Yüzleşme!

yüzleşme

Aslında başka bir yazı hazırlayacaktım ancak “Elimi tutan olmadı hiç, kelimelerden başka, demiş şair” cümlesiyle başlayan  “ama biz yine de kelimelere mecbur, maruz ve mahkumuz muhabbetlerimizde” sözüyle açılan eski defterler yazmayı planladığım tüm yazıların önüne geçti.

Öyle ki son 7 yıldır yaşadıklarımın son iki günde özetlenmesi gibi dün 7 yıllık bir yüzleşme yaşarken bugün 10 yıllık bir hayal kırıklığı yaşadım.

‘Elimi tutan olmadı hiç, kelimelerden başka’ demiş şair ama biz yine de kelimelere mecbur, maruz ve mahkumuz muhabbetlerimizde!

Muhakkak! Lâkin yedi koca yıl kelimelerimiz konuşamadı muhabbetimiz yetim kaldı. Eğer bugün İstanbul’daysam 7 yıl önce söylediklerin ve hemen ardından sarf ettiğin son cümle vesilesiyledir. 7 yıl boyunca ‘o gün ne oldu da bugün bu oldu?’ diye hiç sormadım. Sen de ‘ne yaptın ey Dost?’ demedin.

{Bir rahmetli babanın mezarı başında edilen duaların, bir hürmetli annenin sofrasında yenilen yemeklerin hatırının ortaya saçıldığı vakittir. Öyle ki bu yüzleşmede hiçbir şey eksik kalmamalıdır!}

Yaşanan o olaylardan sonra ben sessizce çekip giderken senin bunu hiç umursamamış olman, ‘zannettiğim’ bir dünyada yaşamış olduğumu gösterdi. Bilimle filmin ayrımını keskin çizgilerle pek fenâ tecrübe ettim!

Karşıma ömrüm boyunca başka bir ‘sen’ çıkmadığı, çıkmayacağı gibi hem karmaşık dünyanda hem de topraktan çamurdan hayatında Allah senin için ikinci bir Evren yaratmayacak!

Bugün bütün bu satırları diziyor, dizilmiş eski defterleri deşebiliyorsak ömrün boyunca kimseden görmediğin değeri benden gördüğün içindir. Kıymet sende değil bendedir!

Evermişler çocukları kalmışlar baş başa karı koca. “Şöyle eskilerden anlatsana” demiş kadın kocasına. “Seni istemeye geldiğimizde baban seni bana vermemişti değil mi?” demiş adam. “Ben o kadar eski demedim canım, şöyle çocukların sünnetlerinden falan başla” demiş kadın. Neme lazım geçelim bunları! Sorulan soruları ve verilen cevapları tek tek not etmişim senin Aşk ile sınavında. Daha geçtiğimiz yaz attım hepsini.

Öyle olduğu hâlde ‘film değil bilim olsun’ diye sana has ‘sükûnet’ten ötürü sustuğuna inanmaya çalıştım! Eğer sen daha yolun başında sükûneti ‘tek kelime bile etmeme’ “benlik”ine râm olmuşsan iğneyi at çuvaldız bul kendine!

Ben, Aşk denilen ağır yükü sırtlayabilecek, geleceğe taşıyabilecek olanın peşindeydim. Seni öyle bildiğim için peşine düşmüştüm; ilk sınavında susarak havlu attın. Kurtarmak istedim, sükûnete gömüldün. Oysa “Tevâzunun ziyâdesi kibirdendir, özgüvenin ziyâdesi de öyle…”

Ben hep böyle yaşadım; elimden geleni yaparım özellikle Aşk için ama asılırsa birisi, hiç kaburga kâse düşünmeden makaslarım ipi Elhamdülillah!

Hamd olsun… Bütün mesele buysa 7 yıllık yokluğa lüzum yokmuş. Ziyâdesiyle beni mahcup ettin! Sen benim bir parçamsın. Beni gönül tahtından indirdikten sonra da ben seni sırtımda ama önce yüreğimde taşımaya devam ettim.

Ben mayası ‘kibir’ olan tevazum ve öz güvenimle yürümeye çalıştığım bu yolda iki sorudan ibaret bir Evren olmadığımı gösterdim. Ancak bugünün entrika dolu senaryoları 7 yıl önce zaten yazılıymış; suçu cevaplanamayan iki soruda aramak, gerçeği ne büyük inkâr olur. Bu inkârda ısrar, entrika senaryolarına taş söktürecek bir oyunun özetinden başka bir şey olamaz! 

Seni sadece ben bildim, bir ben anladım. Ancak kurduğun her cümle hayallerimi sona erdirmiyor bendeki seni yerle yeksân ediyordu. Bana neyi anlatmaya çalıştın, neyin pazarlığını yaptın ya da ne yapmamaya çalıştın? Ben bunları hiç anlamadan yıkılmış bir vaziyette öylece kalakaldım. Madem bunca zaman sonra eteğimizdeki taşları döktük, bana bu mahcubiyet sana da bu utanç kâfidir!

Bak bu sana son dersim olsun.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni ] RSS abonelik

Televizyon, Suya Yazı Yazmak Gibidir!

gazete

Gazetede yazılanlar daha kalıcıdır; televizyon suya yazı yazmaktan farksızdır. Gerçekten böyle mi? Yazılı basın ile sözlü basının hedef kitleleri farklı olduğu gibi aktardıkları bilgi ve mesajların kalıcılığı da farklılık gösteriyor. Gazetelerin mesajlarının daha kalıcı olduğu düşünülürken televizyon dünyasından birçok insanın ağzından ‘televizyon suya yazı yazmak gibidir’ sözünü de çokça duyuyoruz.

Yazılı ve sözlü basın arasındaki farklılıkların konu edildiği İSMEK Gazetecilik Eğitimleri beşinci haftasında devam ediyor. Habere istenildiği an ulaşılabilme imkanı gazetelerde daha mı mümkün? Gazetelerin bu kalıcılığı ve ulaşılabilme kolaylığı onun daha iyi bir kanıt, arşiv veya tarihi bir belge özelliği taşımasını mı sağlıyor? gibi sorular üzerine konuşurken konu okurun bunlardan hangisinde daha aktif olduğuna geldi.

Gazete okuyucusu internet gazeteciliğine ve sözlü basına göre daha edilgen. Öyle ki dijital platformlarda okuyucu habere anında tepki verebiliyor. Ancak okurun bu müdahalesi yazılı basında oldukça kısıtlı.

Haber giriş hızı televizyon, radyo ve internete göre daha yavaş olan gazetede haberin daha detaylı verildiği üzerinde duruldu ancak ‘dosya haber’ üzerinden ileri sürülen bu düşüncenin özellikle canlı yayınlar, anlık yorumlar, uzman görüşleri, multimedya ögelerinin diğer platformlarda devreye girmesiyle çok da geçerliğini yitirdiğini düşünüyorum.

Bütün bunlara rağmen ‘toplumsal alışkanlık’tan gelen en gözde haber alma kaynağı unvanını hâlâ elinde bulunduruyor gazete. İnternet haber sitelerine karşı da köşe yazarları ve hafta sonu ekleriyle zevkli bir haber kaynağı olmak için mücadeleye devam ediyor. Sarı sayfalar ve zayi ilanlarıyla da vazgeçilmez özelliğini devam ettirmeye çalışıyor.

Televizyonun kitleleri daha hızlı etki altına almasında sesli, görüntülü ve yazılı olarak her eğitim düzeyinden insana hitap ediyor olması çok önemli. Öyle ki TV, gazetenin aksine çoğu zaman okuma – yazma becerisi istemiyor. Hâl böyle olunca televizyon haberciliğinde ayrıntı ve derinliğin az olduğu gerçeği karşımıza çıkabiliyor.

Ana Haberleri, Sevdiğiniz Dizinin Kanalında mı Seyrediyorsunuz?

Seyircinin sevdiği diziyi kaçırmamak adına o kanalın akşam haberlerini seyrettiği yönünde bir görüş hakim. Bunun doğru olup olmadığını kendimize sorarak da görmek mümkün. Tam da bu noktada son birkaç yıldır dizilerin ana haber bültenlerinin birer parçası olduğunu da görüyoruz. Çoğu ana haber bülteninin son haberi az sonra yayımlanacak diziyle ilgilidir veya dün yayımlanan ve ‘reyting rekorları kıran’ bir dizi dakikalarca haber olarak seyirciye sunulur. Dizinin bir gün önce çok seyredilmesi mi onun haber değeri taşıdığını mı gösterir? Haber, gerçek hayatta yaşanan ve kamuyu ilgilendiren ‘gerçek’ olaylardan ibaretse gerçekte var olmayan kahramanların, hayal ürünü senaryoların ana haber bültenlerinde, gazetelerin ilk sayfalarında çokça yer almasının izahı nedir? Büyük işlere imza atmış, ses getiren haberler yapan, önemli röportajlar gerçekleştiren isimlerin anchorman koltuğuna oturup haber olmayan bir konuyu habermiş gibi sunmasına ne demeli? Acaba usta gazeteci Mehmet Ali Birand, haber ekibine ‘arkadaşlar Öyle Bir Geçer Zaman ki’deki Osman’ın göz yaşları haber değeri taşımaz; bu habercilik değildir, üniversitelerde böyle bir haber türü öğretilmiyor’ demiş midir?

Türkiye’de Gazete Aboneliği Tutmuyor!

Avrupa’da gazetelerin abonelik sistemi oldukça iyi işlerken Türkiye’de zaten düşük olan gazete satışlarının yanında abone olma oranının da düşük olması kaçınılmaz bir son. Öyle ki abonelik sistemiyle çalışan gazeteye de ‘ucuz, kalitesiz gazete’ önyargısına sahip olduğumuzu da inkâr edemeyiz. Bir iki gazete haricinde abonelik sisteminde ısrar eden gazetelerin hatırı sayılır bir tiraja sahip olamadığı da yıllardır acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Gazetenin isminin sonundaki nokta (.) ihmal edilmemiş!

Türk Gazeteler Adeta Bağırıyor!

Yabancı gazetelerin ilk sayfalarıyla Türk gazetelerin ilk sayfalarını karşılaştırdığımızda coğrafyamızın renkli, coşkulu ve çok sesli halinin manşetlerle, fotoğraflarla, sayfa düzenlemeleriyle gazetelerimize de yansıdığını görüyoruz. Manşetlerimiz adeta bağırıyor. kocaman fotoğraflar haberden çok yer kaplıyor, gazete logoları hem cıvıl cıvıl hem de altı üstü sağı solu curcuna dolu. Oysa Avrupa gazetelerinin logoları bile sade. Fotoğraf neredeyse var – yok arası ama bolca yazı ve haber!

‘Her haber, bir tohumdur!’ diyor ve gazetecilikte ahlak anlayışına geçiyoruz. Ahlak ve haber birbirinden hiçbir şekilde ayrılmamalı. Öyle ki ahlak kuralları belirlenen yer yüzündeki mesleklerin başında gazetecilik geliyor. Bugün sektörde ahlakın varlığı gazete sayfalarına, televizyon haberciliğinin seyircilere sunduklarına hatta Avrupa basının dünyaya sunmadıklarına bakıldığında sorgulanabilir.

Fikir üretmedikçe özgün bir gazete oluşturamayız! Bu noktada UNESCO’nun belirlediği ‘Doğru Habere Dair 10 İlke’yi okumak faydalı olacaktır.

Lütfen yazıda tespit ettiğiniz yazım ve noktalama işareti hataları ile anlatım bozukluklarını ‘yorum’ kısmından bildirin.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Profesyonel!

Siz ne kadar profesyonel olursanız olun yaşadığınız dünya amatörse yorulmanız ve tükenmeniz kaçınılmazdır.

Bu fâni dünya, profesyonel ruhun için çok amatör ama onu tek başına kurtaramayacağın kadar da ‘büyük’tür!

Profesyonel ruhlu insanların amatör bir çarkın içinde ne kadar da sıkılıp bunaldığını bilirim. Tıpkı Ahmet Haşim için söylenen  ‘Çok yüce bir ruhu çok sıradan bir vücutta taşımanın sıkıntısı’ gibidir bu. O dev gibi şair çelimsiz ve çirkin bulduğu bedenine sığamamıştır ömrü boyunca ama Haşim’i Haşim yapan da o sıkıntıdır.

İstanbul bugün benim için küçüldü küçüldü, yüreğime dar geldi. Biliyorum; kimin yıldızı daha parlaksa Hak, onu koyuyor Hilâl’in yanına!

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Gülgûn Feyman: Sözcükler En Büyük Silahınız Olsun!

Daha dün gibi ilk kez İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na gitmiştim. Zaman hızla geçiyor ve bugün kapılarını açan 32. İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’ndaydım. Geçen yıl kitap fuarına gitmeye çalışırken metrobüslerin ne kadar dolu olduğunu, fuar alanında da insan katılımından çok zor dolaştığımı hatırlıyorum.

Fuara girişin ücretli olup olmaması tartışılabilir ama eskiden beri ‘kitap fuarları’nın ‘kitap’ fuarı olarak kalması gerektiğini düşünüyorum. Sınavlara hazırlık kitapları satan pazarlayan yayınevlerinin bir kitap fuarına yakışmadığı görüşündeyim. Kişisel gelişim kitaplarından sağlıklı yaşam kitaplarına, perili kitaplardan fal kitaplarına, akıllı tahtadan beyin jimnastik oyunlarını pazarlayanlara kadar ‘kitap’la ama en çok da ‘edebiyat’la alakası olmayan unsurları da TÜYAP’ta görmek mümkün.

Üstelik geçen yıl ki manzara yine değişmemişti ve ‘edebiyat’a ulaşabilmek için onlarca seyyar satıcının, ızgara dumanlarının, yolunuzu kesen bilmem ne gazetecisinin bilmem ne dergicisinin ve korsan biletçilerin arasından sıyrılarak geçmeniz gerekiyordu. Hemen dışarıda edebiyatla ilgisi olmayan bir dünya, içeride de reklam, satış, pazarlama, popüler kültür âleminin bî-edebiyat dünyası. Kitap stantlarının arasında pazar alışverişine çıkmış edasındaki kitap severler (!), onların yanında da TÜYAP’ı satın alırcasına kitap alan ama ‘bunları gerçekten okuyacak mı?’ yoksa ‘dostlar alışverişte görsün mü?’ dedirten okurlar (!)

32. TÜYAP Kitap Fuarı’nın en güzel detaylarından biriyse 4. Salonun baştan sona sahaflara ayrılmış olması. O salonda sağlı sollu sıralanan sahaf kitap stantlarında meraklıları bütün bir günü geçirebilir.

Kitap fuarının ilk günü TÜYAP’a Gülgûn Feyman’ın ‘Türkçe Konuşmak’ adlı söyleşini dinlemek için gittim. İnkılâp Yayınlarından ‘Spiker’ adlı kitap çıkartan Feyman, konuşmasında kitabından çok az bahsederken söyleşinin adına yaraşır bir şekilde en çok ‘Türkçe’den konuştu.

Kendisini 90’lı yıllarda televizyon ekranlarında görür ve çoğunlukla haberleri hep onun sunuşuyla seyrederdik. Çocukluğumun haber spikerini bugün birkaç metre yakından görmek ve 1 saat boyunca canlı canlı dinlemek heyecan vericiydi.

Gülgûn Feyman, çok güzel ve zarif; aynı zamanda da salona girdiği andan itibaren hem tavırlarıyla hem de üslubuyla son derece samimi bir hanımefendi. Ben onu karşımda görmenin heyecanını 1 saattir yaşarken o, söyleşisinin sonunda yanıma gelerek benimle tokalaşınca heyecanım kat be kat arttı. ‘Çok teşekkür ederim, beni ne kadar güzel dinlediniz, sizden çok enerji aldım.’ deyince allak bullak oldum; o birkaç saniyelik tokalaşma esnasında ne cevap verdiğimi hatırlayamıyorum, aklımda kalan sadece ‘estağfurullah’ sözüydü.

Yaklaşık 1 saat süren Feyman’ın biraz kendisi ama çokça Türkçe üzerine konuşmasından tuttuğum notları da sırası gelmişken paylaşıyorum; iyi okumalar:

gülgûn feyman, gülgün feyman

Avşar da Ergen de Haber Sunamaz ama Ben Her Programı Sunabilirim!

‘Ben bir Türkçe uzmanı değilim’ diyerek konuşmasına başladı Gülgûn Feyman ancak 40 yıldır ekmeğini ‘konuşarak’ kazandığının ve bir Türkçe sevdalısı olduğunun da altını çizdi. TRT’nin açtığı sınava katılan yedi bin kişinin içinde finale kalan 25 kişiden biri olduğunu; sadece Türkçe değil iç – dış politika, tarih, sanat tarihi, montaj, teknik bilgi, mikrofon özellikleri gibi birçok alanda 1 yıllık bir eğitim sürecine tabi tutularak ‘komple bir spiker’ olarak yetiştirildiğini anlattı.

Niçin ‘sunucu’ değil de ‘Spiker’ sözcüğünü kullandığını ve kendisini ‘spiker’ olarak tanımladığını da ‘keşke spiker kelimesi Türkçeye daha yatkın ya da Türkçe olsaydı da bütün dünyaya onu servis etseydik’ diyerek özetlemeye; spiker – sunucu arasındaki farkı da televizyonlarda program ve yarışma sunan Hülya Avşar – Gülben Ergen örnekleri üzerinden anlatmaya çalıştı.

‘Asıl meslekleri şarkı söylemek olan Hülya Avşar, Gülben Ergen gibi isimler televizyondaki programları süresince sunuculuk yapıyor ancak onlar bir montajı yapamazlar, bir haber metnini yazamazlar, haber metnini alıp haber sunamazlar, siyasi röportaj yapamazlar yani spiker olamazlar’ diye sıraladı Feyman ve kendisinin bir evlendirme programını, bir yarışmayı hatta Yetenek Sizsiniz’i sunabileceğini söyledi. Ona göre spiker komple yayın için hazırlanmış; soran, sorgulayan kimseydi.

Spiker Olmasaydım Aşçıbaşı Olmak İsterdim!

Feyman, İnkılâp Kitabevi’nden çıkan Spiker adlı kitabının içeriğinden kısaca bahsederken özel yaşamından da kısa detaylar paylaştı.

‘Asker kızıyım’ dedi, bu yüzden Türkiye’nin dört bir yanını dolaştığını, Doğu’daki mahrumiyete bizzat şahit olduğunu, kardeşine hamile olan annesinin helikopter beklerken tarlada doğuma başladığını ve tezekten bir oda içerisinde doğumu gerçekleştirmek zorunda kaldığını anlattı. Ekranda olmanın; sarışın, boyalı, markaların giydirdiği bir kadın olmanın kendisini Türkiye’nin gerçeklerinden koparan unsurlar olmadığını ‘ben herkes gibi biriyim’ diyerek özetlemeye çalıştı. Yemek yapar mısınız? sorusuna da ellerini göstererek cevap verdiğini anlattı. Pazara çıkıp kendi alışverişini kendisinin yaptığını ve bilmediği yemeğin olmadığını söyledi. Tek beceremediği şey de parmak kalınlığında dolma sarmaktı. Mutfağı çok sevdiği için yemek kitabı bile yazmayı aklından geçirdiğini paylaştı.


Türkiye, Konuşamayan Bir Türkiye’ye Doğru Hızla İlerliyor!

Belli konularda demokratikleşiyoruz desek de aslında konuşmuyoruz, tartışamıyoruz. Kavga kültürsüzlüğünün egemen olduğu bir dünyadayız. Sözcükler en büyük silahınız olsun. Bırakın küfürleri. O kadar çok ki kötü söz, etrafımızda uçuşuyor. Önemli olan güzel güzel sözcüklerle tartışabilmek. Bağırmadan da kavga edebiliriz. Sözcükler en büyük yol gösterenimiz. Söz can yoldaşımız olmalı, en büyük silahımız olmalı. Yaratıcılığımızı düşüncelerimizi dışa vurabilmek için sözcüklere ihtiyacımız var. Kendimizi doğru ifade edebilmek için sözcüklere ihtiyacımız var.

Üçüncü Sayfa Haberleri Benim Toplumuma Hiçbir Şey Vermez!

Kelime hazinemizi, o çanağımızı çok doldurmalıyız; çok okumalıyız. Okumalıyız da ne okumalıyız? Nitelikli okumalıyız. Üçüncü sayfa haberleri benim toplumuma hiçbir şey vermez; onları da okumalıyız ama onun yanında dünya klasiklerini, kendi klasiklerimizi, hiç sevmem, düşüncelerine katılmıyorum dediklerimizi de okumalıyız. Bütün görüşler dünyada tanışmak, buluşmak, yarışmak içindir. Aksi halde tek boyutlu insanlar olarak topluma bakarız; geniş perspektiften göremeyiz.

Artık Türkçe Yazıldığı Gibi Bir Dil Değildir!

Gelelim Türkçenin sorunlarına. İçim yanıyor Türkçemiz için. Çünkü maalesef ülkemizde dil konusunda bir hassasiyet yaratılmamıştır. İlkokuldan itibaren Türkçenin doğru kullanılması, Türkçenin doğru yazılması hatta ben dahil hepimize öğretildiği gibi ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dildir’ ifadesinin artık geçerli olmadığı da anlatılabilmelidir. Çünkü Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil değildir artık. Neden? Fonetik yapısı itibariyle, ses yapısı itibariyle Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Ses yapısı ilkokuldan başlayarak çocuklarımıza öğretilse, doğru telaffuz öğretilse bugün Türkçeyle ilgili bu büyük karmaşayı yaşamayacağız.

Türkçe Öğretmenleri Özel Yetenek Sınavıyla Seçilmeli!

Dilimin en güzel seslerini niye düşüreyim? Niye telaffuz etmeden konuşayım? Sürekli olarak dili farklı, yanlış konuşan kitlelerle yüz yüze kalıyoruz. Bunlardan arınabilmemiz için bir tezim var; bunu şiddetle savunuyorum: Okullarımızdaki Türkçe öğretmenlerinin özel sınavla seçilmesi gerektiğini çok ciddi biçimde savunuyorum! Asıl olan İstanbul Türkçesi denen temiz Türkçe, bölgesel söyleyişleri bünyesine almamış Türkçe. Hal böyle olunca bizim minicik bebeklerimize Türkçe öğreten öğretmenlerimizin telaffuz konusunda da temiz Türkçeye sahip olması gerekliliğini savunuyorum. Eğer Türkçe öğretiyorsa bir kimse bizim çocuklarımıza bölgesel söyleyişle gelmesin. Bölgesel söyleyişler bizim zenginliğimiz, kültürümüzün ayrılmaz bir parçası, bölgesel söyleyişlerden de elbette haberli olacağız. Türkçeyi doğru kullanmak son derece önemli. Türkçe öğretmenlerinin de Türkçenin doğru konuşulması açısından özel yetenek sınavıyla seçilmesi benim savunduğum bir tez. Zira Türkçeyi kaybediyoruz.

Türkçe Harflerde Şapkalar Kalkmadı, Kalkamaz, Kaldırılamaz!

Demokratikleşme paketinde Başbakan Erdoğan’ın ‘klavyelere özgürlük’ sloganıyla kullanımının serbestleştiğini dile getirdiği Q, W, X harflerinin Türkçede ihtiyaç duyulmayan sesler olduğunu söyledi Feyman; W’nin İngilizce telaffuz şeklinden örnekler verdi. Türkçe’de bu sesle başlayan bir kelime olmadığını anlattı ve ‘Benim Türkçeme lazım değil’ dedi. K’nin önüne şapkalı â koyunca zaten Q sesinin çıkartıldığı örneğini verdi.

Şapkalar kalktı iddiası var, kalkmadı, kalkamaz, kaldırılamaz, imkânsız! ‘Ke’ ya da ‘Ka’ artık her ikisini de telaffuz olarak doğru kabul ediyoruz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki Türkçe dünyanın en zengin ses yapısına sahip bir dil. Siyasi kaygılarla bunu yapabilirsiniz ama Türkçeye bunu koyamazsınız. Ben bir uygulayıcıyım, dil uzmanı değilim ama artık 40 yıla yakın bir süredir diline gönül vermiş bu konuda çok eser okumuş çok kimseyle tanışmış biriyim.

Gülgûn Feyman’a göre Türkiye’de Türkolog yoktu ve bu düşüncesini her konferansında dile getirdiğinin de altını çizdi. “Halbuki burası Türkolog yetişmesi için bir laboratuvar. Gönlüm ister ki bir laboratuvar olsun, halkım sesleri öğrensin.” derken Türk Standartları Enstitüsü ismini de eleştirdi: “Türk Standartları Enstitüsü. Nerede bunun Türklüğü? Sadece Türk kelimesi Türkçe. Standart ve Enstitü Türkçe değil, zorlanıyoruz bile söylerken. Niye kendimize has isimler bulamamışız?”

Televizyonlarda Türkçenin yanlış kullanımından herkes gibi Feyman da rahatsızdı ve televizyonda yapılan dil yanlışlarına “ekranlardan bir kovanın içinden boca edilen mikroplar gibi üzerimize düşüveriyor” sözleriyle dikkat çekti. Tv’de yapılan yanlışlara tepki verilmesi gerektiğini ancak dil konusunda bir bilinç oluşturulmadığı sürece bunun zor olduğu gerçeğinin de altını çizdi.

 Benim Sadık Yârim Dilimdir!

Bu ülkenin bir tane bayrağı var, benim al bayrağım var! Bir tane İstiklal Marşım var! Bir tane vatanım var benim, Türkiyem var! Ve benim bu ülke hudutları içinde soydaşlarımla, can yoldaşlarımla konuşacağım bir tane dilim var! Niye onu hırpalasınlar, örselesinler, yüzünü gözünü parçalasınlar? ‘Sadık yârim topraktır’ dediği gibi Veysel’in, benim sadık yârim dilimdir! Ben duygularımı düşüncelerimi güzelim Türkçemle paylaşacakken Türkçeyi heba eden bir yapıyla karşı karşıya kalıyorum.

Gülgûn Feyman “Matematiği var Türkçe’nin, çok güzel bir matemetiği var.” sözünün hemen ardından sokak Türkçesi televizyon Türkçesi gibi farklı kullanımlar olamayacağından bahsetti:

Sokağın Türkçesi, televizyonun Türkçesi, CNN’in Türkçesi, bilmem nerenin Türkçesi diye bir Türkçe yok; bir tane Türkçe var. Onu da doğru kullanmaktan yükümlüyüz. Yoksa tarih önünde hepimiz suçlu kabul edileceğiz. Gelecek kuşaklara dilimizi doğru en güzel şekliyle bırakma mecburiyetimiz var.

1 saatlik süre içerisinde Feyman’ın konuşmasında örnek verdiği yanlış telaffuz edilen sözcükler de şunlar:

Gaste değil Gazete; Herkez değil Herkes; bi’şey değil Bir şey (Şu R’leri koyun bir kelebek dokunması gibi. Abartılı değil); Full dolu değil Çok dolu; Restaurant değil Lokanta; Star değil Yıldız; Start almak değil Başlamak; Musiki değil Musıkî; ‘Banyo almak, duş almak’ değil Yıkanmak; Sahne almak değil Sahneye çıkmak; Nüans farklı – ‘Nüans’ zaten ‘fark’ anlamındadır; Kapalı Spor Salonu – Salon zaten kapalı bir yerdir; ‘5 gibi gelirim’ (‘5 şekline girer gelirim’ mi demek isteniyor? Gibi, iki durum arasındaki mukayesedir.)

Feyman, özellikle gençlerin sıkça kullandığı ‘hani’ler için de “Lüzumsuz bir haniler silsilesi aldı başını gidiyor.” eleştirisinde bulundu.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Gazeteler Okur için mi Var Baskı Grupları için mi?

gazete okur ilişkisi

İSMEK Gazetecilik kursunun 4. haftasında Basın İşletmeciliği ve Basın İşletmelerinde Organizasyon Yapıları üzerinde konuşuldu.

Organizasyon Kuramları içerisinde Çağdaş Örgüt Kuramı’ndan bahsedilirken Radikal’in her iki sayfayı kaplayan fotoğrafın etrafına haber metnini yayması örnek olarak gösterildi.’

Türkiye’de gazetelerin düşünsel ürünleri pazarlamayı bilmedikleri’ sonucuna varılan paylaşımların ardından gazetelerin, okuyucuların yorum ve taleplerinden çok satış rakamlarını önemsiyor olmaları eleştirildi.

Öyle ki gazeteler haklarındaki yorumları öğrenmek için hâlâ araştırma şirketlerine anket yaptırma yöntemine başvuruyor.

Baskı grupları diye bir gerçek var ancak gazeteler için okuyucu kitlesi, gazeteye fon sağlamadığı için her zaman en zayıf baskı grubu oldu. Söz konusu sebepten dolayı gazeteler için asıl baskı grupları reklam verenler ve hükûmet oluyor. STK’lar, yatırımcılar ve özel kurumlar da bu baskı grupları arasında sayılabilir.

Ne var ki gazete, toplum için haber yapan toplumu haberdar etme görevini üstlenen bir yapıyken en az da okuyucuyu ciddiye alıyor.

facebook’evreni ] facebook sayfası ] twitter’evreni ] RSS abonelik

Sosyal Medya Öncesi Medya Asosyal miydi?

Social Media Logotype Background

İSMEK Gazetecilik eğitiminin üçüncü haftasını da geride bıraktık. Kitle toplumunun artık geleneksel toplumdan çok farklı bir yapıya sahip olduğu gerçeğinden yola çıkarken internetle birlikte dilimize giren ‘sosyal medya’ kavramı öncesinde medya asosyal miydi sorusu akıllara geldi.

İyi bir medya okuryazarı kendisine sunulan haberin başlıklarını değil satır aralarını iyi okumalı. 71 gün sonra takas usulü kurtarılan iki Türk pilotun kamuoyuna aktarılan haberlerinden çok kurtarılmanın ardında yatan gerçek hikayeyi merak eder, sebeplerini araştırır. Öyle ki gündemi meşgul eden her olayda olduğu gibi Türk pilotların nasıl kurtarıldığıyla ilgili asıl bilgiler aylar sonra ortaya çıkacaktır.

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Reha Muhtar; Show TV Ana Haber

Haber Dilinde Bilinçli Hataların Babası: Reha Muhtar!

Haber dilinde hatalar bilinçli ve bilinçsiz şekilde yapılırken bunlar kamuoyuna düzenli veya gelişigüzel sunuluyor. Atina muhabiriyken Show TV’nin anchormani olarak ana haber bültenlerini sunmaya başlayan Reha Muhtar her akşam milyonların önünde sadece telaffuz hataları yapmıyor o güne kadar alışılmamış söylemlere imza atıyordu. Muhtar, bütün bunları bilinçli olarak yaptı ve amacına ulaştı. Özellikle Türkiye’de hata yapan daha samimi ve ‘bizden’ gibi kabul görünce Reha Muhtar, Saadettin Teksoy, Mehmet Ali Birand gibi isimler bir dönem televizyon ekranlarına adeta ambargo koydu.

Türk haberciliğinde -özellikle de televizyon haberciliğinde- çerez haberlere ana haber bültenlerin de bile sıklıkla başvuruluyor. Kolayca hazırlanan basit bir konu ve ilgi çekici bir sunum bol ölü bol yaralı trafik kazası haberlerini bombardıman halinde kamuoyuna veriyor fakat o kazaların niçin olduğunu araştırmak, nasıl önlenebileceğiyle ilgili dosya haberler hazırlamak daha önemli.

Medya, Düşünülmesi Gerekeni Söyler!

Medya, ‘ne düşünülmesi gerektiği’ni söylerken Suskunluk Modeli kapsamında transeksüel cinayetleri gibi haberleri ‘meşrulaştırmamak, sıradanlaştırmamak’ amacıyla vermemeye özen gösterir. Bir dönem çokça karşılaştığımız gecekondusu yıkılan ve parçalanan ailelerin feryatları, dozerlerin üzerine atlayışları, medyanın ‘Bilgi Aralığı Açık Modeli’ kapsamında yerini yepyeni bir yaşam formatı sunan çok katlı sitelerdeki mutlu ailelerin görüntülerine bıraktı. Böylece kentsel dönüşüm, gecekondusu yıkılıp evsiz kalan insanlara acıma algısı karşısında daha sempatik bir imaja büründü. Toplumsal katmanlar aralığı genişledi.

Medya sayılarla etkilemeyi ve çarptırılmış haberi çok sever; her ikisi de insanları daha kolay etkileyebilmektedir. ‘İlk kez, birinci, sonuncu, 100 gündür’ kavramları manşetleri süslerken bazı ögeler okura yuvarlatılarak sunulur ki okuyucu canlı tutulurken aynı zamanda onun derin bir uykuya dalması da sağlanır. Bu, medyanın ‘asılsız algılama’ yöntemi ‘keskinleştirme ve genelleştirme’ sayesinde başarılır.

Oysa gazetecinin bir haberi eksik verme gibi durumu söz konusu olamaz. Tüm detaylar haberin içerisinde yer almalı ancak okur da haberin giriş bölümünü okuduğunda haber hakkında fikir sahibi olabilmelidir.

Haberi hazırlarken bir gazeteci olarak sevdiğiniz şeyleri en sona koymak daha sağlıklı olacaktır çünkü tutum ve davranışlarıyla habere yaklaşan kişi bunları çabuk tüketmektedir. Okuru yakalamak ve elinden tutarak haberin içine sokmak gerekmektedir.

Gazetecilikte kendi tutum ve zevkleri bir kenara bırakıp ‘geniş kitle’yi yakalayabilmek çok önemlidir. Gazeteci bunu yapmak için çabalarken medya da Kola’nın yanına Cips’i koyarak algılamada şartlanmayı sağlamaya çabalayacaktır.

Aynı medya, *İsim Takmak, *Gösterişli Genelleme, *Transfer, *Tanıklık (Farkındalık), *Halktan Biri, *Kâğıt Derme ve *Herkes Yapıyor Mantığı ile propaganda yöntemlerini sonuna kadar kullanmaktadır. Öyle ki bu propaganda yöntemleri sonucu Gezi Parkı eylemcileri ‘birkaç çapulcu’ ile; sivil toplum kuruluşları ünlü isimlerle; Egeli köylü teyze Leys cips ile; beyaz gömlek ve Allah yazan kolyeyle basın toplantısı düzenleyen Gamze Özçelik temizlik ve saflık kavramlarıyla özdeşleşecektir.

e-gazete

Gazete Haberi İnternet Haberine Göre Daha mı Namuslu!

Üçüncü hafta eğitimi sırasında arada geçen konuşmalardan biri de gazete haberinin internet haberine göre daha zor yazıldığıyla ilgiliydi. Bir karşılaştırma yapıldığında gazete haberlerindeki dile daha fazla özen gösteriliyordu. Elle tutulabilen ve daha gerçek algılanan gazete, basılıp dağıtıldıktan sonra düzeltme imkanına sahip olmamasıyla birlikte internet haberciliğine göre daha mı namusluydu? Bu uzun uzun tartışılacak bir ayrıntı.

Gazetede ya da internette yer alan her haber söylem analizine tabi tutulmalı. Haberde verilen ayrıntılar tek tek incelenirken eksiklikler saptanmalı. Haberde tekrarlara, sorulara, duraklamalara yer verilip verilmediğine bakmak söylem analizinin temel taşıdır.

Habercilik, en yakın zamanı tutmaktır; bu sebeple haberci -miş’li geçmiş zamanla değil -di’li geçmiş zamanla dosttur.

facebook’evreni ] facebook sayfası twitter’evreni RSS abonelik