fotoğraf « …bir e-lektronik yaşam projesi

Askerden sonra epeydir durağan bir dönem geçirdim. Bendeki durağanlık dışarıdan pek algılanmasa da kendi iç dünyamda fazlaca gel-gitler yaşadım. Bunu çoğu zaman dost sohbetlerinde dillendirdim, yazılarıma taşıdım. Kimi zaman alışıla-gelmiş Evren’in aksine zayıf bir Evren sergiledim. Yaşanan hiçbir şeyin boşuna yaşanmadığına inanıyorum. Sanırım ben dümdüz otobanlarda gitmektense bol virajlı dağ yollarını seviyorum. 

Akşamüzerine doğru Fırat‘la beraber fotoğraf makinelerimiz ellerimizde yine Aydın sokaklarındaydık. Cuma günü başlayan faranjit belirtileri had safhaya ulaşmıştı ama canım da acayip fotoğraf çekmek istiyordu. Hedef Cihanoğlu Külliyesi‘nde çekim yapmaktı lakin oraya vardığımızda artık güneş batmak üzereydi. Yol boyunca yıkık dökük binaların kapısı-penceresi epey vaktimizi aldı.

Biraz tarz değişikliği, biraz yeni bir imaj iyi giderdi. Yeni bir soluk yeni bir görünümle tamamlanınca daha bir üretkenleşiyor, daha bir özgüvene sahip oluyor sanki insanoğlu. Bunu genellemeye gerek var mı bilemiyorum. Ben aynada gördüğüm son 1 haftalık Evren’i de sevdim. Hem bana modellik yaptığı hem de bana yeni Evren fotoğrafları kazandırdığı için Fırat’a teşekkür ediyorum.

Fırat’la buluşmadan hemen önce Elvan‘la birlikte 78 yaşındaki Cafer Efe‘nin ziyaretindeydik. Elvan, hafta içinde “Efelerin Efesi” diyebileceğim Cafer amcayla bir söyleşi gerçekleştirecek ve ben de fotoğraflarını çekeceğim. Yaklaşık 2 saatlik ön görüşmenin sonunda haftaiçindeki buluşmayı dört gözle bekler oldum.


Canon’lu Hayatın e-vren dünyasına yansıyışı

ve daha da fazlası: “Çekilmezsin, Çek Beni Hayat!

Çekilmezsin, Çek Beni Hayat! temalı çalışma öncesinde, 17 e-vren günlüğü ziyaretçisinin e.postalarına küçük birer armağan gönderildi.


Otogarın hemen yanındaki hipermarketin önünde her akşam dans eden gençlerin çalışmalarını fotoğraflamak istedim ve beni kırmayıp istediğim kadar fotoğraf çekmeme izin verdiler. Her gün saat 19′dan 22′ye kadar orada dans çalışmaları yapan gençleri fotoğraflamam yaklaşık 2 saat sürdü. İçlerine girip, bu kabiliyetli çocuklarla biraz sohbet edince görünenin o kadar eğlenceli olmadığını öğrenmiş oldum. Bana göre onlar sanat icra ediyorlar. Her ne kadar marketten çıkan insanlar, umursamaz tavırlarla aralarından geçerek danslarını engelleseler de onlar bıkmadan usanmadan kendilerini o figürlere vermeye çalışıyorlar. İstedikleri hareketleri yapamayınca canları epey sıkılıyor. Öyle enerjik, öyle hareketlilerki Canon’un hızı bile onları dondurmakta güçlük çekiyor : )

Rıdvan, tekstil işinde çalışıyor. Ömer, meslek lisesi 3. sınıf öğrencisi. Taner de Cumhuriyet Lisesi mezunu. Ailesinin maddi imkansızlığını göz önünde bulundurup ÖSS’de sadece Aydın’dan tercih yapmış yapmasına ama Aydın’da bir yüksekokulu kazanmasına rağmen yine de kayıt yaptıramamış. Şu an bir devlet kurumunda çaycılık yapıyor. Her üçü de 1990 doğumlu. Serkan, 1991 doğumlu. Didim’de özel bir firmada çalışıyormuş. Şimdi fayansçılık yapan abisine yardım ediyormuş. 16 yaşındaki Ali Can da ticaret meslek lisesi öğrencisi. Mehmet, ADÜ’de iki yıllık işletme bölümünde, Serhat da meslek lisesinde son sınıfta okuyor. Hepsi de cana yakın, pırıl pırıl gençler. Günümüz şartlarında, ailevi durumları ve ekonomik gelirleri göz önünde bulundurduğumuzda bu yaş gurubundaki pek çok genç sapıtmış durumdayken bu arkadaşlar dansla, sanatla, zor bir beceriyle zamanlarını değerlendiriyorlar.

Basit bir soruyla durumu sorgulayabiliriz: Bu gençler neden yıllardır sokakta çalışıyor? Yer soğuk ya abi, yere düşünce canımız epey acıyor diyor Rıdvan. Kışın da aynı yerde çalışıyorlar. Çünkü koca Aydın’da yer yok. Ne acıdır ki 7 Eylül kutlamalarında Bülent Ersoylara tonlarca para akıtan Aydın Belediyesi sanırım bu gençleri Her şey Aydın için sloganının dışında tutuyor. Gerçi Ramazanlarda bir iftar çadırı kuramayan belediyenin bu bir avuç gencin ihtiyacı olan salonu karşılaması da biraz zor : ) Hayalci olmaya gerek yok ama gençleri kazanalım, onlara sahip çıkalım diyen büyüklerimizin ikiyüzlülüklerine de tahammülümüz yok.

Yol kesip haraç toplayan, köşe başlarında tiner çeken gençlere alışan Aydınlılar, ne acıdır ki sokakların güzel bir rengi olan bu gençlere alışmış gibi görünmüyor. Çoğumuzun yolu oradan geçiyor, çoğumuzun gözü bu gençler dans ederken onlara mutlaka takılıyor. Hatta bazımız durup onları şaşkınlıkla birkaç dakika seyrediyoruz bile. Lafı dolandırmasam da doğrudan mı söylesem acaba: Hey Ortekin, al sana seçim arefesi iyi bir seçim yatırımı! Bu çocuklara bir salon ver, gelip bir de orada çekeyim :) Sen dedin ben değil: Önce İnsan!

İşte e-vren’in Objektifi’nden “Sıradan Aydın’ın Sıra Dışı Gençleri” ile “Dans’a Var mısın?

Dans’a Var mısın?” temalı çalışmanın bütün kareleri evrengunlugu/flickr‘da 


]fh[ fotoğrafhikayeleri {Ekim}

Ben bazen çekip giderim. Minnetim yoktur kimseye; bazen öyle başımı alır giderim.

Benim hayallerimin büyük havuzlu köşkleri vardı. O köşklerde gül fidanlarını budayan babam, zeytin ağacının gölgesinde torunlarına kazak ören annem vardı. Tozu dumana katıp büyüyen ağabeyimle, dünyanın en güzel gelini olmayı hayal eden ablam vardı. Hayallerimin büyük havuzlu köşklerinde hayat vardı, neşe vardı, güzel hayaller vardı.

Zaman dedi: Durma! Gençlik dedi: Bir daha gelmeyeceksin bu dünyaya! Anam babam yalvardı: Aklını başına topla! Büyük köşkler dar geldi, babamın gül dikenleri yüreğime, annemim eski zaman hanımefendiliği deli gönlüme battı.

“Hayat benim değil mi?” dedim. “Yoldan çıkar giderim!”

“Hayat da senin, yol da…” dedi ağabeyim. “Ama anca kendi yolundan gidersen…” diye ekledi ablam. “Başkasının yolu, yol değildir!”

Ne o köşk var bugün ne de babamın mis kokulu gülleri. Gölgesini toplayıp giden zeytin ağacıyla toprağa karışmış anam. Ablam savrulmuş başka bir hayatta, ağabeyim kaybolmuş kadınların bedenlerinde. Oysa ben, bazen çekip giderdim hayallerime, saklanır sığınırdım o güzel günlere.

Şimdi ben yapayalnız yol alırım bu yolda. İster kimsesiz desin, ister evsiz barksız hatta berduş desin ardımdan o büyük havuzlu köşklerim. Minnetim yoktur geçmişime. Ben çekip giderim, öyle başımı alır giderim!

- – - -
Fotoğrafın Hikayesi: Fırat Kumral’la 10.10.2008 tarihinde Aydın’da yaptığımız fotoğraf çekimlerinden eve dönüp akşam yemeğini yerken “ben bazen çekip giderim” dedim kendi kendime. Hemen not alırken ikinci cümle beraberinde dudaklarımdan döküldü: “Bazen öyle başımı alır giderim.” Sonra gündüz ki çekimlerde ortaya çıkan bu karenin o cümlelere çok uygun olduğunu düşünüp, yazıyı tamamlayıp bu ayki fotoğraf hikayelerinde kullanmaya karar verdim. Yazarken de okurken de birebir yaşadım sanki olayları.


e-vren’in Objektifinden, Fırat Kumral modelliğinde 3 farklı konuda hazırladığım 10 Ekim 2008 tarihli çalışmayı nihayet evrengunlugu/flickr‘da paylaştım. “Fırat Kumral“, zaten modelin akıllı uslu ve estetik karelerinden oluşuyor :) “Detay” ise belli bir yerini kullanmak istediğim, kareye almayı düşünmediğim yerleri ayrı bir çalışmayla öne çıkardığım karelerden oluşuyor. Model, o pozu verirken aslında nasıl duruyormuş ya da odağa alınmayan ama çok da güzel olan diğer detaylar nelermiş onları göstermek istedim. Ve “Kamera Arkası” :) Ben nedense ciddi yüz ifadeli fotoğrafları seviyorum ama fotoğrafta eğlence de sempatiklik de olmalı. Resim öğretmeni sevgili Fırat, gayet güzel gülen bir arkadaş lakin öncesinde ciddi çalışılmış bir fotoğraf çekimi havası vermek; çekimlerde gülmekten kırıldığı pozları da sona ekleyerek biz aslında böyle eğlendik mesajı vermek istedim :)

e-vren’in Objektifi, Koçarlı’nın Dağ Köylerinde!

Yine dün yazmıştım, Ümran kardeşimin sayesinde Koçarlı‘nın dağ köylerine doğru 3,5 saatlik bir yolculuk yaptım. Doğup büyüdüğüm Aydın’ın ilk defa gördüğüm bu köylerinin güzelliği, doğallığı karşısında mest oldum. Cincin, Çulhalar, Satılar, Çallı, Mersinbelen, Gaffarlar ve son durak Çeşme Köyü.

Mersinbelen, civar köylerin merkezi haline gelmiş. Büyük bir ilköğretim okulu var. Hemen karşısındaki bakkal teyzeye okuldaki öğretmenlerin köyde kalıp kalmadıklarını soruyorum; Aydın’dan ya da Koçarlı’dan gelip gittikleri cevabını alıyorum. Şimdi yine bana kızacaklar ama genellikle bu köy ebeleri, öğretmenleri neden bu kadar kasaba, şehir meraklısıdır anlamıyorum. Öğretmen görev yaptığı yerde yaşamaz, oranın insanıyla bütünleşmez de dersten sonra soluğu şehir merkezinde alırsa bu ne kadar doğrudur? Başka yerleri bilmem ama bizim köylerimiz bolluk bereket yerlerdir, köylülerimiz sıcak, sahip çıkan insanlardır.

Çallı Köyü‘nün muhtarı elimdeki fotoğraf makinesini görünce hemen yanıma geldi. Böyle nasıl diyeyim, çok karizmatik, bir köy filmi çekilse muhtar rolüne çok yakışacak bir tarzı var.2 dönemdir muhtarım diyor. Peki ya önümüzdeki seçimlerde tekrar aday olur musun?soruma da gülerek cevap veriyor: Bütün köy evlerini badanalattım diye de ekliyor. Gerçekten çok değişik bir havası var köyün. Beyaz badana sayesinde mi yoksa evlerin yapısından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama turistik şirin bir köy, sanki Bodrumvari bir yer havasındaydı Çallı köyü.

Artık en tepede Çeşme Köyü‘ndeyiz. Köy kahvesinde oturanlar hemen çay ikram ediyorlar bize. Yaşlı bir amca, başlıyor Çeşme Köyü’nün tarihinden bahsetmeye. Ama öncesinde taşımalı eğitimi istemekle iyi mi ettik kötü mü bilmiyoruz diyor genç bir baba. Aslında yeterli sayıdaymış öğrenci ama daha iyi eğitim alsınlar diye Mersinbelen’e gönderiyorlarmış çocuklarını. Hani, isteseler Çeşme Köyü’nün okuluna öğretmen de eğitim hizmeti de gönderilirmiş. Her yıl Milli Eğitimden gelip, durumu soruşturuyorlarmış zaten. Köyünüzdeki camiyi de sağlık ocağını da kapatıp, sürekli komşu köye gitseniz nasıl olur? diyorum. Okulsuz bir köy… Bu hep böyle gider… Haklısın diyor o genç baba. Mevcut okulun durumu biraz kötüymüş ama elbet el atılıp eğitim-öğretime hazırlanır. 

Çeşme Köyü o kadar güzelki, buraya hiç televizyon programı geldi mi? diye sormadan edemiyorum. Hiç gelmemiş. Ama bizi bizden daha iyi keşfetme konusunda meraklı yabancılar, geçen yıllarda Çeşme Köyü’ndeymiş. Bir grup Alman akademisyen ve üniversite öğrencisi Çeşme Köyü’ndeki 1300 yıllık mezarları incelemeye gelmişler. Çeşme’nin tarihini, etrafındaki tarihi 3 kalenin özelliklerini anlatan yaşlı amca bizzat kendisi gezdirmiş gelen yabancı araştırmacıları. Bu arada o kaleleri öyle bir anlattılarki gidip görmek farz oldu. Zaten tekrar bu yolları arşınlamak, çok daha fazla bilgi toplamak ve fotoğraf çekmek istedim. Ben, bizim Ege’nin insanına hayranımdır, hepten hayran oldum.

Objektifimden yansıyan Koçarlı’nın dağ köylerinden 22 kareyi evrengunlugu/flickr‘da paylaştım.


Tuhaf başlayıp tuhaf biten bir Ramzan Bayramıydı. Enteresanlıklarla doluydu 3 gün. Biraz benden kaynaklanan sebeplerden dolayı en az insanı gördüğüm, en az göründüğüm bayram oldu diyebilirim.

Bayram arefesi akşamı Hüss, babasını kendisini bayram namazına götürmeye ikna edemeyince annesinin boynuna sarılıp “anne, sen sabah bayram namazına gidecek misin?” diye miyavladı. Bana gelip sorma gereği duymadı çünkü 29 gün boyunca teravih namazına gitme isteğini geri çevirmiştim :) Gece yatağına gidip sabah onu bayram namazına götüreceğimi söyleyince “iyice sallayarak uyandır beni tamam mı?” diye de tembihte bulunmayı ihmal etmedi. Ve hemen ertesi gün Hüss‘ün hayatındaki ilk bayram namazıydı.

Sabah kahvaltı… Tavas baklavası, açılış 3 dilim. Ziyaretler, baklava. Eve geldim, tavas baklavası 2 dilim. Misafir geldi, ikram edilen çikolatalardan kendime de 1 tane. Misafir gitti, can sıkıntısı 2 çikolata daha. Öğle yemeği, tavas baklavası. Akşam misafirlerle çay. Eksik kalmayayım, ben de iki dilim baklava alayım. Misafirlikte, her çeşit şekerden birer tane. A o çikolata mıydı, ondan da alayım. 2 dilim kalburbastı. “Evrencim, tabaktaki son kadayıfı da bitiriver, o senin hakkın.”  Hay hay! Türk kahvesi orta şekerli olsun. Eve geldim, ille de çay. Hala tavas baklavası kaldı mı? Sedece 1 dilim :) Ramazan’a girmeden hemen önce 80 kiloydum. Bayramın 3. günü akşamı 76 kiloydum. Abimin her bayram ısrarla yaptırdığı Tavas baklavası ve benim tatlıya düşkünlüğümle gittiğim her yerde ikramlara gösterdiğin hürmet sayesinde o 80, bonuslarla geri dönecek gibi.

Bu bayramın en minik misafiri Tuğba bebekti. Dakikalarca onunla oynadım, fotoğraflarını çektim. İnsanın sevdikçe sevesinin geldiği çok tatlı bir bebekti. Hüss’ün sınıf arkadaşının kardeşi olunca daha bir ayrı tatlıydı :)

Bayramlarda herkes bir yana Emine ninem bir yanadır. Yine yalnızdı, bir sürü sorunları vardı. Ömrünün son demlerinde hayattan hala daha şikayetçiydi. Haklıydı da… Her zaman olduğu gibi bebekliğimin ilk aylarını yeni baştan dinledik. Ama en çok da kaybettiği evlatlarının acısı ve şu zamanda kendisine yaşatılan sıkıntıları…

Harun bu bayram sıkı sitemlerde bulundu. Bu sefer geç kalmamış, bayramın ilk günü hem de öğleden önce elimi öpmeye gelmişti :)

Dedemin hangi toruna ne kadar bayram harçlığı verdiği, bu bayramın magazin muhabbetlerinin alt sıralarındaydı. Ya herkes aldığı harçlıktan memnundu ya da artık bu konu fazla prim yapmıyordu.

Bu bayram en çok hoşuma gidense insanların -özellikle de komşuların- geçen yıllara nazaran bayram ziyaretlerine ağırlık vermiş olmaları. Herkes bu sefer elinden geldiğince pek çok eşi dostu ziyaret etmeye çalıştı.

Bizimkilerin plan programından dolayı ben bu bayram biraz da Safiye Sultan’la evi bekleyen konumundaydım. Bana böyle kutsal bir görev verilmişti. Bu zaman zarfında da fırsat buldukça eski yıllara ait yazıları buraya taşımakla meşgul oldum.

Ramazan Bayramı 2008′in en güzel karesi ise e-vren’in objektifi‘nden {işte böyle} yansıdı.


]fh[ fotoğrafhikayeleri {Eylül}

Adın dilimde CAN’dı. Küçük bir tomurcukken ben, nefesin CAN’ıma kandı. Sımsıkı tuttun beni rüzgara karşı. Üzerimdeki yağmur taneleri gençliğime gençlik; güneş, gücüme güç kattı. Esen her yelle “binlerce ben” hışır hışır oynar, adeta hayatla dans ederdim. Sevgililer vardı, senin kalplerini aşkla doldurduğun sevgililer… Kaç tanesi gölgemizde meşk eder, huzura ererlerdi. Ben tıpkı o sevgililer gibi ilkbaharımdaydım, onlardan yüksekte hiçbir şey anlamazdım.

Koca bir ağacın gencecik, yemyeşil bir yaprağı iken, birgün pencerende kurumuş bir yaprak olarak buldum kendimi. Tepelerden seyrettiğim aşk, gün gelmiş beni de kuşatmıştı. Beni de dalımdan koparmış, savurup pencerene, huzurunda kul-köle kılmıştı.

Sararıp kaldım sevdan karşısında. Hayat değil, varlığındı beni kuru bir yaprağa çeviren. Dönüp baktım, sevdanın yüreklere konmadığı yaprak yoktu dallarında. Benim payıma düşen senin sevgindi; yeni mekanım senin gönül pencerendi.

“Gül dururken anma bir solmuş hazan yaprağını” diyor şair Hayali. Aldanma sen ona ey penceresinde kuruduğum sevda! Baharını yaşayıp senin aşkına sonbahara teslim olan bir köleyim huzurunda. Sararmış halime acıma. Ben ilkbaharını bekleyen bir yaprağım pencerende. Kalbini bir açsan, kapılarını ah bir aralasan yeniden hayat bulsam, yemyeşil olsam!


Fotoğrafın Hikayesi: Fotoğraf, 26 Temmuz 2008 tarihinde İzmir Kemalpaşa’da çekildi. Pencerenin yanından geçerken gözüm pencerenin demirine sıkışıp kalan kuru yaprağa takılmştı. “Küçük bir ayrıntı, kimine göre de önemsiz ama detaylar istendiğinde etkileyici olabilir demiştim” ne yaptığımı soran arkadaşıma. Ortaya çıkan kareye o da şaşırmıştı. O anı yakalayamayabilirdim belki de ama geçmişimdeki duygusal yaşantılarımı o yaprağın o duruşuyla ilişkilendirmemi sağlamıştı. O yüzden bu ayrıntıyı fark edebildim belki de orada. Eylül’ün fotoğrafhikayesi de sonbahara yaraşır olsun istedim.