birlikte internet haberciliğine göre daha mı namusluydu? Bu uzun uzun tartışılacak bir ayrıntı.

Gazetede ya da internette yer alan her haber söylem analizine tabi tutulmalı. Haberde verilen ayrıntılar tek tek incelenirken eksiklikler saptanmalı. Haberde tekrarlara, sorulara, duraklamalara yer verilip verilmediğine bakmak söylem analizinin temel taşıdır.

Habercilik, en yakın zamanı tutmaktır; bu sebeple haberci -miş’li geçmiş zamanla değil -di’li geçmiş zamanla dosttur.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

TÜRK MUCİT

Perşembe akşamları televizyonun altını üstüne getirme akşamımdır. Okul dersleri bitmiş, haliyle yorucu bir haftayı geride bırakmışımdır. Yine kanallar arasında dolaşırken bu perşembe akşamı, NTV‘nin yeni yarışması Türk Mucit‘in tanıtımlarına denk geldim.

Kanal D‘yi açıyoruz, Dobra Dobra kavga ediliyor, Sabahların Sultanı Seda Sayan‘da dedikodular yapılıyor, öğleden sonra Esra Ceyhan milleti kışkırtıyor. Show Tv‘yi açıyoruz Serap Ezgü bağırıp çağırıyor. ATV‘de ismini hala öğrenemediğim bir bayan Yeter Artık programıyla seyirciye “yeter artık!” dedirtiyor. Popstar Alaturka, şarkı yarışmasından çok Bülent Ablamız ile Armağan eniştemizin aşkı üzerine kurulmuş vaziyette ilerliyor. Buzda Dans‘ta danstan çok kavga ediliyordu. Çok şükür bitti derken Şarkı Söylemek Lazım‘la Türk Milletine yeni bir uyku hapı verildi. Star Tv ne yapacağını şaşırdı; Amerikan askerlerini andıran bir kılıkta “şöhretsiz ünlüleri” Acemi Birliği‘ne soktu. Üstelik bütün bu programları bilmek için yayınlandıkları saatte ekran başında olmak da gerekmiyordu. Türk medyası hizmette sınır tanımıyordu: Ali Kırca üç siyaset haberinden sonra, Mehmet Ali Birand ise ilk flaş haberinde kanallarının dizilerini, sanatçıların olay aşklarını ana haber bültenlerinde ekranlara saçıyordu.

Televizyon yayıncılığının artık geriye dönüşü mümkün olmayan kirlenmesi nereye varacak kestirmek zor. Ne kanal adı ne de yarışma ve tartışma programları saymakla biter. Ama NTV’nin tanıtımlarından ve internet sayfasındaki kısa bilgilendirme yazısından anladığım kadarıyla ilk defa dişe dokunur bir yarışma programı başlıyor. Çünkü onlarTürkiye icadını arıyor! sloganıyla ve Teknoloji harikaları peşinde değiliz. Hayatı kolaylaştıracak orijinal projeler, insanların satın alacağı işler arıyoruz… diyerek son derece iddialı bir şekilde Türk Mucit’i ekranlara getirmeye hazırlanıyorlar.

Yine de en iyisi çok fazla kumandaya dokunmamak, televizyona elimizi verip kolumuzu kaptırmamak. {En azından kendi adıma…}

e-günlük

RAMAZAN’IN ARDINDAN

Ramazan‘ın son sahuru sonrasında yazıyorum bunları. Hayatın nasıl da hızla akıp geçtiğini bir kere daha görüyorum, ilk sahurda yazdığım yazıyı hatırladığımda.

Dün akşam İlknur, Fatih, Deniz, Ozan, kardeşlerim İbrahim ve Ziya ile Deniz’lerin aperatif dükkanında iftar açtık. Deniz’in yaptığı içinde 1 gr bile tavuk eti bulunmayan tavuk göğsü tatlısını :) yedikten sonra cümbür cemaat TABU oynamaya gittik. “Ele başı” kelimesini tahmin etmeye çalışan İlknur, literatürümüze yeni bir tanım kazandırdı: Ele Beyin :) Gece 12’ye kadar da Pınarbaşı’nda çiğdem yiyip, dev satranç taşlarını oynadık. Ve öyle yüz göz olduk ki, bayram boyunca görüşmemeye karar verdik :)

Bu Ramazan, Türk televizyonları başarılı bir sınav verdi diye düşünüyorum. Geçen Ramazanlarda bir anda üzerine ölü toprağı serpilen başta Kanal D, ATV, Show Tv gibi ulusal kanallar sahurda bile canlı yayın programları gerçekleştirdiler. Gerçi Kanal D, Ramazan’ın yarısından itibaren son 4 yıldır yayınladığı Miladdan Önce kalma Türkülü programını sahurda yine pişirip önümüze koymayı ihmal etmedi. Balkanları ve Türkiye’nin hemen hemen her ilini dolaşan Bayrampaşa Belediyesi‘nin Bereket Konvoyu, bu Ramazan’a damgasını vuran en güzel projeydi kuşkusuz. TV 8 ve Show Tv de bu projeyi kusursuz bir şekilde hem iftarda hem sahurda ekranlarımıza taşıdılar. İçeriğiyle en çok ilgi çeken sahur programlarından biri ise şüphesiz her gün ayrı bir sanatçının evine konuk olan Zara‘nın Tanrı Misafiri programıydı. Yalnız oradaki Hoca’yı bir türlü gözüm tutmadı :) Biz ailecek pek güldük hocamıza. Keşke Cübbeli Ahmed Hoca olsaydı yerinde de stand up tadında bir sahur programı seyretseydik :)

Ramazan’ı bereketiyle, ihtişamıyla en fazla yaşayan il İstanbul’da olmak istedim yine bu yıl. İleride Ramazan’ın 3-5 gününü mutlaka İstanbul’da geçirmek istiyorum. Aydın’da ne iftar çadırı açan, ne de insanlarla bütünleşen Aydın Belediyesi başkanı ve personeline de sevgi ve selamlarımı gönderiyorum! Sayelerinde bir Ramazan daha Aydın il sınırlarından sessiz sedasız geçip gitti. Seneye Kurtuluş Şenliklerine katılacak sanatçılara çok fazla para dökmeseler de Ramazan’da fakir fukara için bir iftar çadırı açsalar. Denizli’de üç tane iftar çadırı varmış, bilmem ilgilerini çeker mi?

Onbir Ay’ın Sultanı’nı uğurlarken son sahurun ardından, tez zamanda tekrarını, her geçen yıl ağız tadıyla, daha da coşkulu bir şekilde yaşanmasını diliyorum. Hala daha Mübarek Ramazan Bayramı’nı “şeker bayramı” diye kutlayanların dışında herkesin bayramını kutluyorum.

e-günlük

EKRANLARDA HAREMLİK-SELAMLIK

Günlerdir yazdım sildim, yeniden yazdım. Konuyu değiştirdim, yine eski konuya döndüm derken dergideki köşem için nihayet istediğim yazıyı yazabildim! “Türkiye’de Fen Edebiyat Mezunu Olmak” üzerine bir şeyler karalarken zaman zaman çok sinirlendim. Sanırım dershane sahipleri de bu yazıma çok kızacaklar :) Hoş ben de onlara kızıyorum zaten. Şartlar eşitlenir böylece.

***

Dün akşam Show TV Ana Haber Bülteni‘de Cübbeli Ahmet Hoca stüdyo konuğu idi. Gündemi epey meşgul eden cübbesiz, deniz fotoğraflarını açıklamak için canlı yayına çıkmıştı. Buraya kadar her şey normal. Normal olmayansa Cübbeli Ahmet Hoca’yla söyleşiyi Defne SAMYELİ‘nin değil de bir başkasının gerçekleştirmesiydi. Üstelik yan stüdyoda… Sebebi ise Cübbeli Ahmet Hoca’nın, kadın olduğu için SAMYELİ ile yüz yüze söyleşi gerçekleştirmek istememesi. Defne SAMYELİ’nin söylediğine göre Hoca’nın öğrencileri bir kadın sunucuyla gerçekleştirilen bu programı seyredemeyecek, böylece de Hoca’nın açıklamları doğru yerlere ulaşamayacakmış. Yayıncılık hayatımda -kadın- olduğum için ilk defa böyle bir şey yaşıyorum, umarım son olur. demeyi de ihmal etmiyor Samyeli, sanki bu haremlik-selamlık uygulama kendi isteği dışında gerçekleşmiş gibi.. Türk televizyonculuk tarihinde, hele ki bir canlı yayında haremlik-selamlık uygulaması sanırım ilk defa olmuştur. İnsanların tercihlerine, kadın-erkek ilişkilerine bakış açılarına saygı duyuyorum. Ancak Cübbeli Ahmet Hoca’nın yerinde bir başkası oslaydı Defne SAMYELİ bu uygulamayı kabul eder miydi? Elbette ki hayır! “Ne münasebet!” diyerek böyle bir teklifi hem onca yıllık mesleki tecrübesine hem şahsına hem de sahip olduğu cinsiyetie bir saygısızlık kabul eder; konuğu da geri çevirir, söyleşiyi de gerçekleştirmezdi. Ancak işlenen konu güncel ve ilgi çekiciydi. Konuk ise son derece yüksek bir reyting potansiyeline sahipti. Bu diğer kanalların haber bültenlerinin önüne geçmek için de kaçırılmaz bir fırsattı. Bu sebeple Defne SAMYELİ, kendisinden taviz verdi ve Cübbeli Ahmet Hoca ile yan stüdyoda bir başka erkek meslektaşının söyleşiyi gerçekletirmesini sağladı. Başka bir haber sunucusu da aynı tavizi vermekten çekinmeyecektir. Türk Televizyon’unda yayıncılık anlayışı hep reyting uğruna bazı şeylerden taviz vermekle “gelişmiyor” mu zaten?