askerlik « …bir e-lektronik yaşam projesi

Son Dakika Gelişmesi: Safiye Sultan e-vren günlüğü’nü ilk kez okudu!

Bunu buraya not olarak düşmemek olmazdı. Annem e-vren günlüğü’nü 2005′ten beri okuyan yüz binlerce insanın arasına nihayet birkaç saat önce katıldı :) Malum internetim 5 gündür yine kesikti. Safiye Sultan, bugün akşamüzeri bağlanan internetle beraber Ziya‘nın {Devamını oku}


Kardeşim Ziya‘yı, vatani görevini yapması için birliğine teslim edeli 5 gece 6 gün geçti. TTNET’in artık bıkkınlık veren kesintileri sebebiyle bu haftayı günlüğüme not düşmekte geciktim. Geçen yıl ben askere gittiğimde yine bu vakitler derin bir sessizliğe bürünen e-vren günlüğü için aynı durum yaşanmış gibi oldu :)

Fotoğraf, Ziya askere gitmeden 4 gün önce, Kurban Bayramı’nın 3. günü Kardeş Köy‘de çekildi. Kardeşim, sözün tam anlamıyla tadını çıkara çıkara askere gitti. Benimkinin aksine o, aylar öncesinden Aralık 2008′de askere gitme kararı almış; başvurularını yapmış; apartman sakinlerinden Aydın esnafına kadar herkesle vedalaşmıştı :) Asker yemeği, kahvaltı davetleri, asker kınası, davullu zurnalı eğlenceler, asker uğurlamaları vesaire derken eş, dost, (bir kısım) akraba dahil hepimiz onun askere gidişini doya doya yaşadık. 

6 aylık zorunlu ayrılık öncesi Kütahya’nın merkezini dolaştık. Nüfusu Aydın’ın 2 katı olmasına rağmen belki haftasonu olmasından belki de havanın çok soğuk olmasından dolayı caddeler tenhaydı. Aydın’ın ilkbahar tadındaki kışı’ndan Kütahya’nın soğuk kışı’na adım attığımızda afalladık biraz. Seramikleriyle ünlü bu şehirde renkli manzaralarla karşılaşacağımı ümit ederken gri, kasvetli ve tozlu bir Kütahya ile karşılaşmak beni şaşırttı. Asker geliş gidişlerinde canlanan Kütahya’nın insanı ortalarda yoktu ama tek tük sohbet edebildiklerimiz de son derece yardımsever ve güler yüzlü insanlardı. Kulağıma fısıldandığına göre de içten ve samimi Kütahya halkı şu anki belediye başkanlarından hiç memnun değillerdi :) Kütahya’nın suyundan içen tekrar Kütahya’ya gelirmiş; biz kardeşimin yemin töreninde Kütahya’ya yeniden uğramak için şimdiden gün sayıyoruz.

Abim, en küçük kardeşim İbrahim ve Hüss ile Ziya’yı Kütahya’ya kadar götürdük. Acemi birliğinin önüne geldiğimizde pek çok kısa dönem asker, aileleriyle birlikte oradaydı; gurur ve hüznün bir arada yaşandığı bir kalabalığın içindeydik. Ağlayanlar, birbirine sarılanlar, hala nerede olduğunu idrak edemeyen ve kendisini yabancısı olduğu bir filmin içinde zanneden askerler, anne-babalar, kardeşler ve tanıdıklarla doluydu her yer. Herkes, kendi askerinin son kez fotoğrafını çekmenin telaşındaydı. Aynı telaşı görevli askerler de fotoğraf çektirmemek için gösteriyordu ama ne çare. Ziya, ille de ödenecek denilen vatan borcu için peygamber ocağı denilen askeriyenin kapısından girerken son kez Safiye Sultan‘la konuştu ve bizim unutamayacağımız, onun da hatırlamakta güçlük çekeceği bir anın karesi ortaya çıktı:


Bu seneki Kurban Bayramı geçen yıllara nazaran {zaten geçen yılkinde askerdeydim} daha çok ziyaret ve misafirle geçti. Bayram ziyaretlerine Ziya‘nın asker vedası ziyaretleri de eklenince dakika hesapları yapıldı, ziyaret listeleri karıştı. İşin belki de en zevkli kısmı buydu. Bunlar birer tatlı telaştı :) Kurban Bayramı 2008′i de bugün Hüss‘le bir bayram ziyaretinde çekildiğimiz yukarıdaki kareyle uğurlayayım istedim. e-vren günlüğü’ne 2009 Kurban Bayramı’nın notlarının da düşmesi temennisiyle günün son gelişmesine geçeyim:

Safiye Sultan ne abimin ne de benim askerliğimde asker kınası hevesini alamamıştı. Bugün küçük bir organizasyonla Ziya’nın avucuna asker kınası yakıldı. Öncesinde dualar edildi, sonra avucun ortasına madeni para koyulup Safiye Sultan’ın göz yaşlarıyla kınanın üzeri kapatıldı. Hala asker havasına giremediğini söyleyen kardeşim, Kütahya‘da Hava Kuvvetleri’nde yeteri kadar bu havayı soluyacak nasıl olsa :)


Akşam telefonumu şarja takmayı akıl etmiştim de alarmı kurmayı akıl edememiştim. Safiye Sultan Evren, saat 7′yi 10 geçiyor diye uyandırmasa öğleye kadar uyuyabilirdim :) Her sabah 06.50′de kalkıp anca hazırlanan biri olarak panikleyip nasıl kalktım, nasıl hazırlandım ve kahvaltımı hangi ara yaptım hatırlamıyorum :)

Bugünkü öğle arası için randevum 11. sınıflarlaydı. Geçen haftadan e.posta adreslerine bilgileri göndermiş, 26 Kasım Çarşamba günkü öğle yemeğini okulda onlarla birlikte yemek istediğimi söylemiştim. Bir öğrencim buradaki Evren Hocadan farklı olduğunuzu düşünüyorum demişti. Sanki okulda mecburen daha resmi davrandığımı dile getirmişti. Onlarla haftasonları sinemeya ya da parka gitmek isteyişimin, bu hafta öğle yemeğini onlarla beraber yeme fikrimin asıl sebebi algıladıklarının ötesindekini gösterebilmekti. Elimden geldiğince klasik bir öğretmen gibi davranmamaya çalışsam da zannediyorum o bir türlü barışamadığım takım elbise aramıza set çekiyor. Rahatlığı ve özgürlüğü seviyorum; ruhum aykırılıktan yana. Hal böyle olunca aslında hiç de farkım olmadığını düşündüğüm gençlerin karşısında uzaylı bir varlık gibi görünebiliyorum :)

Günler geçtiktçe her öğrencimi daha yakından tanıyorum. Hepsinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir dünyası var. Konuştukça, paylaştıkça, birlikte vakit geçirdikçe farklı özellik ve yönlerini keşfediyorum. Karşılaştığım bazı gerçekler beni mutlu ederken, hayatlarına dair bazı ayrıntılar da ister istemez üzülmeme sebep olabiliyor. Akıl vermek, öğütte bulunmak bana sevimsiz geliyor; bu sebeple dertlerine karşılık kurduğum cümlelere çok dikkat etmeye çalışıyorum. Sanki  çoğunun o yaşta yaşadıkları “yazsa roman olur” tarzında…

Akşam Ziya ile, askere giderken yanında götürmesi gereken eşyaların listesini yaptık. Geçen yılki halimi hatırladım. “Adı üstünde, gerçekten de -kısa- dönemmiş” dedim. Askerdeki dolabımın resmini bile çizdim; içinde ne var ne yoksa dünmüş gibi gözümde canlandırabildim. Cuma günü okul çıkışı listedekileri almaya gideceğiz. Geçen yıl, Harun’la beraber yapmıştık asker alışverişimi. Askerdeki günlerimi, asker dolabımı hatırlarken ve o günleri yad ederken asker arkadaşlarımı özlediğimi de farkettim. O muhabbetler bu gün yapılamıyor ne yazık ki.


kalkmalıyım, saat kaç oldu acaba? her sabah bu müge anlı’nın sesiyle uyanmak zorunda mıyım. ne kadar dobra bir kadın, biraz da sert. kocasına karşı da böyle midir acaba. aaa ben onu rüyamda gördüm şimdi hatırladım, ama eşref saati dizisinin başrolündeki kız olarak gördüm. yani ses müge anlı, görüntü o dizideki kız. tekrar askere gitmişim, 45 gün daha askerlik {Devamını oku}


Sevgili Elazığ, askerden döndüğümden beri seninle ilgili hiçbir şey yazmamış olmam rahatsız etti beni. Oysa sen, misafirperverliğinle, insana güven veren sıcaklığınla benim bu vefasızlığımı haketmiyordun.İnternette, askerlik yerim açıklandığında şok olmuştuk. “Elazığ nerede!” deyip, internetten haritadaki yerine bakmıştım. Aman Allahım ne kadar uzaktın Aydın’a. Annem gözyaşlarına boğulmuştu birden. Biz Konya’dan ötesine geçmemiş bir aileydik. Nasıl da gözümüzde büyümüştün. “Doğu’nun Batısı’dır” demişti Hüseyin Sinan abi senin için. Bağrından çıkartıp büyüttüğün Bodruk ailesini aramıştı.

12 Aralık sabahı ayak bastım topraklarına. Sevgili Mehmet abi karşılaşmıştı beni, hala neresi olduğunu hatırlayamadığım bir caddende. İlk zamanlar havanın Aydın’ın havasına benzediğini söylüyordum evdekilere. Güneşli, ılık. Sonra hayatımda görmediğim kar ve hissetmediğim soğuyu yaşadım. Ne bitmek bilmez bir rüzgarın vardı öyle. Nisan gelmiş hala üşümüş, mayıs yarılanmış rüzgarından gözümüzü açamamıştık. Tozun da rüzgarın da aklımda kalan en önemli ayrıntılar oldu.

Peki ya insanın, Elazığlılar… Ben bugüne kadar Elazığlılar kadar yardımsever ve iyi insanları henüz görmedim. Bunda hem Elazığ esnafının alışverişlerdeki tavrı hem de Bodruk ve Yüksel ailelerinin payı çok büyüktür. Askeri, polisi ve öğrenciyi sevdiğin, sıkmadığın herkesçe söylenir durur zaten. 156 gün boyunca Enes, Mücahit, Mehmet ve Fahrettin abiler yalnız bırakmadılar beni. Misafirini nasıl ağırlayacağını bilemeyen Elazığlılar, yabancı da olsa insanlara güven konusunda hiçbir tereddüt yaşamıyordu. Yeğenim Zühre ziyaretime geldiğinde tatlıcıya paket yaptırırken, beklerken yiyelim diye bir tabak tatlı ikram etmişlerdi bize. 3-5 kuruşun hesabını yapmayan bir esnafın var uzun lafın kısası

Çarşı izinlerinde tek sıkıntım her tarafta et türü yiyeceklerin olmasıydı. Birgün pizzza pizza’nın yerini bulmuştum da nasıl da kendimden geçercesine yemiştim pizzayı. Bir de sürekli gece açan, gündüz kapanan gri gökyüzün yok mu… Günlerce içim sıkılır, daralırdı gönlüm. Harput Kalesi, aslında çok da görülecek bir özelliğe sahip değildi. Buna rağmen 3 defa çıkmıştım. Ancak onun çevresindeki mesirelik yerler çok daha güzeldi. Keban barajı yolundaki Çırçır Şelalesini ise anlatacak kelime bulamıyorum. Orası ne muhteşem bir yerdi öyle. Nizamiye’ye gelir giderken Hazar caddesini -hani kargoların Hazar şubelerinin olduğu cadde- kullanırdım. Orası bana çok ferah gelirdi, büyük keyif alırdım o kaldırımları arşınlamaktan. Bir de Sezgin’le her çarşıda mutlaka ilk uğradığımız Simit City vardı ki Aydın’da böyle bir yer yok diye çok üzülmüşümdür.

Genelde üniversite okunulan ve askerlik yapılan şehir sevilmez derler ama ben seni sevdim Elazığ. Yolum tekrar düşer mi bilinmez ama yılar sonra gelsem bile toprağınla, insanınla aynı samimiyletle beni kucaklayacağından şüphem yok.


Uzun bir aradan sonra merhaba. Beklenmedik bir gelişmeydi “askerlik” benim için. Apar topar karar verildi ve gidildi. Nefesler tutuldu, sabredildi, edilemeyince öğrenildi. Ve sayılı gün çabuk geçer misali 156 gün kimine göre “ne çabuk” bana göre “sıkıntılı bir şekilde” geçti gitti. “Askere ne zaman giderim, acaba nasıl yaparım” deyip deyip gözümde büyüttüğüm bu vatani görev de anılardaki yerini aldı. Şimdi yeni heyecanlar tatma, yeni hayaller kurma, yeni ADIMLAR atma vakti. e-vren günlüğü’nün yaklaşık 6 aylık suskunluğu da 2 Haziran itibariyle sona ermiş oldu. İlk açılışı sevgili Umar‘ın söyleşisiyle yapmak istedim. Askerlik günlerime çok fazla değinmeyeceğim için Umar’ın “Sil Baştan” başlıklı söyleşisinin o günlere ışık tutmada yeterli olacağını düşünüyorum. Bu sebeple sevgili Umar TÜRKOĞLU‘na zahmetinden ve nezaketinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Artık geçmişi anlatmakla, yazmakla vakit kaybetmeye gerek yok. Şimdi e-vren günlüğü’nü kaldığı yerden tutma zamanı! İyi okumalar…

{Aşağıda okuyacağınız söyleşi 31.05.2008 tarihinde Umar TÜRKOĞLU tarafından yapılmış ve 01.06.2008 tarihinde www.umarturkoglu.com adresinde yayınlanmıştır. Söyleşinin orijinaline {buradan} ulaşabilirsiniz}

Her Türk evladının askere uğurlanırken arkasından söylenen manifestolaşmış söylemleri vardır. Bu yüzden bayraklar dalgalandırılır, sevgiliye “döneceğim bekle” diye sözler verdirilir, göğüsler hüzünle, ayrılık acısıyla kabartılır, kurşunlar bu yüzden semalarda sektirilir. Su gibi aziz olması ve tez dönmesi için kovalarca su dökülür.

Mertlik, yiğitlik daha nizamiye kapısından girmeden yolda kuşatılır asker olana. Çünkü hainin pususunun nereden geleceği bilinmediği için her Türk, asker doğmuştur… Her şey bu yüzden vatan içindir… Vatan borcu, namus borcu olduğundan ağır gelse de çekilir. “Beklenen günler gelecekse çekilen hasretler kutsaldır” diyerek avunulur. Sevgiliye yazılan mektuplar da hep hasret kokar, özlem kokar, aşk kokar.

“Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği senin ki kadar saf ve temiz bir askere rastlanmamıştır. ” der, Mustafa Kemal ordularına hitap ederken.

Askerlik? Askerliktir… Herkes ne derse desin!

Bugün bu duygularla yolcu ediyoruz askerlerimizi vatan borcunu yapmaları için birliklerine. Ama bu duygularla devam etmediği kesin. Kimse yaşayamadan bilemez. Biraz abartılı bulsam da asker uğurlayışlarını, her 3 aylık dönemde hissedilir derecede gürültüsü vurur pencereme. Oysa ne umutlar beslenmiş, ne coşkular kuşanılmıştır. İnsan hep böyle devam edeceği hayaline kapılır teslim olacağı ana kadar. Oysa gerçek soğuk ve çıplak bırakır daha ilk günden…Askeri…

Evren de askerlik yapan bloggerlardandı, terhis oldu. Kırmadı geldi. Uzun uzun konuştuk, dertleştik… Ve yeniden

SİL BAŞTAN yaptık…

Aşağıda bu konuşmalarımızın röpörtajını ve Evren’in hiçbir yerde bir daha duyamayacağınız askerlikle ilgili görüşlerine yer verdim. Buyrun okuyun:

Oynadım ve Bitirdim!

Nasıldı İlk Gün?

Askere giderken merak ettiğim iki şey vardı: Arkadaşlar ve gurbetteki o ilk gece. Beni ikinci koğuşa almışlardı. Üst ranzanın birine oturdum, karşımda Harput. “Allahım” dedim, “Bu manzarayı 156 defa seyredeceğim!”. Daha nizamiye kapısından girer girmez atmaya başladığımız imzalarla geçmişti ilk günüm ve öyle yorulmuşum ki uyuyup kaldım yatağıma uzandığımda. Oysa ben ilk gece üzüntüden uyuyamam sanıyordum.

Nasıl bir insana dönüştün askerken?

İlk başta bir savunma mekanizması geliştiriyorsun. Çünkü yaşayageldiğin sosyal çevreden, hele ki üniversite ortamından bambaşka bir yer orası. Her çeşit insan var ama kurallar belli ve kesin. Ben, çok susan, çok gözlem yapan biri oldum ilk zamanlar. Sürekli diken üzerinde hissettim kendimi. Çoğu arkadaşım sanki askerliğin keyfini çıkarıyordu, gülüp espriler yapıyordu. “Acaba burayı fazla mı ciddiye alıyorum?” diye çok sordum kendime. İnsan orada bir şeye dönüşmüyor, bir süreliğine rol yapıyor. Sonra da askerlik bitiyor zaten.

Neyin Rolü Bu?

Hiç alışık olmadığın çok düzenli, çok sistematik bir sistemin içinde olunca ister istemez afallıyorsun. Çünkü doğal yaşam ortamın değil orası. Ben kendimi çok germiştim. Her şeye muhalif olan, en küçük bir şeye sinirlenen ben, belki de 25 tane kısa dönem askerin içinde en az tepki veren biri olmuştum. Bu, sadece orası için takındığım bir roldü benim için. Sabrettim, oynadım ve bitirdim.

Onlarla 24 saatini paylaştın. Daha da önemlisi onlar sanal dünyanın merak edilen insanının 24 saatine tanıklık ettiler. Sence onların gözünde Evren nasıl biriydi?

Bu sorunun cevabını elbette ben veremem. Ama elimden geldiğince “doğru düzgün biri” olmaya çalıştım. “Sessiz sakin” olduğumu söyleyenler oluyordu. Bazen benim de tepemin attığı anlar olmadı değil ama kimseyi bile bile üzdüğümü zannetmiyorum. Benim orada bir misyonum vardı. Hatta hala daha küfür etmeyişimin sebebini soran arkadaşa da buna benzer bir cevap vermiştim. Bir kere dahi ağzımdan küfür çıkmadı, çıkmaz da. Ağzından küfür eksik olmayan, bel altı muhabbet eden bir Evren’le önce Ben sonra da e-vren günlüğü’ndeki Evren asla uyuşmazdı. Bu iki yüzlülük olurdu ki, bugün blogumu ziyaret eden asker arkadaşlarımın şaşkınlığa uğramaması benim için çok önemli.

Sen kendini olağanüstü ifade edebilen, esprili, zeki ve derin duygulu bir adamsın. Bunlar askerde sana avantaj sağladı mı?

Öncelikle bu iltifatların için kocaman bir “Estağfurullah” diyorum. Bölük komutanı biz kısa dönemleri tek tek odasına çağırıyordu. Sıra bana geldi, girdim. Komutan sorularını sordu, cevaplarımı verdim ve çıktım. Sonra “Off ne kadar da işe yaramaz bir Evren profili çizdim” dedim. İşe yarayan çok yönüm olabilir, bütün arkadaşlarım da son derece nitelikli insanlardı özel yaşamlarında ama biz orada “Askerdik” işte.

Hüngür hüngür ağladım!

En çok neyi özledin? Kimi?

En çok Annemi ve Hüss’ü özledim. Ama insan daha başka o kadar çok şeyi özlüyor ki orada.

Dışarı ilk izinli çıkışında neler hissettin?

Abim ve kardeşim gelmişti yemin törenime. 4 hafta sonra ilk kez onlarla adım attım sivil hayata. “İnsanlar ne kadar da mutlu” dedim. Ve aileme kavuşmanın büyük sevinciyle, onların 2 gün sonra gidecek olmalarının verdiği dev gibi bir hüzün vardı içimde.

Ağlamak geldi mi içinden ayrılırken?

Ben ilk günden beri ağlıyordum zaten. Yemin töreni esnasında da abimleri seyirciler arasında göremeyince ağlamaya başlamıştım :) Ve onların gideceği günün sabahı… Hüngür hüngür çok ağladım. İyi ki de ağladım, yoksa daha zor gelecekti katlanmak bana.

Dostlukların kolay kurulamadığı günümüzde Askerlik ortamında edinilen arkadaşlıkların dostluğa dönüşüp dönüşmeyeceği tartışılıp duruluyor.Askerde kurduğun arkadaşlıkların dostluğa dönüşebileceğine inanıyor musun?

Dostluklar orada kuruldu bile benim için. Dostluğa dönüşmeyen arkadaşlıklarım askerlik sonrasında daha da yoğunlaşır mı bilemem.Ama orada hiç tahmin etmediğim harika bir arkadaş grubuyla karşılaştım. 25 Kısa dönemdik ve ben hepsini çok seviyordum. Bu yüzden kendimi çok şanşlı hissediyorum.

Dışarıdakilerden farkı neydi oradakilerin?

Aylarca 24 saatinin tamamını paylaşıyorsun. Her haline, her doğallığına, neşene, hüznüne, zayıflıklarına, güçlü hallerine tanıklık ediyorsun. Bunu normal şartlarda dış dünyada yaşamak biraz zor. Asker arkadaşını özel kılan da bu olsa gerek. Bence üniversitedeki sınıf arkadaşlarından ya da ev arkadaşlarından daha özel bir yere sahip asker arkadaşı.

O günleri unutmak istiyorum!

Erkek olunca askerlikle ilgili bir çok malzeme çıkıyor insana. Senin malzeme diye adlandırdıklarından en çok neyi anlatabilirsin bize?

Bu soruna detaylı bir cevap verebilmeyi çok isterdim ama sen de biliyorsun ki askerlik anılarımı anlatmayacağım ve o günlerle ilgili tek bir yazı dahi yazmayacağıma dair kendime sözüm var. Bu söyleşi ve hemen ardından kaleme alacağım kısa bir yazı dışında askerlik anısı namına ağzımdan herhangi bir şey çıkmayacak.

Böyle bir savunma geliştirmenin kötü bir yaşanmışlığı mı var?

Çok kötü anılarım yok orayla ilgili ama çok eğlenceli hatıralarla da dönmedim açıkçası. Bu tamamen benim olaylara bakış açımla alakalı elbette. İçimizde çok eğlenenler hatta bir ömür yaşanmışlıkları anlata anlata bitiremeyecek arkadaşlarım da vardı. Ben askerliği, orada çektirdiğim bir iki fotoğrafla hatırlamak, o günlerin detaylarını unutmak istiyorum.

Kötü bir haber kötü bir olay yaşadın mı?

Askere gelirken bizimkilere şöyle demiştim: Sizden biri dışında kime ne olursa olsun sakın bana haber vermeyin”. Gurbette kaldıramazdım kötü bir haberi. Ama birgün öyle bir haber aldım ki askerlik bana zehir olmuştu. Haftalarca uğraştım durdum bu sorunla ilgili ama elimden birşey gelmedi. Nedir diye soracak olursan bu vakitten sonra kimsenin başını ağrıtmamak, kendi keyfimi de bozmamak adına detay vermeyeceğim. Ama orada bana kötü günler yaşatan ağır bir haber almıştım.

Askerliğini yapmamış adama kız vermiyorlar bizim orada. Askerliğini yapmış bir bekar olarak kendi şansını nasıl değerlendireceksin?

Bir edebiyatçı olarak iyi. Bir blogger olarak zayıf. Normal bir türk erkeği olarak can sıkıcı :)

Askerde sevdiklerin seni önemsediler mi?

Ailem,büyük bir sevgiye boğdu beni. Her zamankinden çok önemsediler. Annem her telefonda “Asker anası oldum ve bu gururu bana yaşattın” derdi. Kimseye telefon numarası vermemiştim. O yüzden ailem ve benim aradığım birkaç kişi dışında kimse bana ulaşamadı. Ama kardeşim Ziya’nın iki defa gerçekleştirdiği mektup projesi vardı ki hayatımda yaşadığım en büyük sürprizdi. Bu sayede arkamda beni seven ne çok insan bıraktığımı ve aslında ne kadar sevildiğimi anladım. Bloga bırakılan yorum ve özelden atılan mesajlar da buna dahil. Beni ayakta tutan da bunlar oldu. Buradan herkese, mektup sahiplerinden biri olarak sana da bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.