…bir e-lektronik yaşam projesi

{Evren’in Aydın Life Dergisi Ağustos sayısındaki yazısıdır}

Öyle bir şey düşünün ki, sizi günlük yaşamınızdan koparıp tek bir kişinin sığabileceği, sadece birer yatak, sandalye ve masadan ibaret bir odaya kapatıyorlar. On altı ay boyunca gazetenin, kitabın, radyonun olmadığı fakat 24 saat sesinizi kaydeden bir cihazın olduğu bir ortamda yaşamak zorunda bırakılıyorsunuz. Size tanınan tek hak, birinci dereceden bir akrabanızla günde bir defa olmak şartıyla mektuplaşmak. Ancak bunun da bir şartı var: Mektupların kelime sınırı elli. Elli birinci kelimede mektup imha edilecek!

Böyle bir koşulda değil on altı ay, on altı saat bile yaşamayı hayal edemeyip, büyük bir ıstırap kabul ederken, cezanın ötesinde bir zulüm sayılan bu şartlarda yaşayan biri var: Bir döneme damgasını vuran, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığını yapan Adnan MENDERES! 

Menderes, 27 Mayıs ihtilalinin ardından bir müddet Harbiye’de alıkonulur, daha sonra Haziran ayında Yassıada’ya götürülür. İçinde bir karyolanın iki buçuk metre uzunluğunda, iki metre genişliğinde bir odaya yerleştirilir. Haftada birkaç saat dışında buradan çıkması yasaktır. Yassıada’nın eski başbakan için tek yasağı bu değildir: Dış dünyadan haber almasını sağlayacak gazete ve kitap okuması, radyo dinlemesi, diğer mahkumlarla konuşması da yasaktır. Başına 24 saat bekleyen, iki saatte bir değiştirilen nöbetçi dikilir ve odasına ağzından çıkması muhtemel tek bir kelimeyi bile kaydetmesi için özel bir ses dinleme cihazı yerleştirilir. Yassıada’da kalan diğer tutukluların arada bir birbirleriyle konuşmaları serbestken, Menderes’in 24 saat boyunca başında bekleyen nöbetçiyle dahi tek bir kelime konuşması yasaktır. Öyle ki avukatlarıyla bile yalnız görüştürülmez, uzun uzun konuşturulmaz.

Bunların ötesinde ihtilal yönetimi, eski başbakana haberleşme özgürlüğünden çok cezaya dönüştürülen bir hak da tanımıştır: 50 kelimeyi geçmeyen ve sadece birinci dereceden akrabalarla günde bir defa yapılabilecek mektuplaşma hakkı. Mektuplar, Yassıada komutanlığınca 10 sütun halinde yarım sayfa şeklinde hazır olarak bastırılan, en altta “Satırlar dışındaki boşluklara yazı yazılmaz!”* şeklinde not bulunan ve tanesi 5 kuruş olan kâğıtlara yazılabilecektir. Dahası da var: Eski yazı kullanmak, mahkemenin gidişatı ya da adadaki yaşam hakkında bilgi vermek, olaylarla ilgili yorum yapmak da yasaktır. Mektup, Adnan Menderes’i hayata bağlayan tek unsur haline gelince, 27 Mayısçılar bunu bir işkence aleti haline dönüştürmeyi de ihmal etmemişlerdir. Mektuplara elli kelime sınırı, idamdan çok daha büyük bir zulme dönüştürülür.

Günde sadece bir mektuba izin verilince, Menderes’in çocukları ve yakın akrabaları mektup yazma haklarının tamamını eşi Berin Hanım’a devredeler. Adnan ve Berin çifti 16 ay boyunca tek bir gün bile atlamadan birbirlerine mektup yazarlar. Sabah ilk işleri erkenden kalkıp mektup yazmak, öğleden sonra da birbirlerinden gelecek mektubun yolunu gözlemektir. Mendereslerin kavuşmasını, kucaklaşmasını sağlayan ilk mektup Yassıada’nın 17 Haziran’ına aittir. Bu hasret gel-gitleri Adnan Menderes’in idam edilmeden bir gece önce 16 Eylül 1961′de oğlu Yüksel’e yazdığı “Ruhumla daima sizinleyim.” dediği ve “…Sonsuz, dayanılmaz, hissedilmemiş bir özleyişle ve gözyaşları ile hepinizi öperim.”* diyerek bitirdiği -ama gönderilmeyen- mektubuyla son bulur.

Yassıada yönetimi mektupların içeriği konusunda son derece titizdir (!). Bir kelimeyi okuyamadıklarında, bir kelimenin gizli bir manada yazıldığından şüphelendiklerinde mektuba sansür uygularlar ya da mektubu imha ederler. Öyle ki, Berin Menderes’in bir mektubunda eşi için yazdığı “…Çünkü sizin kadar bigünah sanık olmamıştır.”* cümlesindeki “bigünah” kelimesi sansür kurulunun hoşuna gitmez, üzeri kırmızı kalemle çizilir.

Yassıada mahkûmlarına gelen mektuplar elli kelimeden fazla olursa, fazlalık ya makasla kesilir ya da karalanır; çoğunun fotokopileri alınıp bazı işlemlere tabi tutulur. Sansürün boyutu bazen öyle aşar ki, mektup sahibinin eline sadece hitapla imza kısmının yer aldığı, aradaki bölümün tamamen kesildiği bir kâğıdın geçtiği bile olur. İkiye katlanmış mektup kâğıtlarının boş kısmı “gizli mesaj içerebilir” kuşkusuyla kesilip alındıktan sonra sahibine teslim edilir. İyi haberler karalanır, aleyhte haberler içeren yazılara dokunulmaz. Sansür kurulu kimi zaman “İnşallah kurtulacaksın” tarzındaki masumane temennilerin üzerini kırmızı kalemle çizip yanına “havasını alırsın!” yazar; kimi zaman da “Sayın” ile başlayan hitapların üzerini karalayıp yerine “nereden?”, “inek” veya “Çanakkale davarı” yazar, birbirlerine sevgiyle hasretle bağlı iki yüreğin mahremiyetini linç ederdi.*

Yassıada’da bütün bunlar yaşanırken Berin Hanım da hiçbir gün mektup yazmayı ihmal etmez. Zaman zaman araya tarihsiz mektuplar koyar, olur da eşinin eline iki mektup birden geçer diye. Uygulanan sansürün o da farkındadır ve çok istediği halde bir tek şeyi yazamaz: “Millet seni seviyor, unutulmadın!”.* On altı ay boyunca eşiyle sadece iki defa yüz yüze görüşebilir. Mahkemelerde bile konuşmaları yasaktır. İlk görüşmesi Menderes Yassıada’ya götürüldükten 6 ay sonra gerçekleşir. Daha ilk görüşmede oğlu Aydın Menderes doyamadığı babasına bakıp “Hangi el bu güzel yüze yağlı ipi geçirebilecek?”* diye düşünür yaşlı gözlerle. Berin Menderes, ikinci görüşme için talepte bulunduğunda “daha önce görüştünüz.” gerekçesiyle geri çevrilir. Daha sonra çıkan bir kararla ikinci ve son bir defa görüşebilirler. Menderes’e ziyarete giderken yanlarına ufak bir hediye, küçük bir kutu tatlı almalarına izin verilmez. Her iki görüşmede de aileyi Yassıada kumandanı yalnız bırakmaz. Yarım saat süren kavuşma esnasında Adnan Menderes ne eşine sarılabilir ne de oğullarını doyasıya kucaklayabilir. Yassıada’nın kanunları bir ailenin mahremiyetini yine ayaklar altına almıştır. Yaşatılan sıkıntılar Yassıada’nın dışında da devam eder: Menderes ailesinin avukatları tutuklanır, henüz on üç yaşındaki Aydın Menderes’in kumbaralı tasarruf hesabı da dâhil olmak üzere ailenin bütün mal varlığına el konulur, maaşlar ipotek edilir.

On altı ay boyunca yüreğinin ızdırabını “iğne ile kuyu kazdırırcasına” elli kelimeyle ifade etmesine izin verilen bir insan…

Yalnızlığının tek avuntusunu her mektubunda “…ufku bile olmayan bir elem deryasında yaşamanın tek heyecanı sen ve mektupların”* diyerek dile getiren ve “…Acaba Mecnun da Leyla’sına bu hasret ve sevgiyi duyabildi mi?”* sözleriyle çektiği ızdırabı haykıran bir koca…

Saatler boyu bir iskemle üstünde, bir cam kafeste ya da günlerce iki metrelik bir odada vaktini geçirmeye zorlanan bir baba…

İzin almadan odasının kapısını açıp avukatının gelip gelmediğini sorduğu için başındaki bekçi tarafından hırpalanıp dövülen bir devre ismini veren bir devlet adamı…**

“Ben idamdan korkmuyorum. Tarihe hırsız başbakan olarak geçirmek istiyorlar, bunu önleyiniz”* diyerek kendisine atılan iftiraların benliğinde açacağıı yaraları dile getiren, bir zamanlar sonsuz kelimelere sahipken son on altı ayında elli birinci kelimeyi kullanamayan bir Başbakan!

Adnan MENDERES… Endişe ettiğinin aksine bu gün Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitesinden lisesine, mahallesinden havalimanına, camiinden bulvarına, hastanesinden evladına kadar dört bir taraf bu şerefli devlet adamının adını taşıyor, şerefle!

—————–
Adnan Menderes’in Yassıada’dan eşine yazdığı mektuplar tam metin olarak Benseno yayınlarından çıkan Nuriye AKMAN’ın “Elli Kelime” adlı eserinde yayımlanmıştır.

* N. Akman, Elli Kelime, benseno Yay., İst., Aralık 2001″ künyeli eserden alıntıdır.

** Nazlı ILICAK, 15 Yıl Sonra 27 Mayıs Yargılanıyor, cilt 1, İst. 1975 Kervan Yay.


{Evren’in Aydın Life Dergisi Temmuz sayısındaki yazısıdır}

İnternette başladığım blogger’lık (elektronik günlük tutan kişi) maceramın, harika bir dergide, üstelik henüz Temmuz 2006′da doğan bir dergide devam edeceğini hiç düşünmemiştim. “Gel” dediler, Evren’in Günlüğü’nü Aydın Life’ta da tut.” Kısmetten öteye geçilmiyor madem, sizinle bu sayfalarda buluşmak kısmetimizmiş demek ki…

e-vren günlüğü ile yeni bir çocuğun doğumuna tanıklık etmek, onun ilk kokusunu hissetmek, ilk defa dokunmak ona… Şu an aylardır süren bir hayalin, beslenen umutların meyvelerini tutuyorsunuz ellerinizde. Ömürlü olsun denildiği gibi her yeni bebeğe, Aydın Life’a da uzun uzun yıllar diliyoruz. İnsana en anlamlı geleni ise derginin ilk sayısında, henüz o taptazeyken başlamak yolculuğa. Siz, biz, hepimiz e-vren günlüğü ile bir anlamda Aydın Life’ın günlüğünü de tutacağız. Onun büyüyüp gelişmesine hep birlikte tanık olacağız.

***

Geride bıraktığımız aylarda dünya gündemine damgasını vuran en önemli olay Karikatür Krizi’ydi. Bu krize “olay” değil, “REZALET” vb. tanımlamalar yakışıyor daha çok. İnsanoğlu kimliklerinden sıyrılıp çok büyük bir sınavdan geçiyor ve her zaman ki gibi sınıfta kalıyor. Kainatın son ve en büyük peygamberiyle dalga geçen Avrupa, verdiği tepkilerle de İslam ülkeleri… Doğru ve yanlış her şey için geçerli; karikatürlere gösterilen tepkilerde de olduğu gibi. Yüzyıllar öncesinde aramak lazım bugünkü yanlışların sebebini. Neden Avrupa bu kadar cesure ve de küstah? Ve neden İslam ülkeleri her seferinde Batı’nın görmek / dünyaya göstermek istediği görüntüleri sergiliyor? Protestolarda yine bizim insanımız ölüyor, bizim mallarımız zarar görüyor, bizim devletimizin ekonomisi zedeleniyor. Onu bunu eleştirmekten ziyade takınılacak en akıllıca tavır, önce kendimizi sorgulamak olmalıdır. Kimseyi yargılamadan, ilk kendimizi hesaba çekmek… Ve sonra kırıp dökmeden, paranın egemen güç olduğu bu medeniyette oyunu kurallarına göre oynamak: “ekonomik ambargo” uygulamak! Çocukluğumuzdan beri sadece ilkokul sıralardında 1 günlüğüne kutladığımız “Yerli Malı Haftası” gün gelir işte böyle elimize yapışır. “Yerli Malı, Herkes Bunu Kullanmalı” sloganını hayatımızın 365 gününde tatbik etseydik, bugün Moder batı bu kadar küstah olabilir miydi bebek mamasını bile kendisinden Doğu’ya karşı?

***

Gittin, “gitmem” dediğin halde. Unuttun, “unutmam” diye söz verdiğin halde. Sözlerinitutmadın, yemin ettiğin halde. Ve ben bekledim; “sen dönene kadar beklerim.” dediğim için. Seni yazdım buralara, remz’lerle donattım her bir cümlemi. Her bir cümlemin anlamına seni yükledim. Ve sen hala dönmedin, “döneceğim” dediğin halde… Sevda ulaşılamayacak uzaklarda olunca, ne yağan yağmur ne esen yel umurunda oluyor insanın. Okunan şiirler daha bir anlamlı oluyor, şarkılar daha çok dokunuyor yüreğe. Ve sevgiliyle yaşanan onca olay, silinmiyor hafızadan. Gönülden edilen dualarıma, senden başka istek girmiyor artık.

Bilsem gidip de dönmeyişinin sebebini, bütün sebepler ben olurdum inan. Tutup getirirdim, tutamadığım yokluğunu. Varlığını bir sır gibi saklardım, ayrılık denen musibetten. Yanıp kavrulurdum, kor olur kendimi unuturdum. Ve bütün cümlelerimi sonlandırıp, sessizliğe gömülürken son sözü şaire bırakırdım:

Ölünceye kadar
seni bekleyecekmiş,
Sersem.
Ben seni beklersen ölmem ki..
Beklersem.*

*Özdemir ASAF


{Mayıs ‘06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Difrensiyali dağılmış Chevrolet gibisin” dedi birahanenin omuzları çökmüş, gözleri kırış kırış, azıcık sarı saçlı patronu. Elindeki yufkayı özenle kıvırıp sigara böreği yapmaya devam etti. “Hadi parka git de açıl” diyerek önünde dikilip bira isteyen sarhoşu kolundan tutup dışarı doğru itti. Chevroletin arkasından bakakaldım ben de. Yer Bornova.. Sevgi Yolu.. Birçok cafe ve restoran var ama öğrenci semti diye hiçbirinde bira yoktu. Biz de illa bira içmek için merkeze doğru yürüdük. Sonunda bulduğumuz salaş birahane, Türkiye’de bir zamanlar her sokakta olan birahanelerin son örneğiydi. İçerideki yorgun ve bezgin yüzler at yarışı izliyordu TV’ den. Ağır bir yağ kokusu sinecekti üstümüze ama olsun. Mekanın sefilliği belki de imkansız bir buluşma için en güzel yerdi.

Pazar günü evde otururken, hemen metro ile Bornova’ya ulaşmak ve eski öğrencilik günlerimde dolaştığım sokaklardan geçmek sonra da gerçek bir randevu ile bir birahanede oturmak.. Hiç düşünmeden planlanmadan yapılan bir buluşmanın heyecanını yeniden duymak.. Geçtiğimiz hafta sonunun en ilginç olayıydı. Bir gün önce tüm İzmir’in en in restaurantı Naci Usta’nın yerinde oturup sohbet etmek de farklı bir duyguydu. Tabii önemli olan yaşama bu türden çok renkliliği katmak.. Torunlarımı Dede Korkut Hikayeleri ile büyütmeyeceğim herhalde.

Çocuklarıma ve arkadaşlarıma değişik bir anne modeliyim biliyorum. Yanlış mı yapıyorum diye düşünüyorum zaman zaman. Mutfaktaki defterde okudum bugün. Deniz’in arkadaşlarından Çinli kızımız Aylin “Büyüyüp anne olunca Belma Teyze gibi yemek yapmak istiyorum” yazmış. Eeh hiç olmazsa yemek olayından iyi örnek oluyorum. Pazartesi sendromu en iyi nerede unutulur ? Öğlen Güvercinada’ya balık ekmek yemeye gidiyordum.

- Nerelerdeydin Mahmut amca ?

- Ayaklarımın üstünde, şapkamın altındaydım.

Uzun zamandır görmediği amcasından bu cevabı alan arkadaşımla çok güldük olaya. Kıvrak bir zeka ile verilen cevap gerçekten de doğru. Bir de şapkasını çıkarıp göstermesi var ki o da ayrı bir vaka..

Gelelim son dönemlerde en çok sorulan ve baskı yapılan konuya.. Bir de demezler mi neden hala bekarsın diye? Sanki aşık olunacak adamlar sıraya girmiş bekliyorlar. Nerde bir gözünüze görünür görünmez ayağınızı yerden kesecek adamlar. Tabii ki yoklar. Kimi yakışıksız, kiminin cinsel tercihi sizinle aynı, kimi sizi beğenmez, kimini sizin içiniz almaz, çoğu ise uzak diyarlarda evli barklı.

Ortalık ucuzluğun son günlerindeki mağaza misali, iyiler seçilmiş. O halde düşün partnersizlikten doğan mecburi aşksız yılları. Geriye ne kalır? Onca boyanma, onca giyinme, onca gözyaşi, onca sitem, onca kırıtma, onca hengame, üç senelik kalp çarpıntısı için. Ayol ne yapar ne eder; misal günde üç-beş bardak fazla çay içer o çarpıntıyı yaratırım ben.

Biliyorsunuz masraf günü Cuma. Hani Kuşadası’na ilk geldiğim günlerde; “masraf aldın mı ?, masrafa gidiyorum” derlerdi de anlamazdım ya.. Cuma pazarı kuruldu Masrafa gideceğim bugün. Ee artık mutfak tatilimde bitiyor, çocukların vizeleri bitti damlarlar hemen. Deniz Börülcesi alınacak, taze yapraktan sarma yapılacak felan filan.. Kendime bi hoşluk yapayım.. Enginar alayım da reçel denemesi yapayım diyorum. Son günlerde nedense aklıma düştü bu farklı tat.

Aman, aman başka farklı şeyler düşünme, git enginarını al, reçelini yap diyorsunuz, duydum. Hemen takıyorum sepeti koluma ve masrafa gidiyorum.

—-

Mayıs Ayı MisAfiR KaLeMi Belma ÖZGÜN, Kuşadası’nda yaşıyor. Kuşadası 105 FM’de radyo programı yapıyor, Aydın Life dergisinde yazı yazıyor, öykü yazarlığı ile ilgileniyor. Aynı zamanda Öykü Atölyesi ADABİYAT’ın kurucusu.


{Mart ‘06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

Merhaba. Bu ay e-vren günlüğü’nde misafir benim. Allah’tan bu sanal bir misafirlik yoksa Evren’i pişman ederdim yaptıklarımla ama burada pek sorun çikaramayacagim galiba ;) İnanın kendimi misafirlik psikolojisine soktum; yazı yazmaya başlamadan terlik giydim ayağıma. E tabi bir de abuk sabuk bir şey yazmamı önlemesi için annemden koluma çimdik atmasını istedim. :) Bu arada ben kim miyim? Kendimi tanıtmalıyım galiba.

Ben Bade. 1982 İstanbul doğumluyum ama aslen Rizeliyim. Doğduğumdan beri -ki bu 19 yıla tekabül ediyor- İstanbul Kadıköy’de yaşiyorum. Tabi buna bağlı olarak iyi bir Fenerbahçe taraftarıyım. 2004 yılında Sakarya Ünv. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. 2 yıldır ögretmenlik yapıyorum. İtiraf etmeliyim ki hayallerimi ögretmenlik süslemiyordu ama şu an keyif alarak yapıyorum.

Gelelim Evren’le nasıl tanıştığıma… Son yıllarda her fen-edebiyat mezununun ortak sıkıntısı olan formasyon ile ilgili google’da bakınırken buldum Evren’in günlüğünü… Bazen teknolojinin bu kadar hızlı gelişmesi korkutuyor beni ama çogu zaman iyi ki bu da varmış, çok işime yaradı diyorum. Sakın yanlış anlaşilmasın, bu sözümle Evren’in çok işime yaradığını ispatlamaya çalismiyorum; zira kendisi hiçbir işime yaramadı Allah sizi inandırsın. Şaka bir yana sayesinde bilmediğim, bilemeyeceğim hayatları ve insanları tanıdım. Sayesinde blog, blogger kavramlarını ögrendim. Daha önce gazete yazarları dışında kimsenin günlüğünü okumamıştım. (itiraf ediyorum bir de en yakın arkadaşim Seda’nın günlüğüne azıcık göz atmıştım :) Ama hepsinden de önemlisi “dahi anlamına gelen de” nin ayrı yazılacağını Evren sayesinde ögrendim. Neyse ki blog, blogger kavramlarıyla ilgili bilgi eksikliğimi çabuk kapattım… Birkaç blogger’ın günlüğünü epeyce karıştırdım.

Size bir şey söyleyeyim mi? Ben hiç günlük tutmadım daha doğrusu tutamadım. Hep biri bulur, okur korkusu vardı bende; hala da var. Bilgisayarımı aldığımda ilk düşündüğüm şey günlük yazmak oldu. Hem şifreleyebilirdim de ama yine olmadı. Sanırım kendimden daha çok güvenebilceğim bir kişi ya da icat olmayacak ne kötü. Ve şimdi kendine günlük tutamamış olan ben bir başkasının günlüğüne yazı yazıyorum.. Bu ne ilginç birşeydir Allahım.

Sanırım Evren iki hafta önce sordu yazı yazıp yazamayacağımı. Beni aldı bir telaş sormayın… Günlerce ne yazsam diye düşündüm durdum sonra dedim ki kendi kendime “boş ver Bade düşünmeyi. O gün aklına ne geliyorsa yazarsın. Hem sen misafirsin, herkes yazını beğenmiş taklidi yapar nasılsa :)” Ve görüldüğü gibi kendi sözümü dinledim ve aklıma geleni yazdım. Eminim sonradan keşke şunu da yazsaydım cümlesini çok tekrarlayacağım ama olsun belki başka bloggerlar da beni misafir etmek ister; burada yazamadıklarımı orada yazarım di mi ?

Aslında bulmuşken böyle çok okunan bir blogu, daha uzun yazmak isterdim ama atalarımız “misafirliğin makbulü kısa olanı” demiş. Gerçek misafirliklerde bu sözü tatbik edemiyorum ama burda etmeliyim sanırım. Keşke bu blogu takip eden herkesle gerçek bir misafirlik ortamında bulunabilsek, çünkü ben kendimi hep yüzyüze görüşme konusunda eğittim. Yazık ki hislerimi yazıya dökmüşlüğüm yoktu bugüne kadar. Düşündüm de gerçekten misafir olma isteğim şu an için çok ütopik galiba. Neyse. Malumunuz geldik her yazının sonunda bulunan teşekkür bölümüne.Bu bölümü sizi sıkmamak için kısa geçeceğim. 

Öncelikle bana kalbi kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için (ilkokuldaki anı defterime yazılan klasik giriş cümlesi) arkadaşim eşşeğe :), bu yazıyı okuma lütfunda bulunan bütün dünya insanlarına (en azından ulaşabildiğimiz kadarına) ve üstümde emeği geçen herkese, her şeye teşekkür ediyorum. Hoşçakalın.

2006 Mart Ayı MisAfiR KaLeMi Bade PAMUKÇU, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 


{Şubat ‘06 MisAfiR KaLeM yazısıdır}

Herkesin hayatı boyunca etkilendiği kişi ya da kişiler vardır. Kimi televizyonda gördüğü bir sanatçıdan kimi bir şarkıcıdan kimi öğretmeninden kimi annesinden kimi babasından kimi bir yakınından kimisi ise çevresindeki herhangi birinden etkilenir. Bu etkileşim çeşitli yönlerden olabilir. Kimileri o kişinin giyim tarzından etkilenir ve onun gibi giyinmeye çalışır; kimileri konuşmalarından etkilenir ve onun gibi konuşmaya başlar.(Bu tür etkileşime taklit diyebiliriz) Kimileri ise o etkilendikleri insanların karakterlerinden hâl ve hareketlerinden etkilenir; hayatları boyunca o insanların çizgilerini takip eder, her şeyleriyle onları kendilerine örnek alırlar. Benim de hayatım boyunca kişiliğinden etkilendiğim, hâl ve hareketlerini örnek aldığım bir insan var. Bu insan kim mi? Belki çok şaşıracaksınız ama bu insan: dedem.

A. Gafur dedem(1931-2002) uzun boylu, kır saçlı, hafif kilolu, hafif esmer tenli bir insandı. Çok ciddi bir yüz ifadesi vardı. O ciddi yüz ifadesinin altında insana güven veren asil bir sıcaklık vardı. İnsanlara yardım etmeyi seven, kendini maddiyattan soyutlamış ve bu dünyadaki her şeyin âhirette karşılığının olduğunun bilincinde bir insandı. Onu tanıyan ve tanımayan bir çok kişi bir iş yapacağı zaman gelip ona danışır, onun hayat tecrübelerinden faydalanmaya çalışırdı. Her davranışından ve her konuşmasından gururla, şerefle, namusla geçen yılların izi açıkça görülebiliyordu.

İlk torunu olduğum için onda çok farklı bir yerim vardı. Benim her şeyimle ilgilenir, o zamanlar çocuk olmama rağmen beni karşısına alır ve büyük biriymişim gibi eski günlerden bahseder; çalışkan olmamı, harama el uzatmamamı, adaletli olmamı öğütler; dini kıssalar anlatır; çeşitli konularda beni telkine çalışırdı. Bu da beni çok mutlu ederdi. Babamların bana anlattığına göre ben 7 aylık ve bir kilo iki yüz elli gram ağırlığında sağlıksız, yaşama umudu olmayan bir bebek olarak dünyaya gelmişim. Bu dönemde buna en çok üzülen ve yaşamam için mücadele veren yine O olmuş. Maddi imkânsızlıklardan hastanede tutamamışlar beni. Akrabalar gelişimimi tamamlamam için gözümün bantlanması gerektiğini söylemiş, dedem ise belki yaşar diye gözümü bantlamış; haziran sıcağında gelişimimi tamamlamam için beni elektrikli sobanın önüne koyarak yaşatmaya çalışmış. 40 gün boyunca gözüm bantlı bir şekilde haftada 200 gram alarak gelişimimi tamamladıktan sonra önce Allah’ın sonra dedemin sayesinde yaşam mücadelesini kazanmışım.

Üniversiteyi kazandığıma çok sevinmiş ve benimle gurur duyduğunu ifade ederek bana çok büyük moral vermişti. Eşyalarımı hazırlayıp Denizli’ye gideceğim zaman elini öpüp hayır duasını aldıktan sonra yola çıkmıştım. Gidip Denizli’ye okula başlamıştım. Dedem hep aklımdaydı ve 10 gün geçmesine rağmen bir türlü arayamamıştım. 11. gün hastaneye kaldırıldığının ve 13. günde de öldüğünün haberini almıştım. Onu bu kadar sevdiğimi de o gün anlamıştım. Hiç o gün ağladığım kadar ağlamamış; o günkü kadar üzülmemiş, yıkılmamıştım.

Aramızdan ayrılalı dört yıl oldu. Eskiden onun davranışlarını tenkit eden bazı kişiler şimdi onun ve düşüncelerinin büyüklüğünü daha iyi anlıyor. Ben de her geçen gün onu biraz daha özlüyor; fikirlerinin büyüklüğünü her geçen gün daha iyi anlıyor ve ona olan hayranlığım daha da artıyor. Nur içinde yat dedeciğim nur içinde yat.

—- 

2006 Şubat Ayı MisAfiR KaLeMi Harun BOYLU, Pamukkale Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aydın’ın İncirliova ilçesinde yaşıyor.


BU BENİM İLK ÖLÜMÜM
“Ne zaman bir yakını ölse birinin,/Onu ilk-ölüm sanır kalır o.
Ne zaman bir sevdiği ölse birinin,/Onu en-ölüm alır kalır o.”  Özdemir Asaf  

{Şubat ‘06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır}

22 yaş delikanlılık gururumu saçından sürükleyip, sokakları ağlayarak koşar adım geçiyorum. Aynı cümle kafamın içinde dönüp duruyor. Yok, hayır, hırıltılı bir şekilde haykırıyorum. Nefes alamıyor, bastığım yeri göremiyorum. Bütün hayatım, bütün yaşadıklarım film şeridi gibi… Yoksa ölen ben miyim? Ölümün gerçeği, bütün kalelerimi tuzla buz etmiş. Hayat sırtımdan vurmuş. Beni bunca yıl sinsice aldatmış da basmışım gibi yatak odasında ölümle. Aynı saplantılı cümle tırnak içinde. “Hayır, o ölmedi, o değildir, o değil!” Bütün sokaklarına küsmüşüm adanın. Bütün mutlu anıların sindiği köşebaşlarına tükürmek geliyor içimden.

İlk kez babamın ağladığını duymak mı telefonun öbür ucunda bu kadar koyan? Annem ilk defa ayakkabısını giymemiş, başı açık fırlamış. Kapıyı kilitledim mi? Sifonu tekrar taktı mı adam? Tamirciyi kovdum mu evden? Bana nasıl söyledi “Başın sağolsun” Sus, doğru değil, yalan! Nasıl ölür? Niye ölür dağ gibi adam? Nasıl bu yaşta? Nasıl iki çocuğuna doymadan? Sorgulamaktan korkuyorum sorumun mantığını. “Allahım aklıma mukayyet ol! Sana karşı gelmekten beni koru!” Bütün cümlelerim labirentinde dolaşıyor aklımın. Nasıl da düşünebiliyorum sifonu? Çıldırıyor olmalıyım.

Anamın , babamın, ablamın, hatta koskoca adanın canını emanet ettiğim koskoca doktor nasıl ölür? Üstelik Tarancı’nın şiirinin hakkını bile veremeden. Ablam, talihsiz ablam! Üç aylık bebeğine acısaydın Tanrım! Korkunç bir şey bu. Hiç ölmeyecekmişiz, hiç yakınım ölmeyecekmiş, benim başıma hiç gelmeyeceğine olan inancın puf diye yok olması korkunç olan. Birazdan bütün ada halkı dolacak ardımdan. Kötü haber neden tez duyulur Tanrım? Neden atasözleri haklı çıkar durmadan?

Tepedeki lojmana yaklaştığımda koşuşturan insanlar var yüzünü seçemediğim. “Ah doktor, yaktın bizi doctor!” diyen tanıdık bir ses var. “Aman doktor, canım cicim doktor…” diyorum içimden. En trajik türkü oluyor dilimde. “…derdime bir çare!” Merdivenlerde ayaklarım dolanıyor. Kalbim boğazımdan çıkacak gibi. Her adımda daha çok tıkanıyor nefesim. Boynuma sarılıyor koşarak annem. Saçlarını tutam tutam asılıyor. Ortada yatırılmış öylece… Annemin kucağında canım, bir tanem, yeğenim… Onunla birlikte ağlayıp geziyor. Anne, ne oldu bize? Ne yapmalıyım? Anne mazeretim var, bu benim ilk ölümüm. Bağrıma basıyorum yeğenimi. Ablamı arıyorum odalarda. Bir yastık bulmuş, sarılmış sallanıyor. Gözyaşı yok! Gözleri yok! Biz yokuz! Boşlukla ve ölümle bakışıyor. Her odada acının çığlığı var. Üç yaşında şaşkın bir çocuk var peşimden gelen. “Affet küçüğüm, bu benim ilk ölümüm.” 

Süleyman GÜNER, 1967`de Bozcaada`da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bozcaada`da tamamladı. Küçük yaşlarda tüm sanat dallarına ilgi duydu ancak, 1984 yılında Ankara Ün. Siyasal Bilgiler Fakültesi`ne girdi. 1989 yılında İstanbul`da bankacılığa başladı. Halen özel bir bankada çalışıyor. Amatör olarak fotoğraf ve resimle ilgileniyor. Fotoğrafçılık, resim, deneme, şiir ve öykü dalında kendini geliştirmeyi amaçlıyor. Bozcaada’daki çocukluğuna dair sesleri dünyaya duyurmaya devam ediyor. Kendine ait resmi web sitesi: http://prenstenes.wordpress.com


{Ocak ‘06 MisAfiR KaLeM yazısıdır}

Yaşı henüz yirmi olmasına rağmen yaşanan bazı olaylara karşı ‘ay ömrümden 5 sene gitti’ deyimlerini katarsak aslında yirmi olmadığını biliyor. İspatı ise hafiften beyazlaşan saçlaryla kamburluğudur. Her ikisine de alıştı aslında. Bir nevi bağışıklık kazanma olayı hayata karşı. Bunu şimdi daha iyi anlıyor. Çünkü yalnız kaldığı için geceleri yaşadıklarını düşünüyor ve bazen gülüyor bazen ağlıyor ve bazen de pişmanlık duyuyor. Nedense geceleri daha çok düşünüyor her şeyi. Sakin olmasından mı, günahları – kötülükleri gizlediğnden mi bilmem ama seviyor geceyi. Ruh hali olarak da çok değişiyor. Kendisini buluyor ve onu tam olarak tanıyanlar çok az sayıda olan kişiler onu gece dinleyenler çayına ortak olanlardır genellikle. Onu ailesinden bile daha iyi tanırlar aslında. Onlar onun için her ne durumda olunursa olunsun asla ve asla bırakmayacağı kardeşleridir.

Bir diğer özelliğiyse genellikle çevresindekiler onun hep güleryüzlü ve komik olduğunu düşünmelerine karşın aslında ağlamasını bilen ve ağlamanın gerekli olduğunu düşünen biri olmasıdır. Kendine ağlamaz hiç başkalarına özellikle aile ve dostlarına. Çünkü gözyaşı onun için bir değerdir öz kavramıdır içten geldiği için. Birde aşkı ve kankası onun için çok ama çok önemlidir ve değerlidir. Ailesi ilede gurur duyar. Onlara pek belli edemez sevgisini. Canım annem, babam, abim diyemedi yüzlerine. Utandı onlara karşı. Eğer derse ağlayacağını çok iyi bilirdi. Nedeni mi? O’da bilmiyor.

Avusturya’dan temelli dönüşlerinin hayatını çok etkilediğinin farkındadır. İlk geldiklerinde evleri arabaları ve sıcacık ailesi vardı. Yaşanan ekonomik krizler sonrası ve babasının ortaklık işleri sonrası elde avuçta olanlar kaybedildi. O zamanlar küçüktü anlamamazlıktan geliyordu. Babasının esnaf olmasından dolayı ticarete yatkındır. Çünkü okul sonrası ona yardıma gitmesi pişmesine neden olmuştur.Bazen zor gelirdi hele akşamüstü. Arkadaşları top oynamak için çağırırrlar ve bazı zamanlar gidemezdi.Çocuk aklı işte üzülürdü ve kızardı babasına. Ta ki yaşadığı bir olaya kadar.

Krizlerden sonra ailesi işyerine yakın biryere taşınmıştı ve okulu değişti 3. sınıftayken. Okulun öğrencileri burjuva diye tabir edilen kesimin çocuklarının çoğunluğunu oluşturduğu eski bir okul ola GAZİ İLK MEKTEBİ idi. Nakilden sonra sınıfa alıştı hemen. Biraz zaman geçmişti ve öğretmen bazı kitapların alınmasını istiyordu hala. Babasına söyledi kitap alınması gerektiğini. Sonrası ise okadar kötü bir olaydıki hafızasına kazınan. Babası o gece ağlarken yakalndı oğluna haberi yokken. Babası eşine kitap alacak param yok diye dert yanarken o öğretmenini boğmak istedi. Bu olaydan sonra babasına kızamadı hiç veya kızacak olsa bile o anı hatırlar ve yutkunmakta zorlanırdı. Babası çocuklarını arkadaş gibi görürdü hep. Çünkü erkek kardeşi yoktu hiç babasının ve gençliğinde yaşayamadıklarını oğullarına yaşatmak isterdi imkanları kısıtlı olsa bile. Onlarla oturur okey dizer pişti oynar dertleşir sigara çay paylaşır. Sever onları kocaman adam olmalarına rağmen hala kucağına alıp öper sever onları. Onlarda babalarını sever. Hele O çok ama çooook…. Küçükken babası işe giderken az ağlamazdı arkasından. ‘Kara babamla gitmek istiyorum’ diye evi yıkardı. Annesi ve halası avutmak için öğleyin dükkana götürürlerdi. Giderkende körüklü otobüs derdi olurdu. Tam körüğün ortasında dururdu ve otobüs dönerken gülmekten kırılırdı. 

Ve annesi tabiiki. Annesi Ona kazandibi derdi en küçük olduğu için.

Annesi ona hep kazandibi derdi en küçük olduğu için. En uzun ve acı ayrılığını lise 2′de yaşadı ikisi de. Biri oğlunu bırakıyorken DENİZLİ’de diğeri ANNESİni GURBETE yani İSTANBUL’a uğurluyordu. Uğurlama gecesini hiç unutamazdı teyzesinin yanında kalacaktı artık. İlk gün sabaha kadar odasında yorganın altından kafasını bile çıkaramadı hep ağladı annesine. O gece hep anılarını hatırladı. Hepsi de güzeldi ama en güzeli… İlkokula giderken okuldan dönüşlerde hep bisküvi gibi şeyler alıp 2 tane eve gelşince çayın hazır oluşu ve beraber balkona oturup konuşmalarıdır. Akşam üstleri top oynamaktan gelirken annesinin balkonda merakla sokağın başından belirmesini beklemesidir. En çok da annesinin onu öpüp durmasına kızardı. Kocaman adam oldum deyince de annesi ona sen benim hep küçüğümsün derdi.

Abileri vardı. En büyük abisini 4 yaşına kadar bilmedi. Çünkü o Avusturya’da iken abisi dedesiyle Denizli’de yaşıyordu. Onu babası kadar severdi aynı zamanda sağdıç oldular abisinin düğününde. Babasının yanında çalışırdı ve üstünde babası kadar emeği olduğuna inanırdı. Diğer abisi ise Ankara’da okuyordu. Onunla kaşla gözle anlaşırlardı küçükken. Evde 3′ü top oynamaya bayılırdı. Bazen babaları da katılırdı ve ikiye iki maç yaparlardı. Bir dönem büyük abisi askere diğeri Ankara’ya okumaya gidince o tek kaldı evde. Canı sıkkın uzun bir dönem yaşadı. Geceleri onları aradı. Yatraken alışmışlardı muhabbet etmeye. Artık muhabbet edecek kimse yoktu kışları daha bisoğuk geçiyordu. Birgün gece depremle uyanıverdi ve abi diye bağırdı abilerini aradı gözleri. Sarılacaktı ama kimse yoktu. Şimdi onlarla gurur duyuyor. İkisi de abilik görevlerini yerine getirdikleri ve getirmeye devam ettikleri için.

Bütün bu yaşamında etkileyen belki küçük belki büyük ama önemli şeyler onu çok etkiledi belki de. Sürekli tedirgin kendisini bulunduğu ortama verememesi sıkkınlık içinde yaşaması ve gülerken bile azs onra belki üzüleceğini düşünmesi onun karmaşık bir denklem olmasına yeterdi. Çekingenliğinden nefret ederdi. Bir türlü aklından geçenleri söyleyemezdi yanlış anlamaktan ve anlaşılmaktan korktuğu için. İçine atar ve kendine dert olurdu. Özellikle tek taraflı aşk yaşaması bunun kötü bişey olduğunu anlattı ona. Ama o hala anlamadı. Konuşamaz ama iyi yazardı her akşam yazdığı gibi sonra yırtar atardı bazen. Tıpkı kendinden nefret ettiği gibi. Çok sevmezdi kendini, ailesini dostlarını ve platoniklerini sevdiği kadar hep arka planda olsun isterdi. Kendini önemsemez ve önemsendiğini de hissetmezdi. Çocuk gibi görüldüğünü düşünür ve hak verirdi. Çünkü bir yanı hep çocuktu. Küçükken yaşadığı olaylar çomak sokmuştu çocukluğuna. Şimdi bile bisiklet binmeyi, sokakta top oynamayı, saklambaç oynamayı ister doya doya abileri ve arkadaşlarıyla. Annesi balkonda beklesin babası da akşamüstü geç gelindi diye azarlasın. Çok uzaklarda kaldı tıpkı ailesi ve dostları gibi…..

Şimdi ise hala kendini sorguluyor. Ne olduğunu ne olacağını ve ne olması gerektiğini. Başkalarının gözünde bir çocuk bir talebe bir evlat bir kardeş belki de bir hiç. O ise ne olacağını bilmiyordu sadece. Belki de bilmek istemiyordu işine gelmediği için. Ama bir baba bir abi bir iktisatçı olamazdı ondan bunu biliyordu. Buna karşılık iyi bir dost bir aşık olduğunuda biliyordu kendi çapında. Maneviyat düşkünüdür yani. Maddiyatta önemli aslında içindeki koşullar altında bazen buna kapılır ama genelde yürek işleriyle ilgilenir.
Bütün bu karmaşık yazıdan sonra okuyanlara şimdiden teşekkürler ve özürler sunarım. Ben böyleyim işte uzun lafın kısası kendini çözememiş birini dostları ailesi aşkları nasıl çözebilirki?…

Ocak Ayı MisAfiR KaLeMi Ramazan TEKKOYUN, Denizli’de yaşıyor. Pamukkale Üniversitesi İşletme Bölümü’nde okuyor.