Browsing Tag

nazım hikmet

e-günlük

Yazı Kültürünün, Mürekkepbalığı Hali

Mürekkepbalığı 1. Sayı

Mürekkepbalığı 1. Sayı

“Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.” (+George Gordon Byron) sözüyle okurunu karşılıyor ilk sayısında Mürekkepbalığı dergisi. ‘Kalem kullanmanın bir “incelik” olduğuna inançla’ kaleme aldığı ilk merhaba yazısında, Türkiye’nin ilk yazı kültür dergisi çıkarma serüvenini heyecanlı cümlelerle anlatan Özge Dinç (ki aynı zamanda derginin yayın yönetmeni); “Yola yeni çıktık… Bir kâğıda herhangi bir tarihte derdini dökmüş herkes bizim kardeşimizdir.” diyor.

Ulusal bir gazetenin onlarla yaptığı söyleşi sayesinde haberdar oldum Mürekkepbalığı’ndan ve ilk sayıların konu başlıkları da dikkatimi çekince e-posta yazıp incelemek üzere sayıları göndermelerini rica ettim. Büyük bir nezaketle birkaç gün içinde çiçeği burnunda derginin ilk iki sayısını elime ulaştırdılar ve iki haftadır Mürekkepbalığı’nın mürekkebine bulanmış durumdayım.

Öyle ki birinci sayının sayfaları arasında dolaşırken Piraye‘nin Nazım Hikmet‘in defterlerinin başına yazdığı mektuplardaki “Bir defter al, her gün duyacaklarını yaz. Eminim mektupların kadar güzel olacaktır.” cümlesi karşısında mest oluyorum; Meydan Larousse lügat ve ansiklopedisinin hikayesi karşısında duygulanıyorum.

Birgül Ergev Akkoca, o efsanevi ansiklopedinin yıllar önceki (1970 – 73) yazılma  sürecine dair anılarını paylaşıyor; Hakkı Devrim‘in Nazım Hikmet’le ilgili iki yüzlülüğünü yaşanan bir olayla özetliyor; ansiklopedinin tamamlanmasıyla ödül olarak eşiyle kendisine verilen 12 ciltlik iki takım Meydan Larousse’u hemen sattıklarını ama yıllar sonra okul çağındaki çocuklarına lazım olunca dışarıdan parayla satın almak zorunda kaldıklarını anlatıyor.

Microsoft Word’de yazı yazarken en çok kullandığım Georgia ve Verdana fontlarının +Matthew Carter tarafından tasarlandığını ve tasarım hikayelerini öğrenirken Orçun Üçer‘in “Her kitabı, öyle çerez köşe yazılarını okur gibi bir çırpıda okuyup kenara fırlatamazsın. Bazı kitapları okumak için ehliyet gerek.” sözlerine katılmadan edemiyor; “Kitap, kalemsiz okunmaz!” ifadesinin altını hemen çiziyorum.

Burçin Aydoğdu, ‘Kul’ sözcüğünün kökenine kadar inerken ‘kullanmak’ sözcüğü ile arasındaki bağı gündelik hayatta çok sık kullandığımız şu ifadelerle açıklıyor:

“Bilgisayar kullanıyorum” dediğimizde, aslında “Bilgisayarı kendime kul ettim” demiş oluyoruz ya da “araba kullanmak” arabayı kendine kul etmek anlamına geliyor.

Her sayfası sürprizlerle dolu Mürekkepbalığı bu defa bir Berber Dükkânı‘nda Serap Aykut‘u karşıma çıkarıyor. Erkek berberliği yapan bir kadından ilk defa haberdar oluyorum; üstelik bir yazı kültür dergisinde yazarlık yapan bir erkek berberi o. ‘Erkek tembelliği’nden bahsediyor Serap; “Zira kaç erkek berberi gördünüz ikinci kat ve üzerinde yer alan. Düz ayak olmalı, hatta göz hizasında… Yoksa merak edip kafalarını kaldırmazlar” diye de örnekliyor. Derginin ikinci sayısında da yine yazıyor; bu sefer daha 17’sinde bir erkek berberinde (kuaför değil özellikle berber diyor) çalışmaya nasıl başladığını, ilk tıraşını nasıl yaptığını anlatıyor.

Mürekkepbalığı 2. Sayı

Mürekkepbalığı 2. Sayı

Derginin ikinci sayısı Ryyan Conners‘in 2013 yılına ait ‘Bir Uçuş Hikâyesi’ adını verdiği çalışmanın yer aldığı etkileyici kapağıyla karşılıyor bizi. Alfabe için ‘a’ harfinin, bir insan için imza ve parafın ne kadar önemli olduğunu okurken Oğuz Atay‘ın “Beyaz Mantolu Adam” adlı bir film çektiği ama o filmin Atay’ı bile şaşkına çevirecek şekilde ortadan kaybolduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Yılmaz Güney‘in ricaları üzerine Arkadaş filminin ilk üç dakikasında yer alan diyalogların Oğuz Atay imzasını taşıdığını, daha fazlasına da yanaşmadığını öğreniyoruz.

Bir Sokak Kitapçısının Teşvikiye Hatıraları‘nı anlatan Mehmet Çelik (ki aynı zamanda derginin yazı işleri müdürü) Nejat İşler‘in 1991 yılında Hadi Çaman Tiyatrosu önünde kitap tezgahı açtığını paylaşıyor ve İşler’le ilgili o dönemki izlenimlerini şu cümlelere döküyor:

“…Nejat’la sohbet etmek çok güzeldi ama  arada uzun sessizlikler olurdu. Bazen durup uzaklara bakardı, yüzünde tuhaf bir ifade belirirdi. Ne düşündüğünü bilemezdim, belki teselli etmek gerektiğini anlardım. (…) Ölüm üzerine çok kafa yorduğunu söylemişti bir akşam. (…) Bir gün başından çıkarmadığı şapkasını sormuştum. Çok sevdiği dayısına ait olduğunu söylemişti. Sonra eşya ve insan arasındaki bağları konuşmuştuk. Nejat İşler’in tuhaf bir çekiciliği vardır. Karşı kaldırımdan Nejat’ı görüp tezgaha gelen kadınlar görüyordum. Böyle zamanlarda hep gülümserdi.”

Dünyaca ünlü Penguin Books‘un klasikleri arasında yer alan ilk Türk edebiyatı kitabı, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmuştur; Özge Dinç yazısında tüm detaylarıyla anlatır dünyaya Tanpınar’ı tanıtacak bu önemli gelişmeyi. O satırlar arasında arkadaşı Güzin Dino, ‘Tanpınar’ın piyes yazmak isterken bunu beceremeyip “Ben çok aptalım. En iyisi roman yazayım” diyerek Saatleri Ayarlama Enstitüsü ‘nü ortaya çıkardığı’nı anlatır.

Biz bunları okurken sayfalar arasında ‘Oku’ sözcüğünün kökenine ineriz; tıpkı bir önceki sayıda ‘Kul’ sözcüğünde olduğu gibi. Burçin Aydoğdu, Orhun Yazıtları‘nda Bilge Kağan‘ın kullandığı ‘Okıglı’ sözcüğünden bizi alıp ‘oku’ anlamına gelen ‘İkra’ emrine götürüyor. “Kur’an” kelimesinin “okunacak, okumaya yarayan, okunması gereken” anlamına geldiğini, “okumak” kelimesinin sadece kutsal kitabın ilk kelimesi olmadığını aynı zamanda ona adını da verdiğini anlatıyor. Hatta “Okul” sözcüğünün Cumhuriyet’in ilk yıllarında (1934) Urfa ağzında yer alan ‘Okulası’ şeklinde kullanıldığını “Siyasal Bilgiler Okulası” örneğiyle hatırlatıyor.

Türkçe (F) klavyenin mucidi İhsan Sıtkı Yener‘le yapılan söyleşiyi okuyunca elimdeki Q klavyeyi bir kenara bırakıp gidip F klavye edinme ihtiyacı hissettim; Abdülaziz‘in kurşun kalemle yazmayı daha çok sevdiğini; onu tanıyanların da kalender meşrebine kurşun kalemin daha uygun düştüğünü belirttiklerini okuyunca aynı zevke kendim de sahip olduğum için içten içe gururlandım.

Günlerce elimden düşüremediğim ve her sayfasından bir şeyler öğrenip notlar tuttuğum bu dergiyi bir edebiyatçı olarak blogumda paylaşmak istedim. Bu hayali gerçeğe dönüştüren ve bu gerçekte emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Merak eder ve hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz Mürekkepbalığı dergisinin +Bloguna ve +Facebook sayfasına göz atabilirsiniz. 

[Sosyal Ağlarda TAKİP ET]

e-günlük

Hâmid’in Lüsyen’i

Lüsyen, kardeşim İbrahim ve Kader’in bana doğum günü hediyeleriydi. 532 sayfalık bu biyografik roman, en uzun sürede bitirdiğim kitaplardan biri oldu. Romanı bu kadar uzun sürede bitirmem, yazarının sıkıcı üslubundan kaynaklı değildi. Öyle ki Can Dündar‘ın konuşma dilini de yazı dilini de beğenirim. Vakitsizliği bahane edebilirim ama sanırım en çok da Lüsyen’den ve Şâir-i Âzam Abdülhak Hâmid‘den ayrılmak istemedim.

Can Dündar, romanı 2010 yılında tamamlıyor. Tamamlayana kadar sakallarını kesmeme kararı alıyor. Kitabın kapak fotoğrafı Lüsyen’in İstanbul Aşiyan Müzesi’nde yer alan portesinden oluşuyor. Romanı tamamladığınızda ise safyalarca okuduğunuz büyülü aşkın kahramanının sadece toprak yığınından ibaret, mezar taşı bile olmayan kabriyle karşılaşıyorsunuz. Başında Can Dündar. O bile, devrin en büyük şairinin yolculuğunda hep yanında olmuş, Atatürk‘ten büyük övgüler almış ve memleketini yeni Türkiye’ye feda etmiş Lüsyen’in mezarını bulmakta güçlük çekmiş.

Onlar çoğu zaman baba – kız kimi zaman da birbirlerine tutkuyla bağlı iki sevgili. Fedakarlık üzerine kurulu bir aşkı, asrın en büyük şairlerinden birinin özel yaşamını ve Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar edebi ve siyasi önemli olayları okumak isteyenler için Lüsyen, kesinlikle ikinci defa daha okunma isteği uyandıracak bir eser. Edebiyatla yakından uzaktan alakası olan herkes için de Tevfik Fikret‘in, Nazım Hikmet‘in, Mehmet Akif‘in, Yahya Kemal‘in, Necip Fazıl‘ın ve daha birçok edebi şahsiyetin birer geçit töreni olacak bu kitap. Dönemin en ünlü kalemlerinin teker teker ölümlerine tanıklık edeceğiz Hamid’le ve bir tek o kalacak bizimle. Sonra ne o ne de Lüsyen… Elinizde acılarla, sıkıntılarla ve hep bir özlemle geçen aşk yıllarının 500 küsur sayfalık hatıraları kalacak.

Lüsyen’de çok daha fazlası var. Her sayfada sadece Abdülhak Hamid ile ilgili değil devrin edebi ve siyasi konuları ile ilgili de çok önemli detaylar yer alıyor. Bunları bize yer yer Can Dündar, yer yer Lüsyen anlatıyor. Hepsi gerçek mektuplardan ve derin araştırmalardan derlenmiş cümleler. Öyle ki bu hazine değeri taşıyan kitapta İnci Engünün‘den Zeynep Çağlıyor‘a, Cevat Çapan‘dan Mustafa Tatcı‘ya kadar önemli isimlerin de kontrol ve düzeltmeleri yer alıyor.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni RSS abonelik

e-günlük

YÜZYILIN AŞKLARI

Yaşaya geldikleri hayatlarını hiç düşünmeden terk ettiler. Ailelerini kaybetme pahasına arkalarına bakmadan yeni bir sevdaya yelken açtılar. Sırılsıklam aşık oldukları kadın ya da erkeğin uğruna canlarını feda ettiler. Ama hayal ettikleri büyülü aşkı hep yarım yamalak yaşadılar.

Can DÜNDAR‘ın, Adnan MenderesAyhan Aydan aşkından, NâzımPiraye aşkına, Yılmaz GüneyFatoş Güney aşkından, Yıldız KenterŞükran Güngör aşkına kadar ülke gündemini meşgul eden pek çok sevdayı konu edindiği “Yüzyılın Aşkları” kitabından bahsetmeyeceğim. Orada bahsi geçmeyen bir ayrıntıya değineceğim sadece.

İsmini vermeyeceğim ama bu yazıdaki ismi Celal olsun. Canım kadar sevdiğim Celal abimle 45 dak. süren bir telefon görüşmesi gerçekleştirdik birkaç saat önce. Dertliydi, mutsuzdu ve büyük bir çıkmazdaydı. Uzun bir süredir hayatında bir kız var, ortak hayaller kurduğu. Seviyor, seviliyor… Ancak Celal abinin annesi bir türlü kabul etmiyor, onaylamıyor onların sevdasını. Bu konu her açılışında ortam gerginleşiyor, işler iyice sarpa sarıyor. Ve Celal abim, derin bir ümitsizliğe gömülüyor, her geçen gün.

Ana-baba rızası olmadan gerçekleştirilen evliliklerin ömrü de, huzur durumu da bilimsel olarak “olumsuz” olarak tespit edilmiştir bugün. Zorluklar yaşanıyorsa, itiraz sesleri yükseliyorsa “bunda bir hayır vardır” demek en doğrusu sanki. İşte bütün bunlar konuşulurken telefonda, “Yüzyılın Aşkları”nda insanın yüreğini kabartan efsanevi aşk masallarında atlanılan bir detay geldi aklıma:

Kitapta bahsi geçen 10 “ateşli aşkın” kahramanlarının çoğu ailelerini, sevdaları uğruna terk etmişler; sevdiklerini geride bırakmışlar, alışageldikleri hayatlarına veda etmişlerdi. Çoğu, arzu ettikleri “büyülü sevdayı” yaşayamadı. Ya aldattılar, ya aldatıldılar, ya hasret çektiler ya da süründüler… Ailesini hiçe sayıp sevdaya yelken açan yürekler nedense ömürleri boyunca gülemedi… Ama kitapta bu ayrıntının altı hiç çizilmedi.