Browsing Tag

Fransız Kültür Merkezi

e-günlük

Yüz Kumbarası Fotoğraf Sergisi ve İlginç Detaylar

Yüz Kumbarası Sergisi'nden...

Yüz Kumbarası Sergisi’nden…

Muammer Yanmaz‘ın liderliğinde 2011 yılında başlatılan Yüz Kumbarası fotoğraf projesinde 40 fotoğrafçı 2 yıl boyunca belirledikleri 40 önemli ismin portre fotoğraflarını çekerek önemli bir görsel belleğe imza attılar. 1.600 kişinin portrelerinden oluşan sergi, proje başladıktan tam dört sene sonra nihayet görücüye çıktı. Ben de Fransız Kültür Merkezi sergi salonundaki Yüz Kumbarası sergisini dolaştım; projede yer alan bazı fotoğrafçılarla konuşarak projeye dair önemli bilgileri not ettim.

Yüz Kumbarası Niçin 4 Yıl Sürdü? Devamını Okuyun

e-günlük

Coşkun Aral ve Savaş Fotomuhabirliği

İstanbul’a geldiğimden beri Fransız Kültür Merkezi’ne ikinci ziyaretim {ilki şurada} Coşkun Aral‘ın ‘Savaş Fotomuhabirliği’ üzerine söyleşisini dinlemek için oldu. Aral, yine kendisi gibi savaş fotomuhabiri olan Alfred Yaghobzadeh‘le birlikte meslekî deneyimlerini ve tanıklıklarını paylaştı.

Gazeteciliğe, doğduğu şehir Siirt’te yerel gazete Mücadele’de 15 – 16 yaşlarında yaşlarında ilk adımı attığını anlatan Aral, daha sonra İstanbul’a gelerek kendi tabiriyle ‘küçük muhabirlikler’ yapmaya oradan da sokak savaşlarının ortasında kaldığı Gün gazetesinde stajyer fotomuhabirliğe geçiş yaptığını söyledi. Aral’a göre onu Türkiye’ye tanıtan ilk olay 1979 yılındaki 1 Mayıs gösterileriydi. Taksim’deki 1 Mayıs olaylarını görüntüleyen Aral’ın çektiği fotoğraf onun gazetelerde yayımlanan ve ses getiren ilk karesiydi.

Suriye’de Korkunç Şeyler Gördüm!

Aral, 1982 yılında Sipa Ajans’ın gerçek fotomuhabir kadrosunda çalışmaya başlamasıyla profesyonel gazeteciliğe de başlamış olduğunu söyledi. İran’ın Lüban’daki savaşında bulunduğunu ve orada şahit olduğu vahşet karşısında, fotomuhabirliği bir kenara bırakıp insan olmaktan utandığını anlattı.

1 ay önce Suriye’ye gittiğini ve orada korkunç manzaralarla karşılaştığını söyleyen Aral, insanoğlunun bir tarafta NASA’ya gittiği ama diğer tarafta da aynı insanoğlunun silahla, teknolojiyle binlerce insanı öldürdüğü tezatlığına dikkat çekiyor. Ve ekliyor; Suriye’ye tekrar gidip ölme riskini almaya gerek yok, zaten oradaki militanlar ve gençler cep telefonlarıyla her şeyi görüntüleyip dünyaya servis ediyor, üstelik bedava!

Aral, büyük zorluklarla baş ederek ve herkese nasip olmayacak tecrübeler edinerek bugünkü noktaya gelmiş. Artık çok sağlıklı yürüyümediğini bu yüzden de iç savaşların olduğu yerlere gidemediğini belirtiyor. Öyle ki meslek yaşamı boyunca Afganistan’da üç kez yaralanmış, Hizbullah tarafından kaçırılarak rehin tutulmuş, ölümlerden dönmüş, cezaevinde yatmış. Hatta gerçekten aç kaldığında bir hamamböceğini bile yemek zorunda kaldığını aktaran Aral, yine de savaş fotomuhabirliğini sevdiğinin altını çiziyor. ‘Bu iş para kazanmak için yapılmaz, hatta para bile kaybedersiniz!’ diye de ekliyor.

Aral’ın Meslek Yaşamında En Üzüldüğü Olay!

“Bütün savaşlarda fotoğraflara sansür vardır” diyor Aral ve dünyadaki hiçbir ordunun fotomuhabirlerin görüntülediği gerçek çirkin fotoğrafları görmek istemediğini belirtiyor.

Mesleki yaşamı boyunca en unutamadığı hatırasının ne olduğu sorusuna Aral’ın verdiği cevapla birlikte yazımın bu kısmından sonrasında ben aradan çekiliyorum ve Aral’ın 1 saati aşan konuşmasında tuttuğum notları onun ifadeleriyle paylaşıyorum:

“Kaybedip de en çok üzüldüğüm fotoğraflar öldürülen Nikolay Çavuşesku’ya ait. Çavuşesku’nun fotoğraflarını ikiye böldük. Filmlerin bir bölümünü götüren arkadaşımızın uçağı düştü. Diğer yarısı gazeteci bir arkadaşımızdaydı. Macaristan girişinde korkudan benim ve diğer 10 – 12 gazetecinin tüm filmlerini trenden aşağı attı. Bir döneme ilişkin bütün fotoğraflar gitti.”

“Savaş fotoğrafçılığında olay sadece oralara gidip bir şey çekmek değil çektiğiniz filmin zamanında bir yere varması. Bir de aktüalite çok önemli. Sizin çektiğiniz görüntüleri çok büyük dergiler “kullanacağız” diyorlar ama aynı gün inanılmaz bir olay oluyor ve sizin olaydan kimse bahsetmiyor ve o olay bitiyor.”

“Biz Rambo değiliz; ne donanımımız var asla silah taşımayız asla ! Ama taraf değiliz!”

Gözümün Önünde İnsan Eti Yediler!

Gözümün önünde Liberya’da insan eti yediler; bir de buyur ettiler. İki tane freelance İngiliz genç fotomuhabir “ya gelsene çekelim filan” dediler; “yok” dedik. Çünkü savaşlarda bir egzisyonist aşama var; insanlar teşhir ederler yaptıkları katliamı, vahşeti. Bir de Afrika’nın kendine özgü bir anlayışı var. Ritüel anlamda insan etini, düşmanının etini yediği zaman gücünü alırsın. Savaşlar bu fırsatı verirler. Basının da bunu aktarması insanlara ayrıca bir güç verir; o yüzden bizim nerede hangi noktada ne kadar süre kalmamız gerektiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.

Çocukluğum Silahların İçinde Geçti!

Çocukluğumdan beri meraklıyım. Meraklıyım deyince her şeye meraklıyım. Var olan kainattaki her şey benim merakımızı cezbeder. Çok sağlıklı büyümemişim. Siirt’te doğdum İstanbul’a geldim. Ama Siirt coğrafyasında, benim çocukluğum sırasında silahlı insanlar vardı, o zamanlar eşkıya deniyordu. Yine arabalardan indiriliyorduk, yine silahlı insanlar vardı. Bizim bir un fabrikamız vardı; ordunun öğütülecek buğdayını getiren askerler bizim evi de korurlardı o zamanlar. Böyle bir çocukluktan sonra silaha pek uzak değilim. Babama bir kere suikast düzenlendi. Yengem kurtardı onu, ben o zamanlar anlamadım silah niye patlıyor. Çünkü seyrettiğimiz filmlerdeki silah sesiyle duyduğumuz sesler farklıydı.

İnsanlar Mermilerden Şemsiyelerini Açıp Korunuyordu!

İstanbul’a geldiğimde üniversite dönemimde olaylar patlak verdi. 12 Mart’ı ailemden bazı insanların cezaevine girmesini; evlerin, sokağın basılmasını, silahlı askerlerin eve girişlerini gördüm. Ama ilk silahlı çatışma olayını Beyazıt’ta, İstanbul’un en büyük meydanı, silahlı bir çatışma oluyor; inanır mısınız insanlar şemsiyelerini açıp mermilerden korunuyordu. Bunun fotoğrafları var. Silaha karşı şemsiyesini açma şimdi böyle bir ortamda hiç tanımadığınız bir şey çünkü sizin gördüğünüz sinema filmlerinde çat çat benzeri sesler duyarsınız. Snaper dediğiniz şey çat çat sesi de çıkartmıyor sadece vücudunuzdan kopan bir parçanın sesini duyuyorsunuz.

Saddam’ın İlk Toplu Katliamı 12 Türk’tür!

Biz, şiddet içinde doğup büyüdüğümüz için o şiddet sarmalını daha rahat kanıksamamızı sağladı. İleri ki yıllarda daha keskin savaşlara gittiğimde örneğin İran’a gitmiştim ilk kez; pek bir şey görmedim; Irak’a gittim 12 Türk’ün cenazesinin Türkiye’ye getirilmesini sağladım. Irak topraklarında Saddam’ın yapmış olduğu ilk katliamlarından biri 1978’de. İlk cesetleri orada gördüm; toplu halde kurşuna dizilmiş insanların cesetleri.

coşkun aral

Doktor Olmayı Çok İstedim!

Benim kafamda hep o zamanlar işletme’ye girmiştim ama doktor olmak vardı. Sınırsız doktorlar lafını duyduğum zaman hep kafamda acaba tıp’a girebilir miyim diye ama ne yazık ki Türkiye’deki üniversite yerleştirme sistemi beni o puanlarla işletme’ye götürdü. Çünkü garip bir yerleştirme sistemi var. Doktor olmak istemeyenler de tıp’a girdiler.

Çok İyi Bir Fotoğrafçı Değilim!

Kafamda hep bir olaya tanık olan zor koşullarda insana ulaşmayı, insanın doğasına yakınlaşmayı düşünen bir meslek vardı. Ben de fotoğrafçılığı çocuk yaşta öğrenmiştim. Çok iyi bir fotoğrafçı değilim ben çok açık bir şekilde söylüyorum, Alfred kadar güçlü bir fotoğraf hiçbir zaman çekemedim. Bunu açıkça söyleyeyim muhteşem fotoğraflarım yok. Bozuk saat gibi doğru yerde doğru zamanda olduğumda çekilen fotoğraflar var. Ama kafamda hep bir gazeteci bir haberci bir doktor bir gezgin olma vardı. Çocukluğumda hep düşünmüştüm. Ama gezginlik dediğiniz zaman tatil köylerine gidip önceden her şeyin tasarlandığı değil hakikaten sorunlu yerler; insanların ulaşamadığı yerler; farklı yerler; ötekilerin mekanı ve bunlar beni bir süre sonra o mekanlarla buluşturdu.

Açlıktan Hamamböceği Yedim!

Ağladığım oldu, açlığı tanıdım, bir hamam böceğini elimi kapayıp ağzıma koyduğumu hatırlıyorum Afganistan yolunda. Gerçek anlamda açlık bu; Ramazan’daki 10 saatin sonunda iftar olan açlık değil. Yani açlıktan gözü dönme. Mesela şu anda benim korkum Türkiye’de şu anda var olan 650 bin 700 bin Suriyeli’nin açlıktan gözü döndüğünde ne yapar; çünkü her şeyi yapar insan!

Ben Bir Akbaba Değilim!

İşte savaşlar bize bunu veriyor. Alışma diyemeyeceğim ama sizin zaten insana bakışınız doğaya bakışınızda o olay var. Ben bu işi emekli olduktan sonra bırakacağım diye bir şey yok. Önemli olan bizim bu heyecanı duymamız. Bu heyecanın karşılığı ne bir villa ne bir özel uçak onun dostu bunun yakını olmak değil bizzat yaşamak! Bu bize karşılığında bir şey karşılığı verilen değil biz haz alayım, hiç o kadar mazoşit değiliz ama bu meslek tekrar doğsam belki daha sağlıklı kalmanın yollarını bulup şu anda yürüyemediğim için çok fazla gidemiyorum. Çünkü yürümeme olayı savaşlarda bir dezavantaj. Bırakın sizi, size eşlik eden insanların hayatlarını da tehlikeye atıyorsunuz. Yine bunu yapardım. Ama ben bir akbaba gibi değildim. Hiçbir meslektaşım akbaba değil. Çok yanlış yorumlanıyor bazen, ağladığımız olur, üzüldüğümüz olur, korktuğumuz olur. Sizler kadar biz de deforme olmuşuzdur. Sizler nasıl birtakım şeylere alışkanlığınız varsa vazgeçemiyorsanız biz de insanı daha yalın daha zor koşullarda görme ve o durumu aktarma ihtiyacını duyabiliyoruz.

Aral, bir dinleyicinin “Gelişen teknolojide savaş foto muhabirliği ölüyor mu? Foto muhabirliğin geleceği ne olacak? Savaş fotoğrafçılığı şiddete bağımlılık yaratıyor. Acaba bu iş bir bağımlılık mı?” sorusuna da şu cevabı verdi:

Kendi açımdan söyleyeyim ben bağımlısı değilim. Ama dünyanın herhangi bir yerinde yakın bir coğrafyada bir şey varsa bunu görmek ve aktarmak oraya gidip acı çekmek istemem niye yaralanayım, niye öleyim ama o acıyı bir farklı bakışla bana ait bir bakışla niye aktarmayayım? Bu sanırım insanda insanı yapan ögelerden biri. Çünkü bir doğum günümüz var, ebediyete gittiğimiz gün var. Ama sizde kalacak bir şey önemli, bir yorum önemli. Ve seçtiğiniz yorum siyahla beyaz kadar çok keskin. Çünkü savaş dışında bizim için salt savaşlar değil kaoslar da önemli. Önceki gece yüreğim Filipinler’deydi. Çünkü bir tayfuna da tanık oldum ben. Bir tayfun dendiği zaman on binin yüz binin üzerinde insan şu anda mağdur. Ben yaşadım Filipinler’de tayfunu. Nasıl olduğunu size basit bir şey söyleyeyim. Büyükada iskelesinde bir geminin Büyükada’nın tepesindeki bir ormana ulaşmasını sağlar tayfun. Buna tanık oldum. Binlerce insanın balıkçıların ağlarıyla denizden köpek balıklarının ağzından kalmış parçalarıyla çıkarılmasına tanık oldum. Bu acıya duyduğum özlem değil. O olayların olmaması için.

 Bu, insanı insan yapan ögelerden biri. Ama savaş da ne yazık ki az gelişmiş toplumların salt savaş değil tabi ki bu gelişmemişliğin mağduriyeti. Tabi ki Amerika’da da kasırga oldu ama farkında mısınız Amerika’daki kasırganın en çok harap ettiği yer yokluğun en fazla olduğu yer oldu.

İnsanoğlunun bir miktarının daha meraklı olması, tanık olduğunu bir şekilde ifade etmesi bu alt fotoğrafla değil video ve cep telefonuyla verdiğiniz mesaj çok etkiliyor. Eğer siz bir etkileşim aracını kullanan kişiyseniz diğer insanlardan farklı olarak risk almayı seviyorsanız bu bir savaş veya kaotik bölge, bir travmatik bölge olabilir, gidersiniz kalırsınız. Risk faktörü savaşlarda çok fazla ama unutmayın savaşlar kadar Antartika’ya giden gezginlerin aldığı risk var. Her meslekte var.

Bugün şu anda fotoğrafı herkes çekiyor, cep telefonu çekiyor ama o fotoğrafı siz doğru bir anlatımla yan yana dizdiğinizde insana bir kurguyla ciddi mesaj veriyorsa fotomuhabirliği eski anlamını yitirdi ama farklı bir misyon verdi. Bizim eskiden çekmek için inanılmaz riskler aldığımız fotoğraflar şu anda uçuşuyor. Ama belki bu savaşı durduracak yarın öbür gün bir muhabirin çekeceği tek bir fotoğraf karesi olacaktır. Henüz çekilememiştir. Amerikan ordusunu ders alırcasına foto muhabirlerine karşı dikkatli olun uyarısını yaptıran 3-4 tane fotoğraftı.

Bugün fotoğraf klasik anlamda bizim yaptığımız şeklini yitirdi.

Unutulmayacak Fotoğrafların Sırrı!

İnsan beynin tarihin ilk çağlarından beri bize aktarılmış bir sürü imaj var, duvar resimleri de, minyatürler, granürler, daha önce çekilmiş fotoğraflar da olabilir; onlar bir yerlerde durur. Gittiğimiz tanık olduğumuz olaylarda diğerlerinden farklı bir şey yapma çabası zaten bizi o farklı ürünlere farklı çalışmalara götürüyor. Hep bir etkileşim söz konusudur ama şimdi yeni teknolojinin çok ciddi olaylarda çok miktarda kamera, telefon, farklı fotoğraf makineleri, başka araçlar görüntü çekiyor ama yine insan aklında kalacak, yer edecek, hafızalardan silinmeyecek fotoğrafı çekmek biraz araştırmaya biraz bu işi bilmeye götürür insanları. Birtakım isimler bugün dünyada savaş fotoğrafçılığında tanınmış isimler bir yere gittikleri zaman evet çok fazla fotoğraf gelmiştir ama onlar daha derin düşünüp o bulundukları ortamda en uygun ışık, en uygun tarz en uygun bakış bunun peşinde koşarlar ve farkı ortaya koyarlar. Tabi bu biraz şansa da bağlı.

Halen dünyada evet fotomuhabirliği sorun yaşıyor daha az fotomuhabir bulunduruyor gazeteler; olaylara daha az insan gönderiyoruz ama elinde bir konu varsa bu kişinin, o konu bir serinin başlangıcı olacak bir biçimde bir olayı anlatmada müthiş şeyler olur. Çıkan seriler, o bahsettiğimiz herkesin çektiği değil orada kafayı takıp biriktirip araştırıp doğru bir izin peşinde olanların oluyor.

Bugün istediğimiz kadar bizi zora sokan teknoloji olsun, istediğimiz kadar rakibimiz olsun başkalarından farklı kılan bir bakışımız mutlaka vardır. Bu daha zorlaştı mı? Bilgi bombardımanının bu kadar olduğu yerde sizinle beraber aynı şeyi düşünen binlerce, on binlerce insan var. Ama yine sizi siz yapan bu işe yorduğunuz kafa, buraya gelinceye kadar geçtiğiniz yollar, o farklılıklara ilişkin bilgiye ulaşmada kullandığınız yöntemler. Ben öylesine fotoğrafçılar biliyorum ki ışığın düşeceği zaman eğer orada kalmaması gerektiğini bildiği bir zamansa bile ölümü göze alır ışığın o yansımasını çeker. O fotoğrafı kafada daha kalıcı hale getiren o açıdır. Savaşlarda illa kan, göz yaşı, kesilen kafa değil öylesine fotoğraflar var ki minicik bir bebeğin ayağı çok anlamsız bir yerde sıkışıp kalmışsa bu anlamsız kalan yer onu korumak için hayatını veren bir anne veya babaysa o acı o yeni doğmuş bebeğin buruşuk cildinin fotoğraftaki ifadesi çok şey anlatır, bir de o ciddi mesajları verir. Bu bizim meslektaşları daha çok zora sokan bir şey. Ama bu meslek dedim ya emekliliği olan bir meslek değil her gün kendini yenilenmeyi gerektiren bir meslek. her gün daha farklılığı düşünecek başka arayışlardan ziyade en iyi yaptığı işi yaparak mesleki yaşamını sürdürmesi gerekiyor.

Fotoğrafı Niye İkinci Plana Attım?

Ben mesela niye fotoğrafı ikinci plana bıraktım? O kriz dönemiydi hakikaten televizyonda anlatımı daha rahat buldum kendi ülkemde. Dünyada televizyonculuk pek o kadar bizim gibi amatörlüğü kaldıracak durumda değil. Ama Türkiye’de televizyon çok daha yeniydi. Çocukluk ve gençlik evresini yaşarken girdim. Yine aklım fotoğrafta merak etmeyin, eğer izliyorsanız belgesellerimizi. O fotoğraf sevdam var, ne kadar başarılı ne kadar değil o da ayrı bir konu çünkü ben çekmiyorum, çeken bir kameraman arkadaşım var, onunla beraber yönlendiriyoruz. Ama o lezzeti koymam lazım ki diğer belgesellerden farklı olsun, yani o imza. O da sizin gece yatarken düşündüğünüz sabah sabah kalktığınızda kafanızda yer almış araştırma isteyen etrafında dolaşmanızı gerektiren hamleler onlar olabiliyor ancak. Bizim mesleğin sonu yok, bir habercinin ister fotoğrafçı olsun ister kameraman olsun ister belgeselci olsun ister sinemacı olsun o anlatım ifade biçiminin sonu yok.

e-günlük

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi; Fransız Kültür Merkezi

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi; Fransız Kültür Merkezi

Dün akşam Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi adlı söyleşiyi dinlemek için Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi‘ndeydim.

Konuşmacılar Michel Setboun (fotoğrafçı, Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı kitabının fikir sahibi ve yazarı) ile Sylvie Dauvillier‘di. (Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı kitabının eş yazarı)

Simültane çevirinin yapıldığı söyleşi yaklaşık 2 saat sürdü. Konuşmacılar arasında en çok görüş bildiren isim Michel Setboun’du. Öyle ki söyleşi boyunca tuttuğum notların büyük çoğunluğu onun konuşmalarına ait.

Fotomuhabirliğin sosyal medya aracılığıyla çoğalan görüntü trafiğiyle karşı karşıya kaldığı günümüzde değişim yaşayan bu iletişim yönteminin çevresinde gerçekleştirilen söyleşide teknolojinin gelişmesiyle fotoğrafçılıkta ve internette demokratikleşmenin yaşandığı vurgusu yapıldı. Ancak bu demokratikleşme birçok  olumsuzluğu da beraberinde getiriyor.

'Fotomuhabirliğin 40 Yılı' Sergisinden

‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı’ Sergisinden

Neredeyse gazetecilerin bile cep fotoğrafları çekmeye başladığı bir süreci yaşıyorken gelişen dijitalleşme insanoğlunu adeta fotoğrafa batırmış durumda. Herkes her yerde cep telefonuyla bile sayısız fotoğraf çekebiliyor ve bunları internetten istediği gibi yayımlayabiliyor.

Diğer yandan sadece vizörden bakarak olayları yaşama ya da yaşadığını sanma durumu da söz konusu. Fotoğraf öylesine yaygınlaştı ve her anı ölümsüzleştirme çabası öyle bir safhaya ulaştı ki olayları sadece vizörden takip etmeye başladık. Bu da korkunç bir durum.

İnsanlar artık pahalı fotoğraf makinelerine ihtiyaç duymadan cep telefonları sayesinde fotoğraflar çekebiliyor ve günde milyonlarca fotoğraf sosyal ağlarda paylaşılıyor. Ortaya çıkan milyonlarca imgenin arasında benzersiz olarak ön plana çıkmak çok zor. Bu zorluğa bir de ajansların fazlalığı ile pazarın çok geniş olması gerçeği de ekleniyor.

Suriye’deki iç savaştan, Mısır’daki halk ayaklanmasından ve Türkiye’deki Gezi Parkı olaylarından çok fazla bilgi ve görsel paylaşıldı ancak aslında güvenilir ve tam anlamıyla ‘bilgi’ içeren çok az paylaşım gerçekleşti.

Sosyal medya ya da daha geniş bir ifadeyle internette yer alan bütün bilgiler son derece göreceli! Saniyede akan binlerce bilgi hiçbir şekilde doğrulanamıyor. Dünya, internet ve sosyal medya mecraları sayesinde ‘anında erişim’ çağını yaşıyor. Yeni yetişen nesil, öylesine başarılı fotoğraflar çekiyor ki onları geleneksel fotomuhabirlerle karşılaştırmak pek de mümkün değil. Daha da ilginci yılların fotomuhabirleri “Belki de bizim bildiğimiz geleneksel fotomuhabirliği bitti” görüşünde.

Tahrir Meydanı’nda, Gezi Parkı’nda yaşanan olaylar sosyal ağlar üzerinden baş döndüren bir hızla ve çokça paylaşılıyor, bilgiler hızla yayılıyor ancak oralarda gerçekten neler olduğunu kimse bilmiyor. İşte bu noktada ‘mobil körlük’ ve ‘vizörde yaşamak’ kavramları çıkıyor karşımıza. Saniyede onlarca haberin aktığı bir dünyadayız, bu dünyaya da biz sebep olduk; sürekli yeni bilgiler akıyor ve bilgi çemberi bizi sürekli kuşatıyor.

Dijital Devrim Sonrası Medyanın Gelişimi söyleşisinde ‘İnsanların internetle beraber bilgi üretme yetkinliğinin azalması’ da eleştirildi. Söyleşide eleştirilen diğer konular arasında internetteki demokrasinin sahte olması; bilgi bolluğunun basın özgürlüğünü tehlikeye sokması ve talebin arzdan fazla olması da yer alıyor.

evrengunlugu.net Fransız Kültür Merkezi

‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı’ Sergisinden

Söyleşinin ardından FKM’nin içinde yer alan Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı adlı sergiyi dolaştım. Sergi, fotoğrafçı Michel Setboun ve gazeteci Sylvie Dauvillier’in ortak kitabı ‘Fotomuhabirliğin 40 Yılı – Sipa Kuşağı’ndaki 100 kadar fotoğraf arasından seçilmiş çok özel karelerden oluşuyor. Adeta dünya tarihinin son 40 yılının önemli olay ve yüzlerinin bir özeti gibi olan sergi 31 Aralık 2013 tarihine kadar İstiklal Caddesi’ndeki Fransız Kültür Merkezi’nde gezilebilir.