ibrahim meriç « …bir e-lektronik yaşam projesi

2008′in ilk 6 ayında asker ocağında oluşuma sık sık TTNET kesintileri ve aniden öğretmen olmanın getirdiği yoğun çalışma temposu eklenince e-vren günlüğü, geçmiş yıllara göre durgun bir yıl geçirdi. Ancak, askerlik sonrası hayalimdeki fotoğraf makinesi Canon 450 D’ye sahip olmamla beraber en renkli e-vren günlükleri de ortaya çıkmaya başladı.

2008 yılında 44 kişisel fotoğrafla desteklenen 146 e-günlüğün yayınlandığı ve 7 MisAfiR KaLeM’in renklendirdiği e-vren günlüğü toplam 93.100 kişi tarafından 146.840 defa ziyaret edildi.

Mayıs 2008‘de suskunluğuna son veren e-lektronik yaşam serüvenimde yer alan ve notu tutulamayan pek çok gelişmeyi daha önce yazılarda kullanılmamış sembol fotoğraflarla e-vren yıllığı 2008‘de sıralamaya çalıştım.

e-yaşam serüvenini yakından takip edip de acaba arada ne kaçırdım diyenleri ve belki benim adım da geçmiştirdiye merak edenleri şöyle ağırlayalım: {Devamını oku}


Telaşlı hazırlıklar, kalabalık iftarlarla dolu bir haftasonu geçirdim. Hele pazar günü sürekli bir yerlere yetişmekle geçti. Gelenler, gidenler, gelemeyip gidemeyenlerle dolu bir haftaydı bu hafta :)

Blogu bu ayki MisAfiR KaLeM‘im sevgili İbrahim’in o çok güzel yazısına emanet etmişken, ben de bir taraftan Avrupa Gönüllü Hizmeti ile ilgili iyice araştırmalara daldım -ki Kasım’da Ulusal Ajans’ın AGH için Ankara’da 70 kişiye özel bilgilendirme eğitimi için başvuru almaya başladığını öğrendim- diğer taraftan da sanal alemdeki dünyamın yeni mekanındaki yeni şekli üzerinde kafa yordum.

Önemli bir not: Bugün canım kardeşim İbrahim ve manevi kardeşim Fatih‘in doğum günleri. Henüz gün ışımadığı için önce buradan her ikisinin doğum günlerini kutluyor, onlara hayırlı bir ömür diliyorum. Uyandığımda günü yarılamış olma ihtimalim son günlerde yüksek de :)Son bir not: Akülü Araç Kampanyası için son gün 20 Eylül’dü. Detaylarını Kalemhane‘den alır almaz buradan paylaşacağım. Sanırım 1-2 gün daha son bağışlar için beklenilecek.
.
.

{Eylül ’08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır.}

 

Benden aşk’ın tarifini istemişti biri. Yemek tarifi ister gibi aşk’ın tarifini istemişti. Oysa yoktu aşk’ın tek bir  tarifi. Her gönülde farklıydı aşk. Benim için aşk’ın tarifi bir bakışının dilencisi olmaktı, onun içinde olmadığı tek bir hayalimin olmaması ve Son Nefes’ime kadar, kalbimin atışı durana kadar dudaklarımda onun adının olmasıydı özetlemek gerekirse bendeki aşk’ı. 

Mecnun Leyla’sının mezarı başında o’na şöyle seslenir. “Simanı unuttum ama hasretinin acısı yüreğimde sonsuzdur.” Mecnun için de farklıydı aşk’ın tarifi yüreğinde hissederken ayrılığın, hasretin, yokluğun acısını. Hep düşünmüşümdür! Mecnun ile Leyla’nın hiç msn adresi, mesaj atacakları cep telefonu, birbirlerine resim gönderecekleri eposta adresleri olmadı. Onların iletişimleri kalpten kalbe, gönülden gönüle idi. Ya bizler? Bizler mahkum ettik duyguları e-postalara. Sağdan soldan bulduğumuz resimleri, şiirleri gönderdik sevdiğimize; sanki içimizde kalmamış gibi bir tek kelime.  

Ya elvedalar! 

Elvedalarda aslında çok ince bir nokta var bizim göremediğimiz ya da görmek istemediğimiz. “Elveda” demek, “ben hayatıma yeni birini katıyorum ve/veya katmak istiyorum”; “elveda” demek, “bakmaya doyamadığın gözlerime başka gözlerin bakmasını istiyorum”; “elveda” demek, “dokunmaya kıyamadığın saçlarıma bir başkasının dokunmasını istiyorum” demekten başka nedir? Elveda ihanetin ilk adımları değil midir? 

Oysa verilmiş şiirler, sözler vardı hatta kurulan hayaller. Canım, efendim bir tanem! Kocaman evimiz olsun, çocuğumuzun odası da pembe olsun. Neden pembe? Kızımız olacak ya. Allah sağlıklı sıhhatli versin de ne olursa olsun. Yok, yok ben kız istiyorum. Tamam o zaman siparişi veriyorum tövbe tövbe. Canım, efendim, aşkım. Beni çok sev olur mu? Ben, ben seni hep çok sevdim bir tanem.  Canım. Ne? Ne mi? Efendim bir tanem. Ben senin neyinim? Sen benim hem bugünüm hem de yarınımsın. Hayaller, sözler bir anda yok olup gidiyor bir elveda kelimesi ile. 

Son olarak. Sevgilerinizi şüpheler üzerine değil de güven üzerine kurunuz. Kanıtlanmamış bir şey üzerinden karşınızdaki insanın üzerine gitmeyin. Sevdiklerimizde mükemmelliği arasak da unutmayalım ki kimse mükemmel değildir. Sevdiklerimizi doğrularıyla yanlışlarıyla sevelim. Sonuçta doğrularla yanlışlarla her şey biz insanlar için.

—-
e-vren günlüğü’nün Eylül MisAfiR KaLeM‘i İbrahim MERİÇ 1974 Giresun doğumlu. Bir zamanların internet fenomenlerinden biri olan, yazılarıyla blogcu camiasını kasıp kavuran Meriç,  sanal alemde onemsiziletilerim.com adresinde yazmaya devam ediyor. Çok sevdiği bir arkadaşının soyadını alıp internet dünyasında kendisini İbrahim Meriç olarak kabul ettirmesine rağmen yazılarında kendi fotoğraflarını kullanmaktan çekinmiyor. Özel bir şirkette müşteri hizmetleri departmanında görev yapıyor.


Aynen böyle diyordu Kanal 1 Ana Haber Bülteninde: “Yıllardır gün görmeyen ülkenin Güngören’i bugün kan ağlıyor!” Bulunduğumuz coğrafi koşulların, sahip olduğumuz zenginliklerin faturasını ağır ödüyoruz milletçe. Böyle geldi, böyle gidiyor. Ne terör bırakıyor yakamızı ne de diğer dünya ülkelerinin entrikaları. Cuma’dan bu yana yaşadıklarımın hangisini bloga taşıyacağımın kararını veremezken, İstanbul’da patlayan 3 bombanın yüreğimizdeki tesirine değinmemek olmazdı. Hakkari’de, Adana’da, Trabzon’da ya da İstanbul’da da patlasa, adeta hepimizin evinde patlıyor o bombalar. Ateş düştüğü yeri yakıyor elbet ama ateş her düştüğünde Türk miletinin canı da acıyor. Bu ülkenin çok sancılı bir dönemden geçtiği kesin. Bütün bu sıkıntıların büyük bir ferahlığa gebe olduğuna dair inancımı kaybetmek istemiyorum.

Cumartesi sabahı İzmir’deyim. Saat 10.30′da İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ndeyim. Çok düzenli, pırıl pırıl ve biraz da İngilizce yüklü bir üniversite. Saat 14′te teleferiğin tellerinin gölgesindeki Balçova’dan ayrılıyorum.

Alsancak… Murat‘la İzmir’de ilk defa buluştuğumuz cami… Hemen bu vesileyle Murat’a bir telefon… Ve İzmir kömürde sandviç… Adı öyle olsa da, ben bunu ilk Denizli’de Fatih’in sayesinde keşfetmiş, müptelası olmuştum. Kömürde Sandviç’e bir de kumru derler bizim Aydın’da. Lezzeti hamburgere 10 basar :) {sandüviç ya da sandiviç değil, sandviç}

Sevinç pastanesi… İzmirli olmak, İzmir’de yaşıyor olmak gerekmez Sevinç Pastanesi önünde birini beklemek için. Kainatta bir tek uzaylı dostlarımız kalmıştır sanırım Sevinç Pastanesi önünde biriyle buluşmayan :)

Kadrajda Evren Aydın var… Sonra objektifte, Canon’un önünde arkadasında, sobetin içinde, paylaşımın merkezinde, samimiyetin deklanşöründe de Evren var. Aynı isimdeyiz, aynı model fotoğraf makinesini kullanıyoruz, üstelik bunları aynı dönemde aldık. Benim soyadım İzmir değil ama onunki Aydın. Yani bu kadar ortak yönümüz var :)

Bu arada hayatımda tanıdığım ilk Evren, 2004 yılında İstanbul’da Gençlik Konseyindeki Evren Ergeç‘ti. 4 yıl tekti. Askerde Evren Berkay‘la tanıştım. Benim 24 kısa dönem arkadaşımdan biriydi. İkinci Evren’le de gayet iyi anlaşıyorum. Nolduysa bu askerden sonra oldu zaten. Hayatımda bir Evren patlaması yaşadım. Evren Berkay’ı, bu yazının konusu Evren Aydın takip etti. Hemen ardından da gönüllü koordinatörü dördüncü Evren’le tanıştım Aydın’da :) Nadir bulunan bir isim olduğu için midir nedir, sayısı ve niteliği önemli oluyor adaşların :) İsmimi çok seviyorum, benimle aynı ismi taşıyanları seviyorum, ismimi sevip beni sevenleri de… :)

Bol fotoğraflı, bol sohbetli, Kızlar Ağası Hanı‘nın dalgın kızından Kemalpaşa‘nın şovalyesine kadar bol konulu İzmir’in deniz kokusunun yanında Yasemin Hanım’ın paylaşımları, “akıllandım” diyen arkadaşımın cümleleri ve hemen ardından İbrahim Meriç‘in konuşmaları beni öylesine derinden etkiledi ki… e-vren günlüğü’nün 4. yılı beraberinde ne çok gerçeği ve güzelliği beraberinde getirdi. Haftasonunun unutulmazlığı “dost”ların varlığı sayesindeydi.


Fotoğraf: Evren Aydın Mekan: Kızlarağası Hanı Tarih: 26.07.2008