Browsing Tag

fethi naci

e-günlük, Röportaj / Söyleşi

Kalpakçıoğlu: Fethi Naci, Dev gibi Bir Adamdı!

Türk edebiyatının Nurullah Ataç’tan sonraki en usta eleştirmeni Fethi Naci’nin aramızdan ayrılışının 6. yılında eşi Lale Kalpakçıoğlu, edebiyat dünyasının çekindiği, korktuğu kalemini, Naci’sini anlattı.

Lale Kalpakçıoğlu

Lale Kalpakçıoğlu; Cihangir’deki evi

“Hakîkaten çok zor. Bizimki çok farklı bir evlilikti, inan çok farklı bir evlilikti. Herkes de bunu söylüyor, ‘siz başkaydınız’. Kolum gidiyor gibi bacağım gidiyor gibi. Çok tuhaf bir şey ve sanki dünmüş gibi. 6 yıl bitiyor. 6 yıl düşününce ‘Aa ne 6 yılı!”

Eşi Fethi Naci’nin ardından onsuz geçen altı yılı bu sözlerle özetliyor, Lale Kalpakçıoğlu. O, Moda’da doğup büyüyen genç bir stajyer avukatken hem oğlu hem de dostu gibi sevip sahipleneceği Fethi Naci’nin Lâle’si olur; Aynı zamanda da Fethi Naci’nin önderliğinde toplanan ‘Cuma masası’ sohbetlerine katılabilen tek kadın olacaktır. Devamını Okuyun

e-günlük

Dokunduğumuz Hayatlar Doyamadığımız Yaşamlar

Metrobüslere gün içinde binince istanbul’u bir uçtan bir uca oturarak gitmek, kitabı da keyifle okumak mümkün oluyormuş. Benim suçum sürekli şikayet ettiğim metrobüsü sadece mesai saatleri içerisinde en yoğun olduğu zaman kullanmammış. Yoksa hepsi iyi çocuklar, sakin yolcularmış.

Sabah epey yağmur yağmış İstanbul’a. İstiklal Caddesi’ni ilk defa bu kadar rahat ve güzel görüyorum. Hafif ıslanmış cadde, hem tenha hem de huzurluydu. İstiklal’de yürümekten hiç bu kadar keyif almamıştım.

Çarşamba günü kendisiyle röportaj gerçekleştidiğim Lale Hanım’ın fotoğrafları içime sinmemişti. Röportaj sırasında söylemeyi unuttuğu bir detayı paylaşmak için Cuma akşamı aradığında gelip fotoğraflarını yeniden çekmek istediğimi söyledim; beni kırmadı. Telefonda tarifle evini bulamam diye beni röportajı yaptığımız kafede karşıladı. Hızlı adımlarla küçük dünyasına doğru yol alırken ona yetişemediğimi fark ettim. ‘Lale Hanım ne kadar dinçsiniz, size yetişemiyorum’ dedim; ‘E siz gençler şimdi böylesiniz’ dedi. “O kadar genç değilim oysa” dedim. Kaç doğumlu olduğumu sordu, “81’liyim” dedim. “Doğru o kadar da genç değilmişsin ama bizimle kıyaslayınca baya bir küçüksün’ dedi.

Lale Hanım'ın hediyeleri

Lale Hanım’ın hediyeleri

Kapıda bizi Fethi Naci’yle 2 yıl boyunca aşk yaşayan sekiz yaşındaki kedisi karşıladı. Önüme yüzlerce fotoğraf ve onlarca kitap koydu Lale Hanım. Kitapların hepsinde Fethi Naci’nin kendi el yazısıyla Lale’sine notlar düşülmüştü. Kitap kapaklarındaki o notların, Naci’nin kedisinin ve Lale Hanım’ın fotoğraflarını çektim. Düzenlenmeyi bekleyen yüzlerce fotoğraf sayesinde Naci’nin hatıraları arasında gezinirken çok beğendiğim bir iki fotoğrafının görüntüsünü de aldım. Bunların arasında son çekildiği vesikalık fotoğrafı da bulunuyor. Birkaç ilave sorunun daha cevabını aldıktan sonra Lale Hanım’ın hediye ettiği iki kitap, Naci’nin Yaşar Kemal’le aynı masada olduğu bir fotoğraf ve yine Naci’nin özenle sakladığı siyah beyaz bir dergi fotoğrafıyla yanından ayrıldım.

Cihangir  - İstanbul

Cihangir’in girişimci ruhlu küçük hanımefendileri

Çiseleyen yağmurun altında az önce ayrıldığım evde gezindiğim bambaşka bir dünyanın üzerine düşünürken birkaç metre ilerideki bu küçük hanımefendilerle karşılaştım. “Elinizdeki karpuzlarla sizi çekebilir miyim” diye izin istedim. Sonra Zerrin ve Duygu ile kısa bir sohbete daldık. Selanik balkonlu eski bir evin kapısı önünde kendi yaptıkları kolye ve bilekleri satıyorlardı. Teyzelerinin eviymiş. “Peki çok müşteriniz oluyor mu?” dedim, “günde 10 lira kazanıyoruz” dediler. Öyle ki sattıkları tüm ürünlerde 1’er lira indirim bile yapmışlardı. Bana almak isteyip istemeyeceğimi sorduklarında çoktan bir tane bileklik seçmiştim. ‘Kız arkadaşım yok ama anneme hediye ederim’ dedim.

İstiklal Caddesi'nin İrnalı müzisyeni

İstiklal Caddesi’nin İrnalı müzisyeni

Cezayir sokağından geçip İstiklal’e çıktım yine. Sonra fotoğraftaki İranlı müzisyenle karşılaştım. Birkaç dakika videosunu çektikten sonra yanına gidip ses kaydı almak istediğimi söyledim. En baştan çalmaya başladı. Böylece kafamdaki ‘Yavaşla İstanbul’ videosunun müziği de 1,5 yıldır İstiklal’de çalan bu arkadaş sayesinde ortaya çıktı. Benim yarım yamalak onunsa harika ingilizcesiyle ayak üstü sohbet ettik, Beyoğlu’nda arada iki yerde çaldığını anlattı. Ona e-vren günlüğü kartını verip oradan uzaklaşırken sanatını kaldığı yerden icra etmeye başladı. (İstiklal’den gelir geçerken bu genç arkadaşı mutlaka görürsünüz, selamımı iletin.)

Her sabah yeni bir hayata uyanıyoruz. Her sabah yeni bir İstanbul’a uyanıyoruz. Hayat, son nefes’e doğru hızla tüketirken zamanı, çok şeyi kaçırıyoruz dijital ekranlar karşısında. İstanbul’u televizyondan seyrediyoruz; hüzün dolu hayatları gazetelerden okuyor; aç kalmanın ne demek olduğunu sadece yarışma programından ibaret sanıyoruz. Ölenler gerçekten ölüyor; yaşam bir bilgisayar oyunu değil. Dokunabildiğimiz kadar çok hayata dokunmalı, Sait Faik’in kaleminden de hikayeler okumalıyız elbette ama çevremizdeki insanlardan da kendi hikayelerini de dinleyebilmeliyiz. Bizimle kalacak olan ürettiğimiz, dokunduğumuz, hissettiğimiz ve gerçekliğine ‘iman’ ettiğimiz şeyler.

Evren’i + Sosyal Ağlarda Takip Et

e-günlük, e-vreniyyat

Roman Eleştirisinin Kralı: Fethi Naci

yazının gül dikeni, fethi naci, hürriyet yaşar

Fethi Naci‘nin anılarından oluşan ‘Anılar Kitabı’nın ardından onun dünyasında gezinmeye devam ediyorum. Önümüzdeki günlerde eşi Lale Hanım’la Fethi Naci hakkında konuşmak amacıyla bir araya geleceğimiz için Naci ile ilgili yüzlerce sayfa kitabı ve onlarca makaleyi okuyup notlar alıyor; sorular çıkarıyorum. Benim için büyük bir heyecan vesilesi olan buluşmaya günler kala Hürriyet Yaşar imzasını taşıyan ‘Yazının Gül Dikeni’ adlı armağan kitabı okurken aldığım notları paylaşmak istedim. Kitapta 33 ismin Naci hakkındaki değerlendirmelerine yer veriliyor.

‘Örnek Eleştirmen’ başlıklı yazısında Tahsin Yücel, Naci için Nurullah Ataç‘tan sonraki en önemli eleştirmen ifadesini kullanıyor. Ancak Naci’nin Ataç’la aynı eleştiri anlayışını paylaşmadığına da satır arasında yer veriyor.

Yiğit Bener ise yargıları gündemi belirleyen Naci ile Ataç arasında benzerlik kuruyor ve Naci’nin kendisinden önceki dönemde edebiyat dünyasına yön veren Ataç’ınkine benzer bir ‘iktidar’ konumuna yerleşmiş etkili bir eleştirmen olduğunu söylüyor. Naci’nin bazen eleştiriden bezdiğini, eleştirinin nankör bir iş olduğunu söylediğini aktaran Bener’e göre edebiyat dünyasındaki hırçın kavgaların, küskünlüklerin ve benmerkezci sevgilerin ardında sürekli övülme ve onaylanma beklentisi vardır. Naci’nin en çok izlenen eleştirmen konumunda olduğunu yazar Bener. Ancak bu durum onun sorumluluk duygusunu fazlasıyla pekiştirince Naci, kendisini eleştiri uğraşından soğutacak sevimsiz bir tuzağa düşecektir. Naci’nin eleştirmenlik dışında kendi yapıtlarının gereken ilgiyi görmediğinden dolayı yazmayı planladığı iki kitabını yazmaktan vazgeçtiğini aktaran Bener, Naci’nin binlerce baskı yapan roman ve hikaye kitaplarının okunmadığı ülkede bunlar için yazılmış eleştiri ve incelemelerin okunmamasını doğal karşıladığını belirtir.

“Fethi Naci denince İnsan Tükenmez’i hatırlarım” der Eray Canberk de yazısında ve Naci’nin bir yazısının başlığı olan ‘İnsan Tükenmez’in Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın bir şiirinden alıntıladığı bilgisini paylaşır. Canberk’e göre Naci, iktisat fakültesi mezunu olduğu için edebiyata bakışında ve yorumlarında iktisat bilimi ve tarihi konusundaki donanımının büyük katkısını görmüştür.

‘Onun kadar ağzına küfür yakışan birini tanımadım’ diyor Cemal Kavukçu. Ona göre o küfürler Naci’nin ses tonu ve mimikleriyle bayağı olmaktan çıkıyor, başka bir biçime bürünüyor.

Tevfik Çandar, Naci’nin “Türkiye’nin gerçek tarihi romanlarda gizlidir.” sözüne yer verdiği yazısında onun Ahmet Altan için ‘iğreniyorum’ dediğini de aktarır.

Naci Güçhan, hocası Fethi Naci’nin en büyük Türk romancısının Ahmet Hamdi Tanpınar olduğuna inandığını belirtitği yazısını hatırlatıyor ve Naci için ‘zaman zaman yeniden okumak istediği tek Türk romancısının Tanpınar olduğunu vurguluyor.

“Fethi Naci’den söz etmeden Türk yazınının son elli yıllını anlatabilir misiniz?” sorusuyla başladığı yazısında Oğuz Demiralp, Naci’nin serbest deneme ve anılarına bakıldığında şair tabiatlı olduğunun anlaşıldığına ancak onun roman ve öykü eleştirmenliğini yeğlediğini belirtiyor.

Adnan Binyazar da Naci’den bahsederken Ataç’ı anar. Ona göre Naci’nin eleştiri nesnelliğinden bahsederken Ataç’ın eleştiri dünyasına uğramadan olmaz. Binyazar, Naci’nin öfkesinden, dostlarına kardeş ilişkisiyle bağlı olmasından ve hatta onları kıracak şiddetteki kesin yargılarından dem vurur. Bu yönleriyle Naci, Ataç eleştiri geleneğinin bir sürdürücüsüdür. İnsan ilişkilerinde son derece öznel olan Naci,  eleştirisinde de bir o kadar nesneldir. Binyazar,  tam da bu satırların devamında Naci’nin çok da kırılgan olduğu notunu düşer. Binyazar’a göre Naci’nin öne çıkardığı öykücü Sait Faik Abasıyanık, romancı ise Yaşar Kemal‘dir.

Hüseyin Peker de yazısında Fethi Naci’nin bazı yazar ve şairlere dair oldukça keskin yargılarına yer veriyor. Naci’nin Tevfik Fikret için ‘iyi bir şair değildi’ dediğini aktaran Peker, Tanpınar’ın da fazla önemsenecek bir şair olmadığını söyler. İkinci Yeni şairleri içinde Turgut Uyar ve Melih Cevdet Anday‘ı beğenir. Naci için Hilmi Yavuz ise böbürlenmelerinden dolayı yaklaşılmaması gereken biridir. Yaşar Kemal”in İnce Memed de dahil bazı romanlarının dili kupkurudur. Yakup Kadir Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar da Naci için en kötü yazan iki romancıdır. Romancılıkta o, Reşat Nuri Güntekin‘i ön plana çıkarır. Severek andığı okul arkadaşı Özdemir Asaf‘ın fakülteyi bitirmesi için çok uğraşan Naci için Asaf, akıl almaz biridir.

Naci için ‘insanın insanla yaşadığının en kuvvetli delillerinden biri’ de Haydar Ergülen. Kaan Arslanoğu‘na göre de o ‘roman eleştirisinin kralı’dır; aynı zamanda da kendisinin Naci’nin en sevdiği on romancıdan biri olduğunu söyler. En sevdiği on romancının kimler olduğu sorusuna karşılık Naci, “Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Orhan Pamuk ve Kaan Arslanoğlu” isimlerini sıralayacaktır.

Süreyya Berfe, Naci’nin ezberinde çok fazla şiir olduğuna dikkat çeker ve ‘Yazsaydı, bazı şairlerden daha iyi şair olurdu’ der.

Kitabın sonlarına doğru Kaan Arslanoğlu’nun Turhan Günay‘la Fethi Naci üzerine gerçekleştirdiği fotoğraflı bir söyleşi yer alıyor. Günay, o söyleşi de Naci’nin kızı Deniz’i kaybettikten sonra kendini ölesiye içkiye verdiğini ve en korktuğu şey olan büyük bir yalnızlığa düştüğünü anlatıyor. Günay, Naci’nin intihar girişimini ise şu cümlelerle aktarıyor:

“Uzun süre içip içip ölmeyince, bir gün, Bodrum’da iki şişe rakıyı kafaya dikmiş. Sonra ölmek amacıyla kendini denize atmış. Denizde fark etmiş ki kıyıya doğru yüzmeye çalışıyor. O zaman ‘Sen ölmeyeceksin’ demiş kendi kendine. ‘Git, çalış.’ Çalışarak tekrar hayata tutunmuş. O çalışmayla 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme’yi yazmıştı.”

Günay, ’36 edebiyatçıyla küs öldü’ dediği Naci’nin insanlara hiç küsmediğini, eleştirilerinden dolayı edebiyatçıların ona küstüğünü ve ilişkilerinin hep bu yüzden koptuğunu söylüyor. Öyle ki Naci, bu duruma çok üzülür. Sert eleştirdiği yazarları gördüğünde onlara çok içten davranan bir insandır. Üstelik Günay, o edebiyatçılardan bazılarının bugün “Türkiye’de eleştiri bitti, Feth Naci’den sonra eleştirmen yok” dediklerini de hatırlatır.

Okuyun: Gelinciklerle Karşılanan Baba: Fethi Naci

Evren’i + Sosyal Ağlarda Takip Et

e-günlük, e-vreniyyat

Gelinciklerle Karşılanan Baba: Fethi Naci

Fethi Naci - evrengunlugu.net

Elif Şafak, vefatından tam bir ay sonra (30 Ağustos 2008) Türk edebiyatının Nurullah Ataç’tan sonraki en büyük eleştirmeni Fethi Naci’nin ardından şu satırları kaleme alacaktır:

“Muhakkak ki uzun senelerini edebiyata adamış, bu alanda haklı bir ün yapmış Fethi Naci’nin yokluğu önemli bir boşluk yaratacaktır.”

Ancak Naci,  “Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar.” diye düşünmektedir. Oysa 2008 yılından bu yana onun yeri hâlâ doldurulamamış, Fethi Naci ismi edebiyat dünyasında unutulmamıştır.

Maddi sıkıntılara rağmen çocuğunu okutmaya çalışan bir babanın oğludur o. Kendisini üniversiteye gönderebilmek için çamaşır teknesini satan babası Fethi Aga’nın adını yıllar sonra kendi isminin başına ekleyecektir Naci Kalpakçıoğlu. Lise sıralarındayken edebiyatla her zaman içli dışlı olan, yazıp çizen Naci, öylesine ince fikirli bir delikanlıdır ki vefat eden matematik öğretmeninin ardından yazdığı yazıya “Hocamız öldüğü için bayraklar yarıya indirilmedi ama…” cümlesiyle başlar; edebiyat öğretmeni o cümleyi çok sever. Çok düşkün olduğu babaannesinin ölümünün ardından kaleme aldığı yazısı da kariyerinde bir gazetede yayımlanan ilk yazısı olacaktır. Takvimler 1960 senesini gösterdiğinde ise Giresun’un yoksul Naci Kalpakçıoğlu’su, Fethi Naci olarak Türk edebiyatının en beğenilen eleştirmeni seçilecektir.

Lise son sınıfta ailesinin ona gönderebildiği aylık 10 lirayla geçinmek zorunda kaldığında yaşadığı sıkıntıları unutmaz; para kazanmaya başladıktan sonra yemek yediği her lokantada 10 lira bahşiş bırakır. Montaigne’nin Denemeler’ini okurken kendi çalışma odasından bahsettiği satırları imrenerek okuduğundan bahseder; hayalini kurduğu bir çalışma odası ve çalışma masasına kavuştuğunda ise yaşı 35’tir. Edebiyatın usta kalemi, yazılarını bundan böyle yemek masası üzerinde yazmayacaktır. Bunu da anılarında çocuksu bir heyecanla kaleme alır.

Çiçeklerden en çok gelincikleri sever, her mayıs ayında Çamlıca Tepesine çıkar yüzlerce gelinciği görmek için. Ege yollarında gelincik tarlalarından geçerken yanındakilere büyük bir heyecanla en sevdiği çiçekleri gösterir. Aynı zamanda gelincikler ona, kaybettiği kızı Deniz’i de anımsatır. Evlat acısını çok derin yaşayan bir babadır o. Gelinciklerin kendisine artık heyecan vermediğini ve kızının ardından yaşadığı özlemle dolu büyük acıyı anılarında şu cümlelerle anlatır:

“… gelincikler açıyor, “Fakat içimde şarkı bitti”… Özlem gitgide daha dayanılmaz oluyor: “Sakın üzülme, burada çok var, senin için epey topladım, akşama getiririm baba…”

“Sonra, 24 Aralık 1976’da her şey bitti. Şimdi artık bir ben var bende benden içeri: Deniz, güzelim benim, yalnızım, üzerinde güller açan kızım… Acıyı yaşadım ben ve yalnızlığı, sevgisizliği. Bir, ölüm kaldı, o da umurumda değil: Ölüm yaşanmıyor ki…”

Naci’nin kızına duyduğu hasret 32 yıl sonra sona erecektir. 23 Temmuz 2008 tarihinde vefat ettiğinde anılarında da yazdığı gibi kızının kendisi için topladığı gelinciklerle babası Naci’yi karşılamış olduğunu ümit ediyorum.

Evren’i + Sosyal Ağlarda Takip Et

e-günlük, e-vreniyyat

Oktay Rifat: Elleri Var Özgürlüğün!

Yanına her gelişimde yaptığım gibi en çok sevdiğin çikolatayı aldım yine; ağır adımlarla yaklaşırken sana doğru, yüreğimde heyecan elimde senin için aldığım o Tadelle vardı. İçimde, söyleyecek ne çok şey biriktirmiştim; oysa sana selam dahi veremeyip yanından usulca geçip gittim. Sonra sokağın köşesinde rast geldiğim  bir çocuğa verdim senin çikolatayı. Canımın sıkkın olduğunu anlamış olacak ki çocuk, bana ayak üstü bir edebiyat dersi verdi:

Ahmet Tulgar, Çocuklar ve Canavarları (2012) isimli romanında polis tarafından ifadesi alınan Sarp Kaya’ya şunları söyletir: “Onu acilen affetmeliydim. Acilen bir hikâye, bir roman yazmalıydım. Çünkü ben düşmanlarımı hep edebiyatta affettim.”

Yine erken kalkmayı becerememiş saat 8’de çalmaya başlayan alarma inat saat 11’de yataktan çıkabilmiştim. Her cumartesi sabahı yaptığım gibi yine 4 yumurta aldım; ikisi bugünkü kahvaltı, ikisi Pazar kahvaltısı içindi. Kahvaltı yaparken açık olan televizyonda hangi program vardı hatırlamıyorum; tek düşündüğüm İstanbul’un farklı yerlerinde yapacak olduğum işleri zaten yarısı bitmiş bugüne nasıl sığdıracağımdı.

Her kahvaltıdan sonra mutlaka yaptığım Türk kahvesi keyfini bugün es geçmek zorunda kalıp yola koyuldum. Metrobüse ulaştığımda sıcak havadan dolayı kan ter içindeydim; oysa oturduğum muhitin bitmek bilmez rüzgarı bile terlememin önüne geçememişti.

Safiye Sultan’a günün ilk raporunu verdiğimde Avcılar’ı çoktan geçmiştim; kitap okuyabilmek için Şirinevler’de inmek yerine Yenibosna’da inip metroya geçtim. Fatih – Emniyet durağına geldiğimde kitabı heyecanla kapatıp çantama koydum ve derin bir nefes alıp bir zamanlar her gün işe gelip gittiğim Vatan Caddesinin geniş, ferah kaldırımlarında yürümeye başladım.

İşe başladığımda ofisimiz Akdeniz Caddesi üzerinde bir iş merkezindeydi. Yeni ofise taşınırken üst kattaki dershanede çalışan birkaç arkadaşımla vedalaşamamıştım. Aylar sonra Samet ve Sefer’le bir araya geldik; çay içip koyu bir sohbete daldık. Boşalttığımız ofis hâlâ boştu; bakmaya gelenlerin tutmayıp geri döndüklerini anlattılar. ‘Ben gözümü burada açtım’ dedim; Samet, Kıraç’ta çalıştığı bir iaç firmasının ilk tecrübesi olduğundan bahsetti; Sefer ‘burası benim gözümü açtığım üçüncü yer’ dedi. Atilla’yı ve Murat’ı göremedim; onlara bol bol selam gönderdim.

Abdullah’ın yanına uğradım; babasının saçları hâlâ çok beyazdı; aslında saçlarının bembeyaz olduğu bugün dikkatimi çekmişti. Öğle yemeklerini yemek için gittiğimiz farklı yerler içerisinde bize samimi davranan tek esnaf onlardı. Her zamanki gibi çay, tatlı, yemek ısrarı yapsa da yetişmem gereken yere geç kalmamak için Abdullah’la vedalaşıp yola koyuldum.

“Çay içer misiniz?” diye öylesine masum ve kibar bir dille sordu ki ‘ne kadar ufak bir yüzü var’ diye içimden düşünürken Suriyeli çocuk aynı soruyu birkaç kez tekrarlamıştı. Sonra küçük Yusuf’a soruları ben peş peşe yöneltmeye başladım; hepsine yeni öğrenildiği belli Türkçesiyle cevap verdi. Beş ay önce Suriye’den Türkiye’ye gelmişti, üstelik geldiğinde hiç Türkçe bilmiyordu. “Yedinci sınıf şimdi bitti” dedi; “Artık sekizinci sınıfa geçtim!” Sait’in berber koltuğunda otururken iki berber çırağı benim yanımda bekleyip ustasına yardım etmek için gizli bir çatışma içerisindeydiler. Diğer çırağı önceki gelişimden zaten tanıyordum; o zaman da beşinci sınıftı. “Okula gitmiyor ki” dedi ustası; “sınıfta kalma olmadığı için geçiriyorlar” dedi.

Fatih Camii’nin görkemli manzarasına karşı çayımı yudumlarken bir kez daha Fethi Naci arkadaşlık etti bana; bu kitabı bir an evvel bitirmeliydim. Lale Hanım’ı daha fazla bekletmek olmazdı; hem o değil miydi ‘sen bana Fethi’yi anımsatıyorsun çocuk’ diyen. Zaten Anılar Kitabı’nı da hep o gözle okuyorum.

oktay rifat

Beni Fatih Camii’nden Taksim’e götürecek 87 numaranın bir türlü sevemediğim mavinin o çirkin tonundaki Özel Halk Otobüsü olarak gelmesi biraz canımı sıksa da özlediğim yollardan tekrar geçiyor olduğum için keyifliydim. Bir durak önce inip daha önce geçmediğim Beyoğlu’nun ara sokaklarından İstiklal caddesine ulaştım. Türk edebiyatının dev isimlerinden Oktay Rifat’ın 100. doğum yılı vesilesiyle Yapı Kredi Kültür Merkezinde açılan “Elleri Var Özgürlüğün” sergisinde kendimi hem yazar, hem şair hem de ressam bir adamın dünyasına bıraktım.

Oktay Rifat'ın babası ve annesi

Oktay Rifat’ın babası ve annesi

Oktay Rifat, Samih Rifat Bey ile Münevver Hanım’ın oğulları olarak 10 Haziran 1914 tarihinde Trabzon’da dünyaya gelir. Samih Rifat, o tarihte Trabzon valisidir. Çok değil doğumundan sadece 5 ay sonra Oktay Rifat, artık İstanbul havası solumaya başlayacaktır ancak çocukluğu da ilk gençlik yılları da Ankara’da geçecektir.

Edebiyatın en önemli isimlerinden biri olmak yine usta kalemlerle arkadaşlık etmekten geçer, öyle ki Rifat’ın en yakın arkadaşları Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Ama belki de daha önemlisi o, Trabzon ve Erzurum valilikleri ile Biga ve Çanakkale milletvekillikleri yapmanın yanında Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapmış; Tevfik Fikret’in etkisiyle şiire başlamış; Milli Edebiyat akımını benimsemiş ve hece ölçüsüyle şiirler yazmış bir babanın oğludur.

oktay rifat

Ankara Lisesi’nde Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday’la yollarının kesişmesini “Garip sacayağı böylece kurulmuş oldu” sözüyle vurgular, üstelik Edebiyat öğretmenleri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Rifat, lise yıllarının sonlarına şairlik serüveninde geldiği noktayı “Lise sonlarına doğru, bayağı eli yüzü düzgün şiirler yazmaya başladım” sözüyle özetler.

Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra geçimini avukatlık yaparak sağlıyor olsa da her zaman “Ozanlık dışında her iş bana ikinci derecede bir uğraş göründü.” diyecektir; Allah’ım ne tanıdık bir hissiyat!

“Yalandan, yalancıdan, hele çıkar için yalan söyleyenden iğrenirim” der; 73 yaşında vefat etse de onun ki uzun bir yoldur, zaten “Ozan, başka ozanlardan kendine, kendinden başka ozanlara gide gele pişer ve olgunlaşır. Ozanın kendine varışı kolay olmaz. Uzun bir yoldur bu.” demiştir.

Sergiyi gezerken Oktay Rifat’ın ressamlık yönüyle de karşılaştım tablolarından bazı örnekler sayesinde. Yapı Kredi Yayınları, tıpkı Orhan Veli sergisinde olduğu gibi Oktay Rifat için de en özel fotoğraflarına, kıyafetlerinden sürücü ehliyetine kadar birçok özel eşyasına sergide yer vermiş. Bir zamanlar taktığı şapkası ve resimlerini yaparken kullandığı boyaları, fırçaları beni en çok etkileyen detaylar oldu.

oktay rifat

Evren’i + Sosyal Ağlarda Takip Et

e-vreniyyat

Oğul

Bugün:

Paylaşmak, kâğıt üstünde de olsa dijital ortamda da olsa paylaşmak’tır. Bir yazıyla, bir müzikle veya bir fotoğrafla da olsa paylaşmanın mecrasının önemli olmadığının bir göstergesidir: Oğul 

3 Yıl Önce:

En zayıf ruh hâlimle en tökezlediğim günleri yaşıyorum. Gücümü en kaybettiğim anda sanal alemin bu akıl almaz paylaşımcılığı, beni kendime getirecek yeni bir dijital mesajla üzerine düşen görevi yapıyor: Daha önce hiç görmediği bir yürek kendisine “Oğul” diye seslenerek bir mesaj yazıyor. Oysa “oğul” diye seslenen de seslendiği kişinin daha önce sesini bile duymuyor.

(…) iç sesimi sanal alemde paylaşıyorum herkesle. Edebiyat okumasaydım, yine yazar mıydım bunca şeyi. Sanırım evet. Köyden dışarı çıkmamış ve kanserin pençesinde can vermiş amcamın saklı günlüğünü okuduğumda da rahmetli babamın yıllar sonra keşfedilen duvardaki fotoğrafının arkasındaki şiiri okuduğumda da “yazmanın” bir eğitimden çok genlerden gelen bir kabiliyet olduğunu anlamıştım.

Yazma işine nereden de girdiysem… Asıl mesele 4 yıldır internetteki bu “e-vren günlüğü” sayesinde beni göz yaşlarına boğan insanlarla tanışmış olmam. Siz, o insanların sonuncusu oldunuz. Ben bir Türkolog diplomasına sahip edebiyat mezunu, yıllardır Fethi Naci ismi diline pelesenk olmuş bir yeni yetmeyken, o büyülü ismin eşi bana gün gelecek “oğul” diye seslenecek.

(…) Biliyorum, yalnız değilsiniz… İstersek yakınınızdayız çünkü.

e-vren günlüğü yazarına dipnot: Bu yazının arşiv kodu evrengunlugu.net’in 6 yıllık arşiviyle aynı kodu taşımaktadır “30082008” Yazının orijinalinde bulunmasına rağmen bazı cümleler çıkartılmış, noktalama işareti hataları düzeltilmiş olabilir. Anlatım bozukluğu olan cümlelere dokunulmamıştır.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni RSS abonelik

MisAfiR KaLeM{LeR}

YALNIZLIK ÜZERİNE

{Haziran ’09 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Yalnızlık nedir? İyi midir, kötü mü? Bu konuda çok şeyler yazıldı, çizildi. Ama, yalnızlığı “yaşamak” nasıl bir şey? “İnsanda” nasıl bir duygu yaratıyor? İnsanı tırnak içine aldım, çünkü insan, sosyal bir varlık. Ancak, birlikte yaşayarak, paylaşarak var olabiliyor.

Yalnızlığın insanlar üzerinde yarattığı duygu, çok farklı. Örneğin; Schiller, “Asıl yalnızken, yalnız değilim.” derken; Goethe, “Yalnızlık en büyük servettir.” derken; Epictetos, “Geceleyin kapılar kapanıp da, ışıklar söndüğünde, odamda yalnızım deme, yine yalnız değilsin.” derken; Sühreverdi, “Yalnızlık fena arkadaştan hayırlıdır.” derken, farklı felsefi nedenlerle de olsa, yalnızlığın iyi bir şey olduğu kanısındalar. Bir anlamda yalnızlıktan mutluluk duyuyorlar.

Buna karşılık Çehov, “Kendini yalnız hisseden insan için her yer çöldür.” sözleriyle benim duygularıma tercüman olmaktadır. Evet, yalnız insan için, her yer, çöldür; eğer yalnızlığı seçmediysen; eğer zorunlu olarak yalnız bırakılmadıysan…

Uzun zamandır içimde bir türlü hafiflemeyen bir acı var! Hiçbir yerde duramıyorum, özellikle evimde. Yalnızlık üzerine okurken şunu fark ettim: Hafiflemeyen acımın ilk nedeni özlemse, ikinci nedeni, istenmeyen, zorunlu yalnızlık. Bir başka söylemle; paylaşmak istediğinle, artık hiçbir zaman, sonsuza kadar paylaşamayacağın olgusu, gerçeği.

Bir tanım da benden: Kapının zilini çaldığında, açacak (açmasını istediğin) kişinin olmaması, anahtarla açıp girmektir yalnızlık.

—-

e-vren günlüğü’nün Haziran ’09 MisAfiR KaLeMi olan Lale Kalpakçıoğlu‘nu ağırlamaktan onur duydum. Türk edebiyatının en önemli eleştirmeni, dev ismi sayın Fethi Naci‘nin eşi Lale Hanım; yazısını kendi fotoğrafıyla yayınlama isteğime Naci’min gülen fotoğrafı bana yeter yanıtı üzerine ilk kez bir MisAfiR KaLeM yazısını şahsına ait olmayan ama aşkına ait bir fotoğrafla yayınlıyorum. Beni kırmayıp bu yazıyı yazma zahmet ve nezaketinde bulunan sayın Lale Hanım’a teşekkür ediyor; bu vesileyle rahmetli Fethi Naci’yi bir kere daha rahmetle anıyorum.