dilara tan « …bir e-lektronik yaşam projesi

2008′in ilk 6 ayında asker ocağında oluşuma sık sık TTNET kesintileri ve aniden öğretmen olmanın getirdiği yoğun çalışma temposu eklenince e-vren günlüğü, geçmiş yıllara göre durgun bir yıl geçirdi. Ancak, askerlik sonrası hayalimdeki fotoğraf makinesi Canon 450 D’ye sahip olmamla beraber en renkli e-vren günlükleri de ortaya çıkmaya başladı.

2008 yılında 44 kişisel fotoğrafla desteklenen 146 e-günlüğün yayınlandığı ve 7 MisAfiR KaLeM’in renklendirdiği e-vren günlüğü toplam 93.100 kişi tarafından 146.840 defa ziyaret edildi.

Mayıs 2008‘de suskunluğuna son veren e-lektronik yaşam serüvenimde yer alan ve notu tutulamayan pek çok gelişmeyi daha önce yazılarda kullanılmamış sembol fotoğraflarla e-vren yıllığı 2008‘de sıralamaya çalıştım.

e-yaşam serüvenini yakından takip edip de acaba arada ne kaçırdım diyenleri ve belki benim adım da geçmiştirdiye merak edenleri şöyle ağırlayalım: {Devamını oku}


 

{Aralık ‘08 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Yeşildi kornası bisikletimin; lila rengi boyaları dökülmüş, alttan pası çıkmıştı. Sitedeki en eski ama en güzel bisikletlerden biriydi benimkisi. Düşmemek için kaybettiğim yarışlarda suç hep ona atılmıştı. Çocukluk yapbozumun en güzel parçasıydı. Sonra kötü eller kıskandı ve onu benden aldı. O günden beri pişmanım diyebilirim. Her zaman dört kat yukarı çıkarırken onu, birgün üşendim ve minik dostumun ısrarlarına rağmen apartmanda bıraktım. Hırsıza davetiye bu oluyormuş anlamış oldum. O gün onu son görüşümdü; bir daha başka bisiklet de almadım zaten.

Sitenin çocukları yarışlara bensiz devam ederken biz iki kardeş oyalanacak başka şeyler bulduk. Kapısını aşındırdığımız tesisatçı amca bütün artık boruları bize ayırır oldu. Şu ince su boruları var ya, işte onlar bizim yeni oyuncağımız oldu. Babamın da desteğiyle cephanelik ve sığınağa çevirdiğimiz evin garajı artık yeni mekanımızdı. Ben, kağıttan ok yapma görevini üstlenir; ağabeyim de boruları zararsız ama işlevli oyuncak silahlar haline getirirdi. Saatlerimizi, günlerimizi, hatta bütün yazımızı orada geçirir; yaz sonunda huzura kavuşmuş bir halde okulun yolunu tutardık.

Adapazarı zaten çok büyük bir yer olmadığından ve ev-okul arası mesafe de mümkün olduğunca kısa tutulduğundan okuldaki sınıf arkadaşlarımın çoğu aynı zamanda mahalle arkadaşlarımdı. Sene boyunca, yazın yaptığımız yarı yaramaz fakat son derece eğlenceli aktiviteleri birbirimize anlatırdık. Yaz döneminde yaşanan küslükler kokulu defter değiş tokuşuyla yerini sıcacık bir dostluğa bırakırdı. Gün sonunda minik dostumla barışmanın verdiği coşkuyla eve dönerken içimi inanılmaz bir huzur ve mutluluk kaplardı. Ne de olsa o kişi sizin en iyi oyun arkadaşınızdır; kırılamaz, üzülemez çünkü o üzülünce siz kahrolursunuz.

Hayatımın (en) güzelliklerini paylaştığım bu dönemin sonunu getiren bir gecede hayatımın en unutulmaz anılarına sahip olduğumu biliyorum. Uyandığınızda kendinizi yatağınızla beraber annenizin odasında bulunca aklınıza ne o bisiklet ne de yaşanan diğer güzellikler geliyor. Sadece sevdiklerinizi bir daha görememe ihtimalinin verdiği korku bütün mantığınızı sizden alıp götürüyor. Binadan en son çıkmanın getirdiği tedirginliğin fakat bunu başarabilmenin verdiği heyecanın o güne kadar hissedilen bütün duyguların üstünde olduğunu anlıyorsunuz. Yıkılan binalardan yükselen seslerin, insanların kıpırdamadan oturması, boşluklara bakan gözler size “Deprem” teriminin kitaptakilerden daha farklı bir anlamı olduğunu anlatıyor.

Hep merak ettiğim çadır hayatını bir hafta kadar zorunlu yaşadım. Koşullar ve sebepler hayalimdekinden çok farklı olsa da sevdiklerimle hatta tanımadığım halde seveceklerimle beraber aynı tentenin altındaydım. İlk şokun ardından yakınlara ulaşma çabaları başladı. En yakınlarım benimle beraber olsa da bilinçsizce haber beklediğim insan sayısı çok fazlaydı. Birkaç gün sonra yaşanan bir mucize herkese “hayatta her daim umut vardır” sözünü hatırlattı. Gün doğumunda kulaklarımıza gelen bir ağlama sesi ve emekleyerek enkazdan çıkan bir bebek ışığı takip etmiş olacak ki yaşama bir şekilde tekrar sarıldı. Onun sayesinde, “pes etmek” benim için o kadar kolay değil artık.

Bir süre kime ne olduğunu öğrenemedim. Zaten parmaklarıma uzanan bir el beni oradan çekip çıkardı. Artık koruyucu meleklerimle beraber o unutamayacağım manzaradan çok uzakta bir yerdeydim. Neleri kaybettiğimden ve neleri özleyeceğimden habersiz depremden sonraki yaşantıma bir adım attım. Zorlu geçen senelerin sonrasında başladığım yerde çok uzakta bir hayat yaşıyorum. Bir süre kaybettiklerimi inkar ederek insansız yaşayan ben, artık daha rahat iletişim kurabiliyorum.

Önceki hayatımda kırılamaz, üzülemez dediğim dostumu artık göremeyerek üzüyorum. İlk başlarda bu içimi kanatsa da zamanla yokluğa ayak uydurabilmeyi öğrendim ve artık baş edebiliyorum. Çocuklukta önemsenmeyen kıskançlıklar büyüdükçe yerini pişmanlıklara bırakıyormuş; artık bunu da biliyorum.

Dolu dolu geçen çocukluğum sert bir bıçak darbesiyle sonlandı ve artık nedense o yeşil kornalı bisikletimin hatıraları yerine, yaşadığım pişmanlıkların ve acının getirdikleri var. Her ne kadar derslerde bize öğretilse de “deprem” terimi benim için yeni bir “ben”in doğuşunu ifade ediyor. Sahip olduğum hayat deprem öncesi ve deprem sonrası olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yapamadıklarımdan duyduğum garip pişmanlıklar ve yapacaklarımın geçmişi telafisi adımlarımı daha sağlam basmama yardımcı oluyor.

Düşmekten korkmuyorum artık çünkü üçüncü bir şansım olmayabilir. Kağıttan oklarım zaman zaman hedefi şaşırsa da nereye gittiği değil nasıl gittiği önemli diyorum. Yapbozumdan kalan son beş parça karışık duruyor. Bugüne kadar bana destek olup bu şekilde düşünmemi sağlayan tüm arkadaşlarıma minnet duyuyorum. Biliyorum ki parçaları ben oturtamasam da onlar benim için yapacak. Aynı minik dostumun yapmış olduğu gibi. Ona her ne kadar teşekkür edememişsem de aynı hatayı tekrar yapmayacağımı biliyorum. Gelen gideni aratmıyor ama gidenin yerini de dolduramıyor. Sahip olunanın değerini bilmek ve kaybedildiğinde bununla baş edebilmek her ne kadar söylenildiği gibi kolay olmasa da bir zaman sonra gerçekleşebiliyor. Özlendiğinde ise ufacık bir göz kırpış sizi o an’ a götürebiliyor.

Şu an olduğu gibi; Sene 1997 Aralık ayı, kalabalık bir günde ayıcıklı bir kartpostalın kapağında gözlerim; “Minik dostuma sevgilerle…”

Seni göremediğim her sene aynı gün söylediğim gibi, “nice senelere”… Meleklerin ışığı yolunu aydınlatsın, kanatları tüm kötülüklerden korusun seni. Birgün tekrar görüşebilmek dileğiyle…

Minik dostuN…

—-

e-vren günlüğü‘nün Aralık ’08 MisAfiR KaLeMi Dilara TAN, 1986 Adapazarı doğumlu. 7. sınıfın sonunda yaşadıkları 99 depremi sonucu ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Şu an Marmara Ü. Fransızca Öğretmenliği son sınıfta okuyan Dilara, aynı zamanda İngilizce öğretmenliği yan dal öğrencisi. Fotoğraf çekmek ve tenis oynamak hobileri arasında. Sahaflarda dolaşıp üzerinde başkalarının yaşamışlığı olan eski kartpostalları toplamaya ve neresi olursa olsun çanta sırtta gezmeye bayılıyor. Ayrıca Dilara, Türkiye’nin ender blog yazarı bayanlarından biri: http://www.redpharos.com/


26 Ekim günkü sabah 07.00′dan akşam 18.00′e kadar 11 saatlik Ankara gezisi için neredeyse 18 saatlik seyahati göze almak durumundaydım :) Bu, Ankara’ya normalde 3. gidişimdi ama gezi amaçlı 2. gidişim oldu.

Saat 8′de Demetevler’deyim. Metro’dan iner inmez beni karşında göreceksin dayıcımdiyen çılgın yeğenim Şayzın‘ı ben uyandırıyorum telefonla. Arif beylerse eve vardığımızda hala uyuyor. Bir taraftan perdeleri açıyorum bir taraftan daniye karşılanmaya gelinmiyorum, bu bekar halimle Evren abinizi oralarda bir başına bırakıyorsunuz! diye çıkışıyorum. Meğer çocuklar ben geleceğim diye sabaha kadar bazlama yapmışlar :) Güzel ve uzun soluklu bir kahvaltının ardından sokaklardayız. Saat 10.30 olmuş olmasına rağmen koca şehirde tek bir mağaza açık olmaz mı… Hadi bir tane buluyoruz, surat bir karış esnaf hanımlarda :) Aylardır gönlümden geçirdiğim buluşma için Arif ve Şaziye ile ayrılıp yola koyuluyorum.

Ve yıllardır merakla beklenen an.Kaan sen gerçeksin! diyorum Kızılay’da Karanfil Sokak çıkışında beni bekleyen Kaan‘a sarılarak :) 1 yılı aşkın bir süredir blogtan birbirimizi takip ettiğimiz, gerek dışsal gerekse içsel yönden pek çok konuda birbirimize benzediğimizi düşündüğümüz Kaan’la nihayet gerçek hayatta da tanışabiliyoruz. Kendinden emin, olgun oturaklı, page rengi 4 ve blograzzi’de kişisel blog kategorisinde 1. sırada yer alan bu ünlü blog yazarı arkadaşımla iki çay tiryakisi olarak hasbihal ederken işte beklenen o ikinci an yaşanıyor:

Servet‘i, kardeşim kadar o kadar benimsemişim ki ben askere gitmeden önce bloglarımızı keşfettiğimizi ve tanıştığımızı sanıyordum. Halbuki asker dönüşü Haziran gibi tanışmışız :) Soluk soluğa geliyor, malum saatler bir saat geri alınınca afallamış biraz. Benim için flickr’ın usta deklanşörlerinden olan Servet, fotoğraflarındakinin tıpkısının aynısı :) Yaşının benden epey genç olmasından dolayı karizması ve yakışıklılığını kendime rakip olarak görmemeye gayret gösterip blog muhabbetlerine dalıyoruz. Biz Kayhan ve Dilara‘dan bahsedip, malum blog servisini çekiştirirken Ankara radyolarının karizmatik haberci sesi, Nur beliriyor oturduğumuz kafenin önünde:

Ve hayal edilen 26 Ekim 2008 tarihli Ankara fotoğrafı tamamlanıyor:

Bir haber spikerinin başına gelebilecek en kötü şeyi yaşıyor Nur, bizimle buluştuğunda. Günlerdir gribal bir rahatsızlık yaşıyor olmasına rağmen Ankara’da beni yalnız bırakmıyor. Akülü Araç Kampanyamıza radyodan destek veren, e-vren günlüğü yazılarının altını üstüne getiren ve kısa zamanda sanal tanışmışlığı samimi bir arkadaşlığa dönüştüren Nur, 3 blog yazarının bloglama atladıkları blog muhabbetleri arasında biraz sıkılmış gibi görünse de Kocatepe Camii çıkartmasında objektiflerin kendisine çevrilmesiyle kendine geldi. Kendisini Servet’in usta fotoğrafçılığına bırakan Nur Hanımın ne hastalığı kalıyor ne de vücut kırgınlığı :)

Servet, kendinden geçiyor fotoğraf çekerken. Böyle çocuklar gibi şen, oradan oraya koşturuyor. O, Nur’un pozlarını çekerken biz de edebiyatçılığını MisAfiR KaLeM olarak  Kasım’da e-vren günlüğü için konuşturacak olan Kaan’la özel kareler peşindeyiz.

Safiye Sultan, abimi televizyondan canlı yayında seyrederken, kardeşim Ziya kendi arkadaşlarıyla GoKart yarışmasında stres atarken ben de blog dünyasının bana armağanı arkadaşlarımla çok zevkli birkaç saat geçirmekle meşguldüm. Sanal alemin arkadaşlık/dostluk getirisi/götürüsüne hiç değinmeden bunca zamandır yazılarıyla, fotoğraflarıyla ve mesleğiyle ruhunu ortaya koyan bu 3 arkadaşımla birebir tanışmanın ve vakit geçirmenin tadını çıkardım. Hepisini zaten seviyordum, yüz yüze tanışınca hepten sevdim.

Ankara’nın tek bir eksiği vardı; o da Harun. Lakin, Ulus’ta telefonun diğer ucundaydı. Saatler 18′i gösterip Ankara’dan ayrılma vakti geldiğinde Başkent’te bir ilki gerçekleştirmenin bu seferlik kısmet olmadığı Harun’la Aydın’da hasret gidermek için çoktan sözleşmiştik. Ebruların Sultanı’nın yol boyu Magnum Çikolata keşfi ve tadına doyulmaz yaşam tecrübesi ile 03.30′da yatağımda son bulan kısa ama uzun bir Ankara günü de hatıralarım arasındaki yerini almış oldu.

Ankara buluşmasından 24 fotoğrafa aşağıdan ulaşılabilinir:

Ekim ’08 Ankara’dan Kareler

4 yıllık e-günlük yolculuğum 22-23 Eylül’den itibaren wordpress tabanlı 3. mekanında devam etmeye başlamış bulunuyor. Bu zaman zarfında epey aksaklık oldu. Bütün bir içeriğin yeni hosta taşınması mümkün olmadığı için ilk etapta Eylül ayında yayınlanan yazıları ve sonrasında sırayla MisAfiR KaLeM{LeR} ile fotoğrafhikayelerini taşımayı uygun buldum. Can sıkıcı diğer ayrıntı ise ne yazık ki {Devamını oku}


Türk blog yazarlarından e-vren, dün akşam pek çok blog yazarı arkadaşına evrengunlugu.net adresinde bir iftar yemeği verdi. Aralarında Umar, Kayhan, Kaanİbrahim, Servet, Dilara, Buğra ve Başak gibi ünlü bloggerların davetli olduğu iftar yemeği çıkışı görüntülenen e-vren, kameralarımıza saldırdı. Kendini bilmez blog yazarı olayla ilgili henüz bir açıklama yapmazken, olay anında orada bulunan adı geçen diğer blog yazarları da görevini yapan basın mensubu arkadaşlarımıza sahip çıkmayıp olay yerinden hızla ayrıldılar. [AHA]

{Burada, işte tam burada neyin gerçek neyin kurgu olduğunun ayırdına varamıyoruz. Bunu neden yazıyorum: Canım, yakaladığım bir kareyi hem kullanmak, hem eğlenmek hem de gelen tepkileri sorgulmak istiyor. Bir taraftan eğlence bir taraftan iş de diyebilirim buna. Kimine göre sosyal bir ağ, sanal bir dostluk, interkatif bir cemaat bu blog alemi. Hepimiz birbirimizden besleniyor, bir şeyler öğreniyor, hatta birbirimize yeni şeyler öğretiyoruz. Yazılan bir yazı, çekilen bir fotoğraf “sahibi” ne derse desin okuyucu tarafından kendi dünyasında kendi bakış açısıyla harmanlanıp anlamlandırılıyor. Tam da bu noktada ne e-vren günlüğü ne de bir başka blog adresinin, ürettiğini sorgusuz sualsiz paylaşmak ve bunun peşine düşmemekten başka bir durumu olmuyor. Gerçek yaşantılardan olduğu gibi, gerçekleşmesi ümit edilen hayallerden de ibaret bütün bu e-vren dünyası. Tıpkı çekilen o fotoğraf, yenildiği söylenen iftar yemeği ve üzerine yapılan espride olduğu gibi… Bir kere daha altını çizmeye gerek var mı: bu bir e-lektronik yaşam projesi’dir}