…bir e-lektronik yaşam projesi

“Osmanlıca, yazı dilidir ve Türkçeden ayrı bir dildir… Prof. Faruk K. TİMURTAŞ’ın da Osmanlıca Grameri’nde belirttiği gibi, Türkçe esas olmak üzere Arapça ve Farsça birçok kelime, şekil ve kaideleri içine alan ayrı bir dil’dir.”

“Osmanlıca, (…)yazı dili olarak, 15. yy.’dan 20.yy’ın başlarına kadar edebiyat, bilim ve resmi yazışma dili’dir. (…) Osmanlıcanın Türkçenin değişik bir biçimi değil, Türkçeden ayrı bir dil olduğunu kesinlemek gerekir.”

Kaynak: Sözün Gücü, Hilmi Yavuz, Dünya Yay., s.88-89


Saat 08:00 Yıllar önce mezun olduğum Aydın Lisesi‘nin bahçesindeyim. Yine takım elbiselerim var üzerimde ama o öğrencilikte giydiklerimden farklı model ve renkteler. Kalbim duracak gibi, bir zamanlar benim de arşınladığım bahçede dolaşan öğrencileri gözlemliyorum. Diğer stajyer arkadaşlarımı beklerken heyecanla, kimisini tanıdığım kimisini ilk kez gördüğüm hocalar gelip geçiyor. Elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırmış durumdayım.

Stajımı, lisede edebiyat derslerime giren Füsun Hocamın yanında yapacağım. Bugün ilk defa derse girdim onunla. Füsun Hoca, yıllar geçmesine rağmen sanki hiç değişmemiş. Dersi dinlerken lise yıllarıma dönüp, değişik duygular yaşadım. Yıllar önce Füsun hocanın dersini dinleyen bir lise öğrencisiydim, bugün öğretmen adayı olarak onun dersinde gözlemci. Eski hocalarımı görme, onlarla sohbet etme şansım da oldu. Benim zamanımdaki bazı hocalar da ya emekli olmuş veya okul değiştirmişler.

Lise 1′in ilk günüydü, çok iyi hatırlıyorum. Korka korka gelmiştim Aydın Lisesinin bahçesine. Tek başınaydım. Tören sırasına girmiştik. Başımı kaldırıp hala bugünkü gibi gözümün önüne getirebildiğim bulut yığınlarına bakıp, “bu okul biter mi acaba?” demiştim. 3 yıl bana öyle uzun ve zahmetli gelmişti ki… Şimdi yine o bahçede dolaştım. Bir zamanlar benim oturduğum sıralarda duran öğrencilere baktım. Bizden hiçbir şey kalmamış, zaman iştahla öğütmüş her mezun öğrencinin anılarını, yerlerine gelen yenileriyle…


“Birine evet dediğimiz anda bütün dünyaya da hayır mı diyoruz acaba?”

{Ekim ’06 MisAfiR KaLeM Yazısıdır} 

Ruh Eşim’e…

Kızgın bir yaz güneşinin kavurduğu kumsal karşılaştırır “EVET”le bizleri kimi zaman, kimi zaman bir asansör loşluğunda karşına çıkar hayatın gerçek renkleri tüm çıplaklığıyla. Soluğun kesilir sanırsın (sıcaktan yada korkudan); kesilir de nitekim. Uyku hiç tanımadığın yabancı olur yatağında, yorgan düşmanın. “Yüreğime düştüğün an koptu fırtınalar, anladım okyanuslarımın rüzgarı sensin”lerle başlayan yazılar doldurur elinin değdiği her kağıdı ve her kağıt asılır gözünün değdiği her bir kareye.

Geçiyor diye yas tuttuğumuz zamanın geçmeyişi bir başka yaralar insanı “O”nsuz. Dünyayı kurtaracak yalanlar söylersin iste(me)yerek bir dakika evet bir dakika kaybolabilmek için o ölüp de gömülesi gözlerin parlaklığında. Ve yalanlara inanıl(maz)ır, karşılaşırsın sıradan bir sonbahar akşamında sıradan bir kafenin soğuk ahşap taburesinde. Tavlaya atılan zarlar bahanedir ellerin birbirine değmesine. Soğuktan titreyen bedenleri yerinden kaldırmaya yetmez saatin dünya rekoruna koşarcasına geçiyor olması. Ayrılık saati hiç gelmez. Nasıl ayrılırsın ki soluduğun havaya O’nun nefesinin karıştığını düşünerek nefes alırken. AYRILAMAZSIN…

Ahmet TELLİ’nin dizeleri gözyaşlarının açtığı yoldan akıp gelir bir bir “Anısı biz olalım bu şehrin / Öpüşmediğimiz tek saçak altı kalmasın.” Ve dudağın değdiğinde dişi dudaklara hissedersin Kürşat BAŞAR’ın dediğini; “O’nu öptüğünde salıncakta sallanıyor gibi hissediyorsan AŞIKSIN ” demektir.Ve sallanırsın …

Sanırım hayatta bir kere insan yaşananlara ve yaşanacaklara müdehale etmiyor (doğrusu etmek istemiyor). Ve etmiyorsun da. Zaman aynı umursamazlıkla akıp gidiyor ve sen sadece giden güne bakakalıyorsun. Yine gidecek bir günün sabahında uyanıyorsun “evet” demeye. Tuhaf elbiselerle oturulan bir çift sandalyede çıkıyor ağzından sihirli kelime. “Seninle bir ömre EVET, bir ömre EVET!” Yarının neler getireceğini düşünmeden (düşünmeyi hiç istemeden) çıkılan bu yolda yürümek ne güzel seninle!

2006 Ekim Ay’ı Misafir Kalem’i Murat TORUN, Kuşadası’nda yaşıyor. 1981 doğumlu ve İzmir’de bir devlet hastahanesinde sağlık memuru olarak çalışıyor.


Haberi okuduğumda önce üzüldüm: Neden Babam ve Oğlum Değil? diye…

Kültür Bakanlığı nezdinde kurulan bir seçici kurul, Şubat ayında yapılacak Amerikan Film Akademisi Film Ödülleri Oscar aday adayı olarak Türkiye’yi Dondurmam Gaymak‘ın temsil etmesine karar vermiş. Babam ve Oğlum ise Dondurmam Gaymak’tan 3 puan eksik oy aldığı için 79. Oscar törenine katılma şansını kaybetmiş. Dondurmam Gaymak’ı seyredemedim henüz, cd’si de piyasaya çıkmamış daha. Babam ve Oğlum’un bugüne kadar yapılmış en iyi Türk Filmi olduğunu düşündüğüm ve belki de bu filmle aramda duygusal bir bağ kurduğum için üzüldüm 79. Oscar Ödülleri aday adaylığına seçilememesine. Bugün objektif karar verebilmek adına Dondurmam Gaymak’ın vcd’sini almaya gittim ama elimde GEN’le geri döndüm.

Mustafa Hakkında Her Şey, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Babam ve Oğlum, Türev… Yeşilçam’a külahını ters giydiren yeni nesil yönetmen ve oyuncuların Türk Sinemasında ne büyük başarılara imza attıklarını bir kere daha gördüm GEN‘i seyrederek. Dersler, sınavlar, gereksiz stresler arasında boğulmaktan ne kadar çok başarılı yapıtı kaçırdığımı bugün fark ettim. Doğa RUTKAY‘ı pek sevmezdim ama bu filmden sonra gözümde devleşti adeta. Filmin müziğinden görüntülerine, makyajından sesine kadar her şey diğer Türk filmlerinden çok ama çok farklıydı. Olayın geçtiği hastahane ve bahçesinin son derece kasvetli hali, senaryonun ürperten ilerleyişi, diyaloglardaki incelikler, oyuncuların seslerindeki korkutucu tonlar… Filmin sonuna doğru insanın kanını donduran iki önemli sürpriz var ki, GEN böylece sinemaseverlerin hafızalarındaki yerini başarılı bir şekilde alıyor.


Cami içinde yer bulamayınca, üst kattaki terasında kıldım Teravih namazını. Ağustos böceklerinin “cırcır” sesleri eşliğinde, milyonlarca yıldızın altında, hasırların üzerinde… Sağ tarafımdaki çocuklar kıkır kıkır güldüler, imamdan önce rükuya – secdeye gidip, birbirleriyle yarıştılar. Ve ben eski Ramazanlarımı düşündüm. Zaman “hiç yaşanmamışçasına” geçiyor, fark ettim bir kere daha.

 

Hüss’le sokağa attık kendimizi öğleden sonra. Sonbahar’ın ilk yağmurları düşüyordu Aydın sokaklarına. Yağcılariçi sokağında tutulduğumuz ılık eylül yağmurunun tadını çıkardık. Oruçlu, yorgun ve de halsizdim ama bunun Hüss için hiçbir önemi yoktu. Çocuk parkında bilmem kaç defa kaydıraktan kaydı, hemen de arkadaşlar edindi. Kendisine çikolata uzatan amcaya teşekür edip, “oruçlu olduğunu iddia etmesine rağmen” çikolatayı bir çırpıda ağzına attı. Elektrikli lokomotiflere bindi, yol boyu meyve suyu ve oyuncak istedi. “İnsanların oruç tuttuğunu, hiçbir şey yiyemediklerini, onların gözleri önünde bir şey yerse ayıp olacağını” söylediğimde de “ben oruç tutmak zorunda değilim ki” diye cevabı yapıştırıverdi 5 yaşındaki Arı Maya’m :) Ama Hüss’e sorarsanız bizimle birlikte her gün oruç tutuyor, günde 5 öğün yemek yiyerek :)

AİLENİN İLK İFTARI

Aile içindeki ilk iftar buluşması bu akşam bizde gerçekleşti. Dedemler, Dayımlar ve Teyzemler hep bir aradaydık. 15 kişiydik ama 7 kişi de firemiz vardı. Her yıl biraz daha çoğalıyoruz, aslında azalmaya doğru yaklaşırken. Torunlar evlenmeye başlıyor, yeni torunlar dünyaya geliyor, yaşlılar daha da yaşlanıyor. Dedem ve anneannemin yüzündeki her bir çizgiyle beraber, hayatımıza yeni şeyler ekleniyor: Yeni insanlar, yeni eşyalar, yeni adetler, yeni sevinçler, yeni acılar…

Bu hayatı bizim ikinci seyredişimiz. Ve öylesine hızla geçiyor ki… Az önce söylediğim gibi: Hiç yaşanmamışçasına geçip gidiyor. Ard arda doğumlar, ölümler, Ramazanlar, bayramlar… Sanki yuvarlak bir dairenin etrafında dolanıp duruyoruz ve hep aynı şeyleri -biraz değişerek- yaşıyoruz. Aynı noktaya her gelişimizde ya yanımızdaki biri eksiliyor, ya yanımıza yeni bir yüz ekleniyor, gençleşiyor, yaşlanıyor ve her seferinde biz bu filmi bir yerden hatırlıyoruz!


Dün akşam önce Akdeniz Üniversitesi Toplum Gönüllüleri‘nden bir bilgi epostası geldi:

www.gepgencfestival.net adresine girdigimiz zaman “faydali seyler” linkinde osiaf.org.tr adresiyle karsilasiyoruz. Yani Acik Toplum Enstitusu’nun internet adresi… Nedir peki acik toplum enstitusu? George Soros adinda yalnizca ulkemizde degil, dunyada sansasyonlariyla bilinen bir kisinin vakiflar aginin bir parcasi… Bunu biz soylemiyoruz, kendi sitelerinde yaziyorlar. Bizler bu toplum icin gonulluluk yapmaya calisan gencler olarak sansasyon yaratmis kisilerle iliskisi olan sivil toplum kuruluslariyla isbirligi yapmanin sorun olacagini dusunuyoruz. Soz konusu STK ile bir birliktelik var midir, varsa bu birliktelik ne duzeydedir? Bu konuyla ilgilenen kisilerce bilgilendirilmek istiyoruz. 

Ve ardından Akdeniz Ün. ToG’un eski koordinatörü Orhan AYDIN‘ın istifa ettiğini duyurduğu epostası geldi:

Yukarida yazdigim internet sitesinden faydali seylere baktim ve aylar once soyledigim Soros adli bana gore ve benim ulkem icin tehdit olabilecek kisinin sivil toplum kurulusunun reklami ve sahada gorev yapmis ve halen yapan kisilerin resimlerini gordum. Ve tabi bunun yaninda iki yil gonul verdigim www.tog.org.tr adresi… Daha once boyle bir seyle karsilasirsam birakacagimi soyledim. Kendimi kullanilmis hissetmemek elde degil!!! Bu konuda yalniz olmadigimi da biliyorum. Ben bu iletiyi “benim kutuphanem” projesi sonunda atacaktim ama vicdanim rahat etmiyor. Benim Kutuphanem proje sorumlulugundan ve Toplum Gonullulugunden istifa ediyorum. Bilgilerinize…

Toplum Gönüllüleri, Soros‘la Duvara Mı TOG’luyor?

Doğup büyüdüğün bu topraklar için gönüllü olduysan, etiketlerin hiçbir önemi yok mudur gerçekten? İster eğitim gönüllüsü ol, ister toplum gönüllüsü… Çocuk, yaşlı ya da doğa için sorunlara çare olmaya çalışıyorsan, isminin başına ya da yakandaki karta neyin yazıldığı çok da önemli değil midir? Gönüllülük, insanın yaşadığı/ait olduğu topluma karşı sorumluluklarını yerine getirirken/getirdiğini zannederken farkında olmadan dış kaynaklı zararlı bir kuruluşun hizmetinde olmak da olamaz mı? Son bir yıldır yüzlerce genç bunu tartışıyor/bu sorunun cevabını arıyor: George Soros ve Açık Toplum Enstitüsü, Toplum Gönüllüleri Vakfı’na maddi manevi yardımda bulunuyor mu?

Bu sorunun cevabı netlik kazanadursun İstanbul Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Birimi’nin öncülük ettiği ve Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın da destek verdiği GePGeNç FeSTiVaL’in resmi web sitesinde FaydalıŞeyler bölümünde George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye Ofisi’ne de link veriliyor. Bunu fark eden sorumluluk bilincine sahip gençler yavaş yavaş sorgulamanın ötesinde harekete geçmeye başladı. Toplumun sorunlarına karşı duyarsız kalmayıp okudukları üniversitelerde Toplum Gönüllüleri Vakfı ile koordineli olarak kurdukları öğrenci toplulukları / kulüplerinde sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştiren “gönüllü öğrenciler” neden Soros’un adını duyar duymaz tepki veriyor ve ToG Ofis’ten uzaklaşıyorlar?

Acaba proje yaptığımızı / gönüllü olduğumuzu zannedip birilerinin kuklası mı olduk / birilerine istemeden hizmet mi ettik? Orhan gibi genç yaşta ülkesi için bir şeyler yapmaya çabalayan pek çok “gönüllü genç”in son zamanlarda sıkça sorduğu sorunun yanıtı “EVET” olabilir mi? Toplum Gönüllüsü gençler kullanılıyor mu?


bazen diyorum:

başkasından duymasam

senin ağzından işitsem.

bazen saçmalıyorum:

seni hatırlayabilsem!